kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2009 Salı

MOBBİNG

YÜKSEK PLAZALARDA YÜKSELEN ŞİDDET: "MOBBİNG"
MOBBİNG EN ÇOK ÇALIŞAN KADINI VURUYOR



İngilizce "mob" yani kurumsal baskı kelimesinden türeyen mobbing kitlesel zorbalık, yıldırma, kitlesel duygusal taciz, işyerinde zorbalık, işyerinde duygusal baskı… gibi çeşitli isimlerle adlandırılabilir.

Bir işyerinde bir kurbana karşı bir grubun uyguladığı her çeşit aşağılama, yıldırma, psikolojik baskı unsurlarına mobbing denir. Genellikle ortak amaçları o kişiyi yıldırmak olan grup; kurbanı kendine güvenen, yerinden emin, kalifiye, beğenilen ve takdir edilen kişilerden seçerler.

Son yıllarda bizlerin de muayenelerimiz esnasında sık sık karşılaştığımız mobbing öykülerinde ortak yönler şunlardır:


İşyerinde kişinin arkasından konuşulması
Kişi odaya geldiğinde kendisinin görmezden gelinmesi
Kendisine layık olmadığı, eğitimi ya da uzmanlığıyla ilgisiz işlerin yüklenmesi
Kişinin gruplara dahil edilmemesi ve yalnızlaştırılması
Kişinin iletişim kurmasının zorlaştırılması
Akşam yemeği ya da dost sohbetlerine kişinin davet edilmemesi
Yaptığı işlerin sürekli eleştirilmesi, takdir edilmemesi
Kendisinden mevki ve eğitim olarak daha yetersiz kişilere sorumluluklar verilmesi
Kendini anlatabileceği, gösterebileceği ve gerçekleştirebileceği ortamın sağlanmaması
Kişinin varlığının görmezden gelinmesi
Kişinin itibarı ve onuruna yönelik saldırılar...
Bu duruma maruz kalan çalışanlarda depresyon, akut stres bozukluğu, kronik mutsuzluk, psikosomatik bozukluklar (kronik baş ağrısı, kronik kolon ağrıları, kas ağrıları, kabızlık…), anksiyeteli bozukluklar (kaygı, telaş, korku), uyku bozuklukları, cinsel bozukluklar ortaya çıkmaktadır.

Kişi kendisine göre istifa etmeye zorlanmaktadır. Bu durum öyle zor bir hal alır ki; kişi maruz kaldığı bu duygusal işyeri tacizi karşısında performans düşüklüğü yaşar, hatta işten çıkarılabilir ya da kendisi istifa eder.

İşyerlerinde mobbinge maruz kalan kişilerin oranı henüz tam olarak bilinmemekle birlikte kadınların mobbinge daha çok maruz kaldıkları görülmektedir. İşin ilginç yanı kadının daha çok diğer kadın çalışanların zorbalığına maruz kalmasıdır.

Mobbing çok ciddi bir işyeri sendromudur. Kişilerin bu duruma maruz kaldıklarında mutlaka haksızlık karşısında hak aramak durumundalar. Çünkü zorbalık asla zamanla geçmeyecektir. Kişilerin mobbinge maruz kalmasının önlenmesi için işyerlerinde mutlaka ruh sağlığı taramaları yapılmalı, yatay iletişim modeli hakim olmalıdır. Mobbinge maruz kalan kişiler mutlaka psikiyatrik yardıma başvurmalıdırlar.

prof.dr. arif verimli....

Pragmatizm

Felsefede Faydacılık ya da Pragmatizm hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket en yüksek faydayı verendir.

Faydacılık ilk olarak 18. yüzyıl İngiltere'sinde Jeremy Bentham ve diğerleri tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. İlk kez ortaya atıldığında iyi en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece “en büyük mutluluk prensibi” demiştir.

Hem Bentham'ın hem de Epikür'ün formulasyonu hedonistik nedenselliğin farklı tipleri olarak düşünülebilir çünkü hareketlerin doğruluğunu sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlardı ve mutluluğu zevkle tanımlıyorlardı. Ancak Bentham'ın formulasyonu ferdi olmayan bir hedonizmdi. Epikür'ün kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık Bentham herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu.

John Stuart Mill "Utilitarianism" isminde ünlü (ve kısa) bir kitap yazmıştır. Mill bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşünü anlatır.

Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. İlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiçbir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi red etmek için kullanamazsınız demişlerdir.

Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.

Daniel Dennett kararlarımızı yönlendirmek için faydacılığın kullanmasının sınırlarını belirlemek için Three Mile adasını örnek olarak kullanır. Bu nükleer santraldaki kaza iyi mi yoksa kötü bir şey miydi? Bu kaza birçok kişi tarafından nükleer enerji politikasına yaptığı etkiler yüzünden yararlı olarak görülmekteydi. (neticede Çernobil kadar kötü bir kaza değildi). Dennett faydacılık açısından tüm kanıtları tartıp bir karara varmak için hâlâ daha erken (aradan geçen 20 yıla rağmen) olduğunu söylemektedir.

Burada söz edilen sıkıntılardan kurtulmak için faydacılığın değişik çeşitleri ortaya atılmıştır. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır.

Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.

Yiyeceklerle değişen psikolojimiz

Bilim adamları yaptıkları araştırmalarda, yediklerimiz besinlerin oluşumunda bulunan bazı maddelerin psikolojimiz üzerinde etkili olduklarını açıkladılar.


Yediklerimiz ve beynimiz
Tükettiğimiz besinler, beynimizde bir sinir hücresinden diğer bir sinir hücresine ve oradan da uyarının türüne göre beynimizi ilgilendiren emir merkezine ulaşır.

Kimyasal mesajları taşıyan Nörotransmiterlerin üretiminde veya serbest bırakılmasında yediğimiz besinlerin büyük etkisi vardır. Nörotransmiterler beyinin emir merkezine vücudun istemleri olan tokluk, açlık, acı, endişe gibi uyarıları iletmekle yükümlüdür.

Sıcak bir maddeye dokunduğumuz anda nörotransmiterler elimizin yandığını ve daha sonra acı hissedeceğimizi elimizi o sıcak yerden biran önce çekmemiz gerektiğini beynimizin refleks merkezine iletirler ve beyin de bunu hareket kaslarımıza iletir. Bu mesaj alınır alınmaz hemen elimizi sıcak olan yerden hızla çekeriz.

Yiyeceklerin de bu aktivitelerde büyük payı olduğunu bu araştırma ile daha iyi anlayabiliyoruz. Eğer bazı ispatlanmış gerçekleri öğrenirseniz siz de psikolojinizi etkileyebilirsiniz.

Değişikliğinizi protein ile artırın
Proteinler sindirim sırasında aminoasitlere parçalanırlar. Bu aminoasitlerle oluşan nörotransmiterler bizim uyanık kalmamıza ve enerjimizi artırıp tamamen kullanmamıza neden olur. Proteini yüksek gıdaların başında balık, et yumurta ve kümes hayvanları geliyor.

Stres için karbonhidrat
Karbonhidratlar kan akışını hızlandıran etkiye sahiptir. Bizim sakin kalmamıza karbonhidratlar oldukça yardım ederler. Araştırmalar iki hafta süresince diyete maruz kalarak karbonhidrat alımı azalan insanlarda diyet sonrası depresyona girme tehlikelerinin arttığı ortaya çıkmıştır.

Karbonhidrat ihtiva eden yiyecekler arasında ekmek, krakerler, makarna, pirinç, meyve ve tahıllar ilk akla gelenler arasında. Protein ve karbonhidratın vücutta en iyi şekilde kullanılmasını istiyorsanız ikisini ayrı ayrı tüketmelisiniz. Mesela kalorisi yüksek bir yiyecek olan balığın yanında karbonhidrat içeriği fazla mesela ekmek kullanırsanız aldığınız enerjiyi kullanamazsınız. Önce proteini tüketin kısa bir süre sonra da karbonhidrat alın bu sizi uyanık tutacaktır.

Kafein
Kötü ününe rağmen kafein size iyi gelebilir.Depresyonun ilaç tedavisine gerek olmayan türlerinde; alınan bir miktar kafein iyi bir antidepresan olabilir. Hergün, artmayan hafif dozda alınan kafein etkili bir sakinleştiricidir.
Günde bir ya da iki fincan içildiğinde sizi rahatlatabilir fakat daha fazla kullanıldığında yan etkileri kendini gösterir.

Folik asit ve depresyon
Folik asitin azlığının depresyona neden olduğu klinik araştırmalar sonucu ortaya konulmuştur. Çünkü folik asit azlığı beyinde serotoninin azalmasına neden olur. Depresyonlu hastaların diğer insanlara oranla daha az folik asit miktarına sahip oldukları yapılan başka geniş kapsamlı araştırmalarda ispatlanmıştır. Depresyondan korunmanın yolu bir kap pişmiş ıspanak ya da bir bardak portakal suyu sağlayabilir.

Selenyum azlığı kendinizi kötü hizzetmenize neden olabilir
Vücudunda selenyum miktarı az olan insanlar insanlara oranla daha çok kaygılı, endişeli ,alıngan olurlar. İhtiyacı kadar verilen selenyum kişiyi normal ruh haline dönmesine yardımcı olur fakat fazla kullanımının vücuda hiçbir yararı yoktur. Selenyumun en çok bulunduğu ürünler brezilya fıstığı, ton balığı, ay çekirdeği, tahıllar ve kılınç balığında bulunur.

Yumurta ve hafızamız
Cholin maddesi yüksek kolesterol den uzak durmak için mahrum kaldığımız bir maddedir. Cholin yüksek kolestrollü yiyeceklerde bulunan bir B vitamini kompleksidir. Cholin`in eksikliği hafıza zayıflığına ve konsantrasyon eksikliğine neden olur. Cholin almak istiyorsanız yumurta ve ciğer yiyin.

MESNEVİ'DEN

YIllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.

Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.

Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştiı ve sadece 3000 akçe biriktirdim'

Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte, duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış.

Nasihat: "KADERDE NE VAR İSE O ÇIKAR"

ve yoluna devam etmiş...

İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış, bin akçe de o adama vermis ve ikinci nasihati de satın almış.

İkinci nasihat de: "GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR'"

Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihati satın almış.

Son nasihatte: "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".

Parasız, yoluna devam etmiş.

Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : "Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye"

Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor. İnince canavar adamı hemen yakalamış ve yerine götürmüş.

Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım."

Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım, hangisi güzel?" demiş.

Adam düşünürken, aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş.

Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler adamı ve ağırlığınca altın vermişler.

Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı, genç biri ile diz dize oturuyor.

Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir iş aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş.

Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş.

Kadın da: "Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.

KADERİNİZ VE YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

paradigma(zihinsel harita)değiştirmek

Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.

Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof.Covey in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek te çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş.Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mi? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu ? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.

Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein'in bir sözünü anımsatıyor :

Karsılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu asma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?

Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatimizi, basarimizi, mutluluğumuz belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Basımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır......."

9 Şubat 2009 Pazartesi

HARİKA BİR YAZI.KESİN OKUYUN....

Bütün Görebildikleri Önlerindeki Duvar
Platon’un bütün yazıları içinde en ünlüsü, Devlet’teki Mağara Söylencesi olarak bilinen bölümdür. Burada Platon, insanlık durumuyla, özellikle de insani bilgileriyle ilgili görüşünü ve bunların bir bütün olarak gerçeklikle ilişkisini sembolik bir biçimde anlatır.
Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşıdaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.

Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi diyor Platon mahkumların bütün algılayabildiği varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün gerçekliğin bu gölgelerden ve yankılardan oluştuğunu varsayacaklardır. Bütün konuşmaları, bu “gerçeklik” ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.

Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. Ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici olarak kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan insanlara anlaşılmaz gelecektir.

Bu eğretilemeyi anlamanın yolu, biz insanları bedenlerine hapsolmuş, birbirimizin, hatta kendimizin bile gerçek benliğini fark edemeyen varlıklar olarak görmekten geçmektedir. Doğrudan yaşantıladığımız, gerçeklik değil, kafamızdaki şeylerdir

İşte mutsuz olmamızın nedenleri

İşte mutsuz olmamızın nedenleri
Chicago Üniversitesi'nden Christopher Hsee ve Reid Hastie konu üzerine yaptığı araştırmada neden bizi mutlu eden kararları alamadığımızı dört ana başlıkta ortaya koydu.

İşte o dört neden:

1. Hiçbir şeyi boşa harcamayın!

Para çarçur etmekten nefret ederiz ancak yapılan araştırmada insanların bir organizasyon konusunda pahalı olanı seçtikleri ortaya çıktı. Halbuki her zaman böyle bir kaideden söz etmek pek de mümkün değil. Kendinizi nasıl rahat hissediyorsanız o şekilde davranın. Seçiminiz ucuz bir seçim olsa bile.

2. Mantığın kölesiyiz!

Mantıklı görünen kararlarımızı her zaman severiz. Fakat mantıklı görünen bu kararlar bizim mutluluğumuzdan çalar. Yapılan bir araştırmada insanların kalp şeklinde yapılmış bir çikolatayı mı yoksa hamamböceği şeklinde olanı mı tercih edeceği incelendi. Deneklerin büyük bir kısmı kalp şeklinde olanı tercih etti. Çünkü kalp desenli çikolatanın fiyatı diğerinden daha ucuzdu ve daha ‘mutlu' hissettirecekti.

3. Değerli olan şeylerin kıymetini bilmiyoruz!

Değeri olan şeyleri toplamayı çok seviyoruz. Bu uçak mil puanı olabilir veya herhangi bir döviz olabilir. Fakat değeri olan bu araçları ne için topladığımızı unutuyoruz. Bu nedenle yaptığımız işler amaçsızlaşıyor ve aldığımız keyif de otomatik olarak azalıyor. En önemli değer sahip olduğunuz enerjidir. Kıymetini bilin.

4. Çeşitlilik her zaman iyi değildir

Her zaman çok alternatifli olmak sizi mutlu etmez. Önyargılarınızdan kurtulun ve kendinize daha az tercihli alternatifler yaratın. Hayatınız kolaylaşır.

Besinlerin Beyin Fonksiyonları Üzerine Etkileri

Beynimiz vücudumuzun küçük bir bölümünü oluştursa da, yiyeceklerle alınan enerjinin yüzde yirmisini harcar. Belirli yiyecekler algılama yeteneğimizi arttırır, daha verimli yapar, daha hızlı düşünmemizi ve dikkatimizi daha iyi vermemizi sağlar. Ancak bu besinleri ilaç gibi sadece belirli zamanlarda almamalı, yaşamımızın bir parçası haline getirmeliyiz.

BELLEK


HAVUÇ: Hatırlama yeteneğimizi arttırır, çünkü havuç beyin metabolizmasını canlandırır. Bir şey ezberlerken bir ufak tabak sıvı yağlı havuç salatası yiyin.


ANANAS: Tiyatro sanatçılarının ve müzisyenlerin ihtiyacı olan bir meyvedir. Örneğin uzun bir metin ezberleyebilmek için fazla miktarda C vitaminine ihtiyaç vardır. Ayrıca önemli bir eser halinde element olan mangan içerir.


AVOKADO: Kısa süreli bellek içindir (Örneğin alışveriş listesini yaparken). Fazla miktarda yağ asidi içerir. Yarım avokado yeterlidir.


ISIRGAN OTU: Hafızayı kuvvetlendiren besinlerdendir. Özellikle sınavlara hazırlanan çocukların çayına ilave edilmesi veya doğrudan ısırgan çayı içirilmesi yerinde olur.


KABAK: Hafıza için eşsiz bir besindir. Yemeklerle sık sık tüketilmesi son derece faydalıdır.


MUTLULUK


KIRMIZI BİBER: Ne kadar acı olursa o kadar iyidir. Aroma maddeleri vücudun kendi mutluluk hormonu endorphinin salgılanmasını hareketlendirir. En iyisi çiğ yenmeli.


ÇİLEK: Stresi giderir. Lifli maddesi mutluluk verir. Dozu en az 150 gram.


MUZ: Sırrı serotonin. Bu maddeye beynimizin mutlu olması için ihtiyacı vardır.


ÖĞRENME


LAHANA: Sinirliliği giderir (tiroit bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı için). Daha stressiz öğrenilir (örneğin sınav öncesi).


LİMON: C vitamininden dolayı canlandırır, algılama yeteneğini artırır. Dil öğrenme kursundan önce 1 bardak limon suyu için.


YABAN MERSİNİ: Uzun süreli bir öğrenmede ideal bir meyvedir. Beynin kanla daha iyi beslenmesini sağlar.


DİKKAT VERME


SOĞAN: Aşırı yıpranmaya, fiziksel yorgunluğa karşı. Kanı sulandırır, beyin oksijeni daha iyi alır.


CEVİZ, FINDIK, FISTIK: Konferanslarda, konserlerde, uzun araba yolculuklarında, sinirleri kuvvetlendirirken, beyindeki haber alma maddelerinin oluşumunu hareketlendirirler.


YARATICILIK


ZENCEFİL: İçerdiği maddeler beynin yeni fikirler üretmesini sağlar. Kan sulandığı için vücutta daha serbest akar, beyin oksijenle beslenir.


KİMYON: İnsanın aklına birden bir fikir getirtir. İçerdiği uçucu yağlar bütün sinir sistemini uyarır, ancak yaratıcı düşünce şartıyla. Aniden bir fikre, bir buluşa ihtiyacı olan kimyon çayı içmelidir (bir fincana iki tatlı kaşığı dolusu kimyonla).


STRESE KARŞI


Gerginsek ne yaparız? Bir fincan kahve veya bir kola içeriz. Bu da yetmezse çikolata ve hamburger yeriz. Böylece daha fazla strese gireriz. Besleyici maddelerin eksikliği, çok miktarda kafein ve şeker sinirleri iyice bozar dahası vücudun savunma sistemini, direncini zayıflatır. Doğru bir beslenme stresli zamanların üstesinden gelmemizde bize yardımcı olacaktır. Bunun için de yanlış alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekecektir.


KAHVEYİ AZALTIN


Sabahları bir iki fincan kahve uyku sersemliğinizi gidermede yardımcı olur. Fazlası ise sadece kalp çarpıntısına ve huzursuzluğa, daha sonraları da uykusuzluğa yol açmakla kalmayıp hassas insanlarda korkuya ve endişeye de neden olur.


Çikolata yerine meyve yiyin. Arada bir yenen çikolataya bir diyeceğimiz yok. Fakat fazla miktarda şeker kan şekerini altüst eder. Şeker miktarı önce artar, sonra hemen düşer. Sonuçta yorgunluk ve tatlılara karşı istek ortaya çıkar. Buna karşılık meyve veya kepek, çavdar ürünleri organizma tarafından daha yavaş enerjiye dönüştürülür, kan şekerinin dengesi bozulmaz.


Sık sık bir şeyler atıştırın. Büyük porsiyonlu ve yağlı yemekler hemen hemen uyku ilacı etkisi yapar. Fazla yağ ayrıca bağışıklık sistemini zayıflatır. Fakat günde bir çok defa yenen birkaç lokmalık bir şey enerjiyi aynı düzeyde tutar.


Alkolün olumsuz etkisi: Çok fazla alkol acısını ertesi sabah sadece baş ağrısı ile değil, unutkan ve dikkatsiz olmakla çıkarır.


ANKSİYETE BESİNLERİ


Önemli anti-stres maddeleri mineral olarak kalsiyum (süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde) ve magnezyumdur (kepek, çavdar, baklagiller, bal kabağı ve ayçiçeği çekirdeği). B vitaminleri grubu aynı zamanda sinir vitaminleri olarak adlandırılır. B vitaminleri ette, balıkta, kepek çavdar ürünlerinde ve koyu yeşil sebzelerde bulunur. Şunu da aklınızdan çıkarmamalısınız;stres vitaminlere ve minerallere olan ihtiyacı arttırır. Bunun stratejisi şudur: bol miktarda antioksidan vitaminler, yani C, E, beta-karotin vitaminleri ve selenyum. Pratik olarak bunun anlamı: Günde beş kere ufak porsiyonlar halinde meyve veya sebze, her gün zeytinyağı soslu salata ve yulaf ezmesi veya kepek ya da çavdar ekmeği yemektir. Selenyum kepek ve çavdarın dışında balıkta da bulunur.

İLİŞKİLERDE GÜVEN

Yüzyılın sorunudur güvenmek..
Kime nasıl, niye,ne kadar güvenmeliyim?
Güvenmenin temelinde aslında karşına güvenmek değil, kişinin kendini güvende hissetmesi, kaygı ve korkularından arınması vardır. Bu açıdan baktığımızda değineceğim konu sosyal-duygusal ve psikolojik açıdan güven olgusudur. Bunun yanında tabiki, ticarette, kamuda, vs.. alanlarda güven olgusu da mevcut olmakla hayatın tümünde vardır.
Güven kelimesi aslında büyüyen, gelişen ,sosyal psikolojik olarak değişime açık olan toplumumuzda son 20 yılda kendini çok fazla göstermeye başlamıştır. Özellikle insanların beklentilerinin değişmesi,yaşam amaçlarındaki farklılaşmalar,asimilasyonlar gibi etmenler güven-mek durumunu değiştirmiştir. Tabi olayın sosyolojik yönünün yanında psikolojik ve ilişkisel boyutu da ağır basmaktadır.güven olgusunu bilim adamları incelerken toplumsal değişimdeki önemli noktalara değinmiştirler.Her yerde x-ray cihazı,güvenlik görevlilerinin artık her yerde istiahdam edilmesi,savaş malzemelerine artan harcamalar gibi imareler güvenin sosyal yönünü göstermektedir.

Özellikle ikili ilişkilerde aranan temel nitelik güvenilir olmaktır. Peki güven nedir?
Güven, benim tanımımda ilişkide var olması gereken üç temel nokta olan sevgi-saygı-sadakat üçgenin tümüdür. Genel bakıldığında sadece sadakat gibi görülse de tümünü kapsamaktadır. Sevildiğinizi bilmek, saygı duyulduğunu bilmek ve buna koşulsuz inanmak, bunun yanında her açıdan karşınızdaki kişinin size karşı sorumlu olduğunu bilmek, size bazı açılardan sorumlu olmasıdır.

Güven bir ilişkide sadece aldatmamak değildir. Güven, fiziksel aldatmanın yanında ,duygusal-sosyal-düşünsel olarak da sadık kalabilmek, karşıdakini kazanmadan beraber olmadan öncede beraber iken de beraberlik başladıktan sonra da hep aynı şekilde sevgi saygı ve sadakati devam ettirmektir.

Evli çiftlerin en çok şikayetçi oldukları nokta,eşlerden birinin zamanla yada ilişkide istediği noktaya ulaştıktan sonra değişmesidir. İşte bu güvenin kırılması ve kaybıdır. İlişkilerde güvenilir olmayan birinin güvenilir insanları bulması da zordur. Çünkü güvenilir olmayan insanların en büyük özellikleri şöyle sıralanabilir:
*çok konuşmak
*çok fazla açıklama yapmak.
*bir konuda birden fazla mazereti sunmak.
*karşıdakinin bir an önce hemen ikna olmasını istemek
*kendini kanıtlamak istemek.
*bakışlarında doğallığın olmaması.
*her şeye evet demek
Çok uyumlu görünmek.
*abartılı anlatımlar,
*istikrarsızlık

Bu özellikleri arttırmak mümkündür. Ama biri var ki en önemlisidir benim için. İSTİKRAR. İlişiklerde en önemli kriter kişilerin davranış, duygu ve düşüncelerinde istikrarlı olmalarıdır.Zaten ilişkide kişilerin değişmesinin en büyük nedeni kararlı olmamaları ve istikrarsız olmalarıdır. İlişkide kişinin istikrarlı olmaması daha sonraki dönemlerde yaşanacak olumsuzlukların habercisidir.Tabi bunun yanında karşıdakinin istikrarlı olması için bizimde istikrarlı olmamız gerekir. İstikrar güvenin yüzüdür. İstikrar ve güven ise ilişkide en çok zor anlarda ölçülür. İlişkide sevgiliniz veya eşiniz yanınızda iken, güvensizliğin çıkmasını bekleyemezsiniz.

Esas tespitler, zor durumlarda veya “taşın altına elini koymak” durumlarında ortaya çıkmaktadır. Riskli dönemlerde partneriniz üzerine düşeni yapmıyorsa, fedakarlık, özverili bir tavır sergilemiyorsa,bu durumu üç şekilde yorumlamamız gerekir.
*.kendisinden ne beklenildiğinin farkında değildir.
*kendisinden ne beklenildiğini biliyordur.Ama çözüm için yeteri gücü yoktur.
* kendisinden bekleneni biliyordur. Ama bu ilişki için üzerine düşeni yapmak istemiyordur.(aslında ilişkiyi de yeterince istemiyordur).
Bu nedenle bazen kötü giden veya istediğiniz noktaya gitmeyen bir ilişkide ısrar edilmesi sadece kişinin kendisini yıpratmasına ve sürecin daha da olumsuz olmasına nende olur. Belli bir noktada tıkanan ilişkilerde gözden geçirmek ve yeni çözümler üretmek gerekir.
İlişkilerde güvenin temeli aynı zamanda karşıdakine değer vermek ile alakalıdır. .Farkında olsanız da olmasanız da, kendi davranış ve tutumlarınızla başkalarının davranış ve tutumlarını kontrol etmektesiniz. Bu aslında ayna yöntemidir. Nasıl bir izlenim verirseniz aynısını alırsınız. Be nedenle güven beklemek için öncelikle güven vermek gerekir

İkili ilişkilerde güven, kendini olduğu gibi, kazanmak-kaybetmek hesabı yapmadan, ortaya koymak, kendini tanıtmak ve istikrardır. Tanıdığınız insanların sonradan değişmelerinin temel nedeni hep kabul edilebilir davranışlar sergilemesidir.

Güvenmek,risk almaktır. İtirafta bulunmaktır. Açık olmaktır. Ama bunun yapılması ise size bağlıdır. Kişi itiraf ettiğinde kızmak-eleştirmek,reddetmek gibi olumsuz tavırlar,kişinin samimiyetini ve gerçekliğini zedeler. Ayrıca yasalar bile samimi itiraflarda bulunan,yalan söylemeyen durumları indirici neden olarak görmektedir.

Ayrıca ilişkilerde taraflardan birinin partnerine güvenmemesinin temel nedeni kişinin özgüven ve özsaygısının düşük olmasıdır. Özgüven eksikliğinde, “aslında aldatılabilirim,benden daha iyisini bulursa, yada çevremdeki diğer cinsleri gibi ise, yada televizyondaki olaylar başıma gelse… gibi kaygı ve paranoyalar kişinin ilişkisini yıpratmasına neden olabilir.

Şüpheci bir aileden ve çevreden yetişen bir bireyin partnerine güvenmemesi çok ilginç değildir. Kendisine güvenmeyen birey, kendisinin önemsenmediğini, sevilmediğini, karşıdakinin gözünde değerli olmadığını düşünür. Bu durum, ilişkide güven problemi yaratmakta, karşıdaki ise güvenmeyen tarafın açığını aramaya başlamaktadır.
Tabiki bu durumu çözmek için eşler iyi bir psikolog olabilir. Nasıl mı? Mesela partnerinizi anlamak,çözümün % 50 sidir.Burada EMPATİ devreye girer. Eşiniz veya sevgilini şüpheci ise onu anlamaya çalışın. Neden böyle yaptığını ,bu durumun sizinle mi onun psiko-sosyal yapısıyla alakalı olduğunu bulmaya çalışın. Konuşulmayanı konuşun, ona güven verin. Koşulsuz sadakat ve sevgi ifadeleri kullanın.

İlişkide güven bulmak aynı zamanda da ilişkideki hedefinize ulaşmak için seçtiğiniz doğru insandır.Yani evlilik düşünüyorsanız, evlilik düşünmeyen biri sizin için güvensiz biridir. Aslında o güvenilir biridir ama sizin beklentilerinizi karşılayamayacağı için size göre güvenilir değildir.yani güvenilir kavramı aslında bilinç altımızda beklentilerimizle de alakalıdır.

Yukarıdakilere bakılarak şimdi hayatınızda güvenmediğinizi düşündüğünüz insanları gözünüzde canlandırın.Onlara niye güvenmediğinizi düşünün. Ama başka insanların onlara niye güvenebildiğini düşünün. Acaba beklentileriniz mi? Diğer insanların sizin kadar o kişiyi tanımaması mı? Unutulmamalıdır ki ; her iyide birazcık kötü, her kötü de bir iyi vardır.

Ayrıca iletişimde-ilişkide olduğunuz bir insana her konuda güvenmenize de gerek yoktur.Her insanın sağlam ve zayıf olan yönleri vardır.

Ayrıca doğru bir üslup ve iletişlim ile hiç güvenmediğiniz bir insan ile güven içinde bir ilişki yaşayabilirsiniz. Samimiyet derecesine göre sıkıntılı ve rahatsız olduğunuz konuyu onunla baş başa paylaşmanız ilişkinin yönünü değiştirebilir.

Güven dolu bir dünya diliyorum.

suçluluk ayşe arman

suçluluk

"Çocuk olma, Sonya," dedi Raskolnikov yavaşça. "Onlara karşı ne suç işledim ben? Niçin gideyim? Gidip de ne diyeceğim ben? Bütün bunlar kuruntudan başka bir şey değil... Kendileri milyonlarca insanın canına okuyorlar, üstelik de bunu erdem sayıyorlar. Hepsi alçak ve sahtekonların, Sonya! Hayır, gitğim! " Acı bir gülümsemeyle ekledi: "Hem gidip ne diğim onlara; Kadını ben öldürdüm ama paraları almaya ceedemedim, bir taşın altına gizledim mi diyeceğim? Ama alay ederler o zaman benimle, aptala bak, paraları bile alamamış derler. Korkak ve aptal! Hiç ama hiç bir şey anlamayacaklardır, Sonya; anlamaya layık insanlar da değiller zaten! Hayır, gitmeğim! Çocuk olma, Sonya..." Sonya ellerini ona doğru uzatmış: "Acı çekeceksin, çok acı çekeceksin..." diye tekrarlıyordu Raskolnikov, dalgın dalgın: "Hem ben belki de kendime iftira ediyorum," dedi. "Bit değil, daha bir insanım belki ve kendimi mahketmekte acele ediDaha savaşacağım..." Dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi. "Böyle bir acıyı taşıyıp durmak! Üstelik de hayat boyunca..!"
SUÇ ve CEZA/ Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ

Yasalara göre suç, yapılmaması gereken bir eylemi gerçekleştirmektir. Sınırları belirlidir, maddeleri bellidir ve cezaları bellidir. Oysa ne kadar çok suçluluk duygusu öğretilir doğduğumuz andan itibaren bize ve sınırsızdırlar. Maddeleri yoktur ezberleyebileceğimiz ve cezaları sonsuzdur çoğu kez ömür boyu taşıdığımız.

ÇOCUKLUĞUN SUÇU...
"Yemek istemiyorum" dediğimizde, annemiz "ama sen yemezsen ben üzülür, hasta olurum. Tansiyonum çıkacak, senin yüzünden öleceğim" der. Öylece başlar suçluluk duyguları. Annenizin üzülmesine ve hasta olmasına neden olmak az bir suç mudur? Yemek yenince ceza bitmiş olmaz üstelik. Uslu olmak, onların istediği gibi davranmak, kurallara uymak gerekir. Yoksa anne babanızın tüm sıkıntılarının, kavgalarının suçu sizindir. Anneniz bu evliliğe sırf sizin için katlanıyordur, sizi taşırken de, doğururken de acı, eziyet çekmiştir. Ve tek suçlu sizsinizdir. Nasıl ödenir bu suçların bedeli? Ve daha da önemlisi ödenemezse nasıl taşınır o küçücük çocuk omuzlarda? Ebeveynler için suçluluk duyguları, çocuğu idare etmek için etkili bir yöntemdir. Erişkin döneme geldiğinde de devam eder. Onlar sizin için çok şey yapmıştır ama siz uzaktasınızdır, aramıyorsunuzdur. Aslında nasıl der aileler? Annelik babalık karşılıksız yapılan bir iştir. Evet, açıktan hiçbir şey istenmez çoğunlukla ama bu suçluluk duygusu az bir bedel midir? Okulda devam eder öğretilen suçluluk duyguları. "Çalışmadığın için oldu, beni hayal kırıklığına uğrattın, oysa ne kadar inanmıştım sana." Ve bu kadar öğretiye dayanamayan çocuk da öğrenir karşısındakine suçluluk hissettirmenin gücünü. "Başkalarının aileleri izin veriyor ama, siz beni sevmiyorsunuz, siz iyi anne baba değilsiniz". Bu sefer suçluluk duygularıyla kararsız kalma ya da yanlış kararlar alma sırası ailededir.

SEVGİLİNİN SUÇU...
Çocukluktan öğrenilen suçluluğun erişkin döneme doğru uygulanım yeri başka sevdiklerinizdir. Sevgiliniz hoşlanmadığınız bir şey yaparsa "beni sevmiyorsun" diye başlayıp, "sevseydin yapmazdın" la devam edersiniz. "Yaptıklarından sonra, sizden nasıl birşey isteyebilir" Amacınız isteklerinizi yapmasıdır. Ne kadar çok suçluluk hissederse o kadar kolay olur. Ama bazen unuturuz, suçluluk duyguları o denli artar ki, sizin yanınızda kalıp ceza çekmektense, giderek kendini cezalandırmayı seçebilir. Hele eski suçların listesini tutuyor ve her fırsatta tarih ve gün belirterek tekrarlyorsanız...

TOPLUMUN YARATTIKLARI
Kilolusunuz, perhiz yapmanız gerekiyor. Karar verdiniz, başladınız da. Birden kendinizi yememeniz gereken birşeyi yerken buldunuz. Yerken suçluluk duymazsınız, ama perhizde olduğunuzu bilen biri "Ne yapıyorsun?" derse, lokma boğazınıza dizilir. Oysa sizin duyacağınız suçluluk yediğiniz bittikten sonra olacaktır. Pişmanlık duyacaksınızdır, ama kendinizi affetmeniz daha kolay olabilecektir. Ya sizi görenin verdiği suçluluk duygusu? "Yanlış davranıyorsun, böyle konuşulur mu?" ya da "Bunu mu giydin?" Tüm bu ve benzeri sözlerin yarattığı suçluluk duygusu bazen, gerçek suçdan daha ağır cezaya neden olur. Soyutlanma, utanma, uzaklaşma hapise girmekten daha mı basittir? Din ve ahlak kuralları da suçluluk yaratmaya yöneliktir. Kuralların dışında davranmışsanız suçluluk hissetmeniz gerekir. Bu suçluluk duygusuyla pişman olmanız ve yeniden yapmamanız beklenir sizden.

KENDİ SUÇLULUĞUMUZ
Hiç kimse size bir şey söylemez. Hatta çoğu kez olup bitenden haberleri bile yoktur. Ama sizin içinizde bir suçluluk duygusu, sizle birlikte var olan, her yere giden o duygu... Ömer Seyfettin'in 'Kaşağı' öyküsünü bilir misiniz? Hani kaşağıyı kırıp, kendi yerine kardeşinin ceza almasına göz yuman çocuğun, kardeşi ağır hastalandığındaki duygularını ne güzel anlatır. Pişmandır ama pişmanlık ne gerçeği değiştirir ne de suçluluğu giderir. Bir de bize ilişkin suçluluk vardır. Adeta varolamanın suçluluğu ki o bambaşka bir süreçtir anlaşılması, çözülmesi, yazılması gereken. Oysa geçmiş için suçluluk duymak geçmişi değiştirmez, tıpkı gelecek için duyulan endişenin geleceği değiştiremediği gibi. PROF DR BENGİ SEMERCİ


KURTUL ŞU SUÇLULUK DUYGUSUNDAN Suçluluk duygusu, bu çağın hastalığıymış. Hepimiz bitmez tükenmez suçluluk duyguları içinde kıvranıp duruyormuşuz. Ve bu kötü bir şeymiş aslında. Şöyle düşünmek gerekiyormuş: "Herkes suçluluk duyacağı şeyler yapmıştır, ben de yaptım anasını satayım. Gurur duyuyor muyum kendimle? Hayır. Peki olan biteni değiştirebilir miy(d)im?" Cevap evetse, "Şöyle şöyle yapabilir(d)im" diyorsan, hálá şansın var git yap, haaa iş işten geçmişse, sen lazım gelen her şeyi yapmışsan... Ee o zaman be güzel kardeşim, uğraşma artık, yeme kendini, bitirme, bırak, bırak, bırak... Kurtul şu suçluluk duygusundan.
Ayşe Arman

Özgüvenimiz var mi?

İnsanları, özgüven açısından üçe ayırabiliriz: Özgüveni düşük ya da hiç olmayanlar; özgüveni ortalama olanlar; özgüveni çok yüksek olanlar. Özgüven düşüklüğüne ne yol açıyor? Aslında hepimiz dünyaya eşit bireyler olarak geliyoruz. Bazılarımız müzik ya da resim gibi özel alanlarda doğuştan yetenekli olabilir. Ancak özgüven sonradan öğrenilen veya kaybedilen bir özellik. Herhangi bir bebek ya da çocuk çevresini tanıma, kurcalama, harekete geçme konusunda istekli ve arzuludur. Ancak bazı bebekler ve çocuklar; bir yaşlarından itibaren çevresindekileri tanıma ve kurcalama bakımından daha özgür davranırken; bazıları davranmaz. Bunun nedeni çocuk değil, çocuğu yetiştirenlerin tavrıdır.

Şimdi üç çocuk hayal edelim. Üçü de zekâları ortalama ve sıradan çocuklar. Birinci çocuğun her yaptığına kızılıyor; sürekli hatalı olduğu vurgulanıyor; sürekli olarak eleştiriliyor ve kendisine kötü sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuğa ‘otur, yerinden kalkma’ deniyor. İkinci çocuğun yaptıklarının çoğuna kızılıyor, sık sık hatalı olduğu vurgulanıyor; sıklıkla eleştiriliyor ve kendisine bazen iyi bazen de kötü sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuğa odaklanılmıyor; ama çocuğun da hareketlerinin kısıtlanması eğilimi hakim. Üçüncü çocuğun yaptıkları konusunda ince ayrımla yaklaşılıyor ve çocuğun hatalı davranışları nazikçe belirtiliyor. Çocuk sürekli olarak olumlu yönden eleştiriliyor. Kendisine sık sık olumlu sıfatlarla hitap ediliyor. Çocuk yeni deneyimler için cesaretlendiriliyor. Bu üç çocuk büyüyor. Birinci çocuk okulda güçlükle başarılı oluyor. Zor arkadaşlık kuruyor. Kendini ifade etmekte zorlanıyor. Karşı cinsle konuşmakta zorlanıyor. Daha zor öğreniyor. Kolej ve üniversite sınavlarında başarısız oluyor. İkinci çocuk okulda ortalama başarı elde ediyor. Çok sayıda olmasa da arkadaş edinebiliyor. Çekingen değilse de sosyal girişken olarak tanımlamaz. Kolej sınavlarını kazanamıyor ama üniversite sınavını kazanıyor. Üçüncü çocuk okulda bazı derslerde çok başarılı; birçoğunda da başarılı. Popüler ve çok arkadaşı olan bir çocuk. Sosyal girişken ve kendini her ortamda ifade ediyor. Görevlere talip oluyor. İrili ufaklı başarıları var. Kolej ve üniversite sınavlarını kazanacağını düşünüyor ve kazanıyor.

Başlangıçta eşit olan bu üç çocuğun, ilerleyen dönemde eşit olmadığını düşünebilirsiniz. Aslında kapasite olarak eşitliklerini korumaktadırlar. Kendilerine olan özgüvenlerine ilişkin farkları, kendilerinden değil, onlara diğer insanların davranışlarından kaynaklanıyor. İnsanların bize olumsuz sözler söylemesi ve olumsuz davranışlarda bulunması aslında bizim değerimizi azaltmaz.

Bu anlamda özgüveni hiç olmayan insanların ana sorunu, kendilerine güvenemeyecek insan olmaları değil, kendilerine güvenebileceklerine inanmamalarıdır. Bu inancı, kendi kendilerine değiştirmeleri sorunu çözecektir. Ancak bunu yapamayacak olurlarsa özgüveni yüksek üçüncü çocuğun formülü işe yarayabilir.

Üçüncü çocuğun kendine olan güveninin artması, başlangıçtan itibaren irili ufaklı projelerde başarı elde etmesi ve deneyim kazanmasıdır. Küçük projelerde elde edilen başarılar, büyük projelere başlamak için cesaret vermektedir. Ayrıca bu başarılar, çevremizdeki insanların yorumlarını önemsiz hale getirmekte ya da yorumları olumluya dönüştürmektedir. Kişi kaç yaşında olursa olsun, özgüveni hangi seviyede olursa olsun, mevcut özgüvenin izin verdiği bir denemeye cesaret etmek; onda başarı kazanmak, özgüven seviyesini yükseltecektir.

Çocuk Eğitiminde Aile Tipleri

Aile,” en küçük toplumsal kurum” diye tanımlanır. Ana baba çocuklardan oluşan bu kurumun, yasalarla saptanan görevlerinin yanında, geleneklerle belirlenen birçok görevi de bulunmaktadır. Görevleri yönünden, aileye üç değişik açıdan bakmak gerekmektedir.
1-Aile her şeyden önce, eşlerin duygusal ve cinsel gereksinimlerini karşılayan yasal bir birliktir.
2-Aile ortak amacı, çıkarları, inançları, kuralları olan bir insan kümesidir.
3-Aile, çocukların beslenip bakıldığı ve eğitildiği bir ortamdır.(Yörükoğlu,1998) Bu üç unsurdan bizim üzerinde duracağımız konu aile tiplerinin çocuk eğitimindeki yeri konusu olacaktır. Bu nedenle çocuk eğitiminde aile çok önemli bir konuma sahiptir. Çünkü çocuğun doğduğu, büyüdüğü, sosyalleştiği, ilk eğitim aldığı yerdir aile. Bu nedenle ailenin yapısının, ailenin büyüklüğünün, aile tiplerinin çocuk eğitiminde önemli fonksiyonları bulunmaktadır. Çocuğun kendi kendini yöneten ve kendine yeten, özgüven sahibi bir birey olması büyük ölçüde ona sağlanan fırsatlar ve yetiştiği aile ortamına bağlıdır. Her anne babanın kendi ebeveyninden gördüğü eğitim şekli, toplum kabulleri, ruhi yapısı ve buna benzer etkenler tarafından kazandığı bir terbiye metodu vardır. Çoğu aile hâli hazırda uygulamakta olduğu terbiye metodunu sorgulamaz veya sorgulamak istemez. Böyle bir tutum, karşılaşılan problemlerin her zaman çocuktan kaynaklandığını düşünmeden dolayı olabileceği gibi, ailenin çocuk yetiştirme hususunda çok ilgisiz kalmasından da kaynaklanabilir. "Çocuk anne baba elinde bir emanettir. Mum gibi her şekli alabilir. İyi tohum ekilirse din ve dünya saadetine kavuşabilir.” der Gazali. Burada aile tiplerinin çocuk üzerindeki etkilerini ele alacağız. Çünkü aile tipleri çocuk eğitiminde farklılık göstermekte ve her aile tipinin kendi dünya görüşleri doğrultusunda çocuk eğittikleri kaçınılmazdır. Aile tipleri sonucunda hangi aile tipinin çocuk yetiştirmede daha faydalı olduğu kanısı oluşacaktır. Ebeveynlerde buna göre hangi aile tipi doğruysa o yaklaşımı benimsemeleri önerilecektir.

Aşırı Baskıcı ve Otoriter Aile Yaklaşımı:
İnsan davranışları, şüphesiz, disiplin anlayışı çerçevesinde belirli ölçülerde sınırlandırılmaktadır. İnsanın istediği her davranışı gerçekleştirmesi mümkün değildir. İstenilen her davranışın gerçekleştirildiği bir ortamda hürriyetten, sağlıklı toplum ve kurumdan söz edemeyiz. Dolasıyla insanların bir arada yaşayabilmeleri için, öncelikle diğer bireylerin haklarına saygı duymaları gerekmektedir. (Kıncal,1999) Toplumların en küçük toplumsal kurumu ise ailedir dolayısıyla ailelerinde çocuk eğitiminde benimsemiş oldukları yaklaşımlar bulunmaktadır. Yaklaşımlar toplumların yapısına göre, ebeveynlerin eğitim seviyelerine göre, ailenin yapısına göre değişebilmektedir. Baskıcı ve otoriter aile yaklaşımını benimseyen ana-babalar, çocuğun kişilik özelliklerini ihtiyaçlarını ve ilgilerini dikkate almazlar.
Katı bir disiplin anlayışına sahiptirler, kendilerini toplumsal otoritenin bir temsilcisi olarak görürler. Bu nedenle de çocuğun tüm kurallara itiraz etmeden kesinlikle uymasını isterler. Çocuğun kendi kendini yönetmesini, kendi başına kararlar almasına müsaade etmezler. Bu yaklaşımı benimseyen ana-babalar çocuğu kendi tasarladıkları bir kalıba göre yetiştirmek isterler. Çocuklar sürekli denetim altında tutulur ve en küçük yanlışlıklar ve yaramazlıklar hoşgörüyle karşılanmaz.

Çocuk Üzerinde Etkisi:
· Çocuğun kendine olan güveni ortadan kalkar veya hiç oluşmaz.
· Aşırı baskı ve kontrol altında kalan çocuk sessiz, uslu, nazik ve dürüst olabilir ama bunun yanında küskün, silik, çekingen ve kolay etki altında kalan bir yapıya bürünür.
· Sürekli ayıplanma, eleştirilme veya dayak çocuğun ruhsal yapısını olumsuz etkiler.
· Çocuk kolayca ağlamaya başlar.
· Belli bir zaman sonra çocuk isyankâr, inatçı, huysuz bir yapıya da bürünebilir ki bu durumda bu tip aileler genelde sorunu çözmek için baskı artırma yoluna giderler. Baskı, asiliği daha da artırır.
· Çocuk hırçın ve kindar olabilir. Arkadaşları ile uyumsuz ve kavgacı olabilir.
· Hata yapmasına müsaade edilmeyen çocuk ileri yaşlarda hayatın sıkıntıları karşısında dayanıksız olabilir.

İlgisiz ve Kayıtsız Aile Yaklaşımı:
Karakteristik Özellikleri:
· Aile aşırı rahattır, çocuğun dünyasına girmek gibi bir kaygıları yoktur.
· Çocuğun sorumluklarından kaçma vardır. Mesela okul-aile birliği toplantılarına gidilmez veya eşler bu çekilmez işi diğerinin üzerine atmaya çalışır.
· Ana baba çocuğa örnek bir model olamaz.
· Genellikle bu aile tipi davranış anne ve babada aynı anda görülmez. Çoğunlukla aile de çalışan fert hangisi ise ilgisiz aile davranışı onda görülür.
· Çok çocuklu ailelilerde rastlanma ihtimali daha fazladır.

Çocuk Üzerinde Etkisi:
· Çocuk bencil ve şımarık olur. Bu yüzden arkadaş çevresinde sevilmez.
· Çocuk evde veya okulda anne babasının dikkatini çekmek için alışılmadık davranışlar sergiler.
· Ailesi çocuğa model olamadığı için çocuk kendine başka modeller seçer. Gençlik dönemlerinde çocuk, vaktinin tümünü arkadaşları ile geçirir.
· Genç yaşta çocuk zararlı alışkanlıklar edinmeye meyilli olur.

Koruyucu Aile Yaklaşımı:
Karakteristik Özellikleri:

· Bu aile tipi baskıcı otoriter aile tipi ile karıştırılabilecek kadar benzer. Aralarındaki temel fark; bu aile tipinde şefkat, koruma güdüsü, disiplinin önünde gelir.
· Çocuğa gerektiğinden fazla özen ve kontrol gösterilir.
· Özellikle anneler bu tip bir tavır sergiler. Psikologlar annelerin bu tavrını genellikle annenin duygusal yalnızlığına bağlarlar.
· Çocuğun kendi yapacağı ve yapması gereken işler bile koruyucu ebeveyn tarafından yapılır. Mesela 6-7 yaşına kadar yemeğini annesi yedirmeye devam eder veya 14-15 yaşına kadar kızının saçlarını taramaya devam eder.

Çocuk Üzerinde Etkisi:
· Çocuk aşırı duygusaldır.
· İleri yaşlarda bile etrafına bağımlı olarak yaşar.
· Kendi ayakları üzerinde doğrulması uzun yıllar alır.
· Çocuk toplum içinde kendi başına iş yapma cesaretini gösteremez.
· Çocuk anne babasından ayrı kalamaz ileri yaşlarda bile sürekli anne babasını yanında olmak ister.

Hoşgörülü Aile Yaklaşımı:
İnsan ilişkileri düzenlenirken, ödül ve cezanın yeri ve sınırları çok iyi belirlenmelidir. Sürekli ceza uygulaması çocukları olumlu yönde etkilemediği gibi, devamlı ödüllendirmede olumlu sonuç vermeyecektir. Her zaman ödüllendirilen çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemeyecek ve normal bir kişilik özelliği geliştiremeyecektir.(Kıncal,1999) Bu aile yaklaşımında aşırı hoşgörülü olmak çocuğun bazı olumsuz davranışlar geliştirmesine sebep olmaktadır. Hoşgörülü aile yaklaşımı deyince çocukların çok serbest bırakılması anlaşılmamalıdır. Aşağıdaki karakteristik özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Karakteristik Özellikleri:
· Mükemmele en yakın aile tipidir.
· İlgisiz aile tipine bazı yönleri ile benzese de çocuk burada başıboş bırakılmaz.
· Hoşgörü yapılan her şeyi hoş görmek değildir. Belirli kurallar ve kısıtlamalar mutlaka vardır.
· Evde herkesin söz hakkı vardır. Çocukta kendini ifade edebilir.
· Duygu ve görüşlere saygı vardır.
· Yanlışları sebebi ile çocuklara yaptırım uygulanır ama evvelinde koyulan kurallar çocuğun anlama seviyesine inilerek mantıklıca izah edilir.
· En zor ve sabır isteyen yöntemdir.
· Hoşgörülü ailenin düşebileceği en yaygın hata çocuğa aşırı serbestlik verilmesi olabilmektedir. Bu noktaya dikkat edilmeli.

Çocuk Üzerinde Etkisi:
· Özgüven sahibi bireyler yetişir.
· Kendini rahat ve kolayca ifade edebilen bireyler yetişir.
· Çocuğun farklı hobilere yönelmesi daha sık görülür.
· Çocukta asilik ve kavgacılık görülmez.
· Anne babaya saygı noktasında çocukta gevşeklik görülebilir.

Tutarsız Aile Yaklaşımı:
Karakteristik Özellikleri:
· Genellikle genç ebeveynlerde ve ilk çocuğun yetiştirilmesinde görülür.
· Anne baba çocuğumu daha iyi nasıl yetiştirebilirim sorusunu kendilerine sormaya başladıklarında, eğitim metodunda değişikliğe gidebilirler. Bu esnada eski-yeni çatışması olur ve ailenin çocuğa karşı tavırlarında tutarsızlıklar olur.
· Bu genellikle bir ara formdur. Uzun yıllar ailenin bu karakterde kalması çok nadiren görülür.
· Tutarsız davranan ailelerde bunun temel sebebi eşlerin çocuk yetiştirmeye farklı bakmaları ve bunu çocuğa yansıtmalarıdır. Bazen de eşler çocuk yetiştirme metotlarında değişiklik yapma hususunda farklı düşünürler bu da tutarsızlığa neden olur. Mesela baba otoriter-baskıcı iken anne koruyucu bir tavır sergilerse hele birde bu çocuğa yansırsa tutarsız aile oluşur. Annenin ak dediğine baba kara diyorsa çocuk bu ortamdan olumsuz etkilenir.

Çocuk Üzerinde Etkisi:
· Çocuk üzerinde etkisi ve bu etkinin yıkıcılığı hangi aile tipleri arasında kararsız kalındığına göre değişir.
· Buna bağlı olarak çocuk asi, hırçın inatçı olabileceği gibi içine kapanık ve pısırık da olabilir.
· Çocukta ana baba sevgisi azalır.
· Çocukta dikkat toplayamama ve uzun süre bir işe odaklanamama problemleri ortaya çıkar.
· Çocuk anne veya babadan birisine çok yaklaşırken diğerinden uzaklaşabilir.
· Çocukta yalan söyleme, kaypaklık gibi hastalıklar başlayabilir.
Yukarıda özellikleri verilen aile tiplerinden de anlaşıldığına göre hoşgörülü aile yaklaşımı çocuk eğitimi açısında en tutarlı olanıdır. Hoşgörülü aile yaklaşımı deyince ailede her şey hoş verilmez. Çocuk başıboş bırakılmaz. Belirli kısıtlamalar mutlaka yapılır. Evde çocuğunda söz hakkı bulunmaktadır. Çocuklarında fikirlerinin alındığı onların da aile yönetimine katıldığı, bir aile yaklaşımıdır. Anne ve babalar çocukları için fedakâr davranmayı severler ancak bunun da belli ölçüde olması gerekmektedir. Bu aile yaklaşımı bunu destekler niteliktedir.