Ziya Paşa
Şair-yazar
1825 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin'dir. Beyazıt Rüştiyesı'ni bitirdi. Özel öğretmenlerden Arapça ve Farsça öğrendi. Sadaret Mektubî Kalemi'ne devam etti. Mustafa Reşid Paşa'nın yardımıyla 1855'te Saray Mabeyn Kâtipliği'ne girdi. Âli Paşa'nın sadrazam olmasıyla saraydan uzaklaştırıldı. Zaptiye Nezareti müsteşarlığı, 1861'de Kıbrıs, 1863'te Amasya mutasarrıflığı görevlerinde bulundu. Bosna bölgesi müfettişliği Meclis-i Vâlâ azalığı yaptı.
O Bir Jön Türk
1865'te Meşrutiyet yanlısı Yeni Osmanlılar Jön Türk Cemiyetine girdi. İkinci kez Kıbrıs mutasarrıflığına atanınca, Mustafa Fâzıl Paşa'nın çağrısı üzerine, Namık Kemal'le birlikte 1867'de Paris'e kaçtı. Daha sonra Londra'ya geçti. M. Fâzıl Paşa'nın sağladığı imkanlarla, Namık Kemal'le birlikte 1868'te Hürriyet gazetesini çıkardı. M. Fazıl Paşa merkezi yönetimle anlaşıp, yardımlarını kesince, 1870'te Cenevre'ye geçti. Namık Kemal, Agâh Efendi, Ali Suavi ve öbür arkadaşlarıyla Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin yönetiminde görev aldı. Âli Paşa'nın ölümü üzerine 1871'de İstanbul'a döndü. 1876'da Maarif Nezareti müsteşarlığına atanmasına kadar birçok görevde bulundu. Namık Kemal'le birlikte Kanun-i Esasî Encümeni'nde çalıştı. 1877'de Suriye valiliğine gönderildi. Daha sonra Adana valiliğine atandı. Burada görevdeyken 17 Mayıs 1880'de öldü.
Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi'yle birlikte, Tanzimat'la başlayan Batılılaşma hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Padişaha ve Reşid Paşa'ya kasideler yazmıştır. 1859'da yazdığı "Tercî-i Bend" şiiriyle tanınmıştır. Hece ile yazılmış birkaç şarkısı dışında, Divan şiiri geleneğine bağlı kalmıştır.Paris'te bulunduğu yıllarda çeviriler de yapmıştır.
Kendisiyle Çelişme
1868 'de Hürriyet'te yayımladığı ünlü "Şiir ve İnşa" makalesinde, Türk edebiyatının çağdaş bir düzeye erişmesini, gerçek Türk edebiyatı olan halk edebiyatının bu yenileşmede temel alınması gerektiğini savunmuştur. 1874'te çıkardığı Harâbat adlı antolojisinin önsözünde ise halk edebiyatını küçümseyerek Divan edebiyatını övdüğü görülür. Bu görüş, diğer pek çok görüşü gibi, tarihi birikimi inkar eden batıcı aydınların düştüğü sıradan çelişkilerden biridir.Türkiye sonraki dönemlerde yerli kaynaklara dayalı değişerek devam etmek fikrine ulaşmıştır.
ESERLERİ Zafernâme; Harâbat, 3 cilt, Tercî-i Bend ve Terkib-i Bend, Eş'âr-ı Ziya, Külliyat-ı Ziya Paşa, Rüya, Veraset Mektupları.
yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Şubat 2009 Cuma
Yunus Emre
Yunus Emre
(1241?-1321?)
Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti.
Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.
Şiirlerinden Örnekler
ALLAH SEVGİSİ
Neylerler fânî dünyayı Allah sevgisi var iken
Ya dahi kanda giderler ol dost sevgisi var iken
Allah ile olan kişi ihsân olur onun işi
Neylerler gayri teşvîşi Allah sevgisi var iken
Görün billahi şu halkı istemezler, güzel Hakk'ı
Ya neylerler mâlı mülkü Allah sevgisi var iken
Dinlen âşıklar bu sözü behremend eyleye sizi
Ya neylersin oğlu kızı Allah sevgisi var iken
Yûnus sen kendini görme ibadet kıl mahrûm kılma
Gayrısına gönül verme Allah sevgisi var iken
AŞK BİR GÜNEŞE BENZER
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül mesel-i taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer
Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer
Ol sultân kapısında ol hazret tapusunda
Âşıkların yıldızı her-dem çavuşa benzer
Aynı hırs ol olmuştur nefsine ol kalmıştır
Kendine düşman olmuş yavuz yoldaşa benzer
Aşktır kudret körüğü kaynadır âşıkları
Nice kaptan geçirir ondan gümüşe benzer
Âşık gönlü dölenmez mâşukun bulmayınca
Kararı yok dünyada pervâzı kuşa benzer
Münkir sözünü bilmez sözü ileri varmaz
Neye teşbîh edersin anlanmaz düşe benzer
Geç Yûnus endîşeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervîşe benzer
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ
Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi
Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi
Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi
Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi
Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi
Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi
(1241?-1321?)
Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti.
Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.
Şiirlerinden Örnekler
ALLAH SEVGİSİ
Neylerler fânî dünyayı Allah sevgisi var iken
Ya dahi kanda giderler ol dost sevgisi var iken
Allah ile olan kişi ihsân olur onun işi
Neylerler gayri teşvîşi Allah sevgisi var iken
Görün billahi şu halkı istemezler, güzel Hakk'ı
Ya neylerler mâlı mülkü Allah sevgisi var iken
Dinlen âşıklar bu sözü behremend eyleye sizi
Ya neylersin oğlu kızı Allah sevgisi var iken
Yûnus sen kendini görme ibadet kıl mahrûm kılma
Gayrısına gönül verme Allah sevgisi var iken
AŞK BİR GÜNEŞE BENZER
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül mesel-i taşa benzer
Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer
Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer
Ol sultân kapısında ol hazret tapusunda
Âşıkların yıldızı her-dem çavuşa benzer
Aynı hırs ol olmuştur nefsine ol kalmıştır
Kendine düşman olmuş yavuz yoldaşa benzer
Aşktır kudret körüğü kaynadır âşıkları
Nice kaptan geçirir ondan gümüşe benzer
Âşık gönlü dölenmez mâşukun bulmayınca
Kararı yok dünyada pervâzı kuşa benzer
Münkir sözünü bilmez sözü ileri varmaz
Neye teşbîh edersin anlanmaz düşe benzer
Geç Yûnus endîşeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervîşe benzer
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ
Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi
Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi
Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi
Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi
Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi
Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi
YILMAZ ÖZTUNA
YILMAZ ÖZTUNA
20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbul'da lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarı'na devam etti. 1950 eylülünden 1957 temmuzuna kadar Paris şehrinde kaldı. Paris'in büyük kütübhanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsü'nde (Sciences Politiques), Sorbonne'da Fransız Medeniyeti (Civilisation Française) kısmında, Alliance Française'nin yüksek kısmında okudu ve Paris Konservatuarı'na devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969'da Adalet Partisi'nden Konya Milletvekili seçilerek Ankara'ya yerleşti. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'nda denetleme kurulu üyesi, repertuar kurulu üyesi, eğitim kurulu üyesi (Ocak 1966- Kasım 81), Kültür Bakanlığı'nda bakan başmüşaviri (1974-77), İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarı'nda kurucu yönetim kurulu üyesi ve Türk Mûsıkisi Korosu'nda kurucu yönetim kurulu üyesi (1975'den beri), Yay-kur (Yaygın Yüksek Öğretim) üniversitesinde Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyesi (1975-78), Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarında 1969'dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan Türk Ansiklopedisi'nin genel yayın müdürü olarak K harfinden T harfine kadar olan cildleri yayınladı. 1983 mayısında Milliyetçi Demokrasi Partisi'nin kurucuları arasında bulunarak merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985'de Faisal Finans Kurumu müşaviri oldu.
Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuştu. Bazı konuşmaları A.B.D., Fransa, Avusturya gibi ülkelerin televizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere tercüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Mûsikîsi Tarihi kürsüsünü kurdu. Kültür Bakanlığı'nın kurucularındandır. "Büyük Türkiye", "Osmanlı Cihan Devleti", "Büyük Türk Hakanlığı" gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasî tabirler, Yılmaz Öztuna'nındır. Ayasofya Hunkâr Mahfili'nin ibadete açılması ve Topkapı Sarayı'nda Hırkâ-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân okunması, 1000 Temel Eser, Ankara Devlet Konser Salonu ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin Türk Mûsikîsi'ne açılması gibi fikirler ve realizasyonlar Yılmaz Öztuna'nındır ve siyasî iktidara onun tarafından telkin ve kabul ettirilmiştir. Türk Kara Kuvvetleri'nin ve Deniz Kuvvetleri'nin evvelce yanlış olarak kutlanan yıldönümlerini bugünki doğru başlangıç tarihleri ile kutlanmasıın sağlıyan da Yılmaz Öztuna'dır. Bir çok konferans verdi. 6 kıt'ada pek çok ülkeyi gezdi, devlet adamları ve halkla görüşerek incelemeler yaptı. Milletlerarası bir çok kuruluşa üye seçildi.
Yılmaz Öztuna, Türkçe'yi çok iyi kullanması, en ilmî eserlerinde bile edebi bir üslûba sâhib bulunması, tarih'i geçmiş ve geleceğe atıflar yaparak ve derin bir coğrafya ve edebiyat kültürüyle beraber sunmasıyla şöhret yaptı.
Türkiye'de Osmanlı tarihinin iâde-i itibarını Yılmaz Öztuna temin etmiştir. Türk Parlamenterler Birliği, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Aydınlar Ocağı, Anadolu Klübü, Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti, İstanbul Şehrini Güzelleştirme Derneği, Müsteşrikler Cemiyeti, WACL, APACL, NATO Parlamenterler Birliği, Parlamentolararası Türk - Japon ve Türk - Kore, Türk - Suûdi Dostluk cemiyetleri, Avrupa Konseyi cemiyeti, Yılmaz Öztuna'nın üye, kurucu olduğu veya bulunduğu milli veya milletlerarası kuruluşlar arasındadır.
ESERLERi:
BiR DARBENiN ANATOMiSi
Yılmaz Öztuna bu kitabında 1876 askerî darbesini, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesive ölümü olayını, bütün detayları ile anlatıyor. Bütün o dönemin şahitlerinin ifadelerini naklediyor.
TÜRK TARİHİNDEN YAPRAKLAR
Türk Tarihinden Yapraklar, Yılmaz Öztuna'nın 1968'te İstanbul Radyosu'nda yaptığı konuşmalardan oluştu. Her konu, bir konuşmadır. 1969'da Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1000 Temel Eser serisinin 11. kitabı olarak basılıp 20.000 tiraj bir haftada satıldı. 1992'de Millî Eğitim Bakanlığı'nca Türk Klasikleri serisine alındı ve bu serinin 17. kitabı olarak basıldı. Şimdiye kadar 5 baskıda 58.000 tiraj yapan Türk Tarihinden Yapraklar artık klasiklerimiz arasına girmiş bulunuyor. Osmanlı ağırlıklı olmak üzere 2.200 yıllık tarihimiz içinde tam bir gezintidir.
OSMANLI PADİŞAHLARININ HAYAT HİKAYELERİ
Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri, Yılmaz Öztuna'nın klasikleşmiş kitaplarından biridir. Nesiller tarafından ilgiyle okundu. Bu kitaba dayanılarak senaryolar, piyesler yazıldı, filmler çekildi. 12 Osmanlı hâkan-halîfesinin kronolojik olarak hayatlarından kesitler veren bu eser, Osmanlı tarihinin en çarpıcı taraflarını vurguladı. Konuşmalar, o çağların Türkçe'si ile yazıldı. Olaylar, çok duru ve klasik bir dille tasvir edildi.
TÜRK TARİHİNDEN PORTRELER
Biyografi, tarihçinin edebiyata yaklaşabilme yeteneği ile orantılı bir türdür. Onun için, edebiyatın bir türü şeklinde de ele alınmıştır.Elinizdeki kitaptaki biyografiler, hayatları ve kişilikleri anlatılan şahsiyetlerin doğum sırasına göre kronolojik şekillerde sunuldu. En yaşlıları Bumın Kağan, en gençleri Turgut Özal olmak üzere... Hayatta bulunan bir kişiyi almaktan kaçındım.Tanıttığım şahsiyetlerin hepsinin Türk büyükleri, Türk dâhileri olmadıklarını sevgili okuyucularım hemen fark edeceklerdir. Daha mütevazi çapta büyükler de, Türk'e çok zarar vermiş birkaç kişi de alındı. Ancak çoğunluk, tarihimizin çeşitli alanlardaki dehalarından seçildi. Hiç unutulmasın, tarihin küçükleri de, tarihin büyükleri derecesinde milletlerin hayatını ve geleceğini şiddetle etkilemişlerdir.
TARİH SOHBETLERİ I, II, III
Biz bir cihan imparatorluğunun varisleriyiz. Geleceğimize dair görüşler ileri sürer, programlar yaparken geçmişteki bu muazzam siyasî ve medenî tecrübelerimizden sonuna kadar istifade etmek bizim en tabiî hakkımızdır. Millet ve devlet olarak misyonumuzu belirlemekte en sağlam ölçüyü de böyle bir tarih şuuru ile getirebiliriz. Bu itibarla aydınlarımızın ve gençlerimizin kendi tarihleri hakkında muhtelif cihetlerden bilgi edinebilecekleri eserlere ihtiyaç duydukları muhakkaktır.Ötüken, işte bu mülahazalarla, Türk tarih ve mûsıkîsine yaptığı değerli hizmetler ve verdiği kıymetli eserlerle haklı bir şöhret kazanan değerli yazar Yılmaz Öztuna'nın "Tarih Sohbetleri"ni üç cilt halinde sunmaktan şeref duyar.
20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbul'da lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarı'na devam etti. 1950 eylülünden 1957 temmuzuna kadar Paris şehrinde kaldı. Paris'in büyük kütübhanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsü'nde (Sciences Politiques), Sorbonne'da Fransız Medeniyeti (Civilisation Française) kısmında, Alliance Française'nin yüksek kısmında okudu ve Paris Konservatuarı'na devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969'da Adalet Partisi'nden Konya Milletvekili seçilerek Ankara'ya yerleşti. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'nda denetleme kurulu üyesi, repertuar kurulu üyesi, eğitim kurulu üyesi (Ocak 1966- Kasım 81), Kültür Bakanlığı'nda bakan başmüşaviri (1974-77), İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarı'nda kurucu yönetim kurulu üyesi ve Türk Mûsıkisi Korosu'nda kurucu yönetim kurulu üyesi (1975'den beri), Yay-kur (Yaygın Yüksek Öğretim) üniversitesinde Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyesi (1975-78), Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarında 1969'dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan Türk Ansiklopedisi
Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuştu. Bazı konuşmaları A.B.D., Fransa, Avusturya gibi ülkelerin televizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere tercüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Mûsikîsi Tarihi kürsüsünü kurdu. Kültür Bakanlığı'nın kurucularındandır. "Büyük Türkiye", "Osmanlı Cihan Devleti", "Büyük Türk Hakanlığı" gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasî tabirler, Yılmaz Öztuna'nındır. Ayasofya Hunkâr Mahfili'nin ibadete açılması ve Topkapı Sarayı'nda Hırkâ-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân okunması, 1000 Temel Eser, Ankara Devlet Konser Salonu ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin Türk Mûsikîsi'ne açılması gibi fikirler ve realizasyonlar Yılmaz Öztuna'nındır ve siyasî iktidara onun tarafından telkin ve kabul ettirilmiştir. Türk Kara Kuvvetleri'nin ve Deniz Kuvvetleri'nin evvelce yanlış olarak kutlanan yıldönümlerini bugünki doğru başlangıç tarihleri ile kutlanmasıın sağlıyan da Yılmaz Öztuna'dır. Bir çok konferans verdi. 6 kıt'ada pek çok ülkeyi gezdi, devlet adamları ve halkla görüşerek incelemeler yaptı. Milletlerarası bir çok kuruluşa üye seçildi.
Yılmaz Öztuna, Türkçe'yi çok iyi kullanması, en ilmî eserlerinde bile edebi bir üslûba sâhib bulunması, tarih'i geçmiş ve geleceğe atıflar yaparak ve derin bir coğrafya ve edebiyat kültürüyle beraber sunmasıyla şöhret yaptı.
Türkiye'de Osmanlı tarihinin iâde-i itibarını Yılmaz Öztuna temin etmiştir. Türk Parlamenterler Birliği, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Aydınlar Ocağı, Anadolu Klübü, Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti, İstanbul Şehrini Güzelleştirme Derneği, Müsteşrikler Cemiyeti, WACL, APACL, NATO Parlamenterler Birliği, Parlamentolararası Türk - Japon ve Türk - Kore, Türk - Suûdi Dostluk cemiyetleri, Avrupa Konseyi cemiyeti, Yılmaz Öztuna'nın üye, kurucu olduğu veya bulunduğu milli veya milletlerarası kuruluşlar arasındadır.
ESERLERi:
BiR DARBENiN ANATOMiSi
Yılmaz Öztuna bu kitabında 1876 askerî darbesini, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesive ölümü olayını, bütün detayları ile anlatıyor. Bütün o dönemin şahitlerinin ifadelerini naklediyor.
TÜRK TARİHİNDEN YAPRAKLAR
Türk Tarihinden Yapraklar, Yılmaz Öztuna'nın 1968'te İstanbul Radyosu'nda yaptığı konuşmalardan oluştu. Her konu, bir konuşmadır. 1969'da Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1000 Temel Eser serisinin 11. kitabı olarak basılıp 20.000 tiraj bir haftada satıldı. 1992'de Millî Eğitim Bakanlığı'nca Türk Klasikleri serisine alındı ve bu serinin 17. kitabı olarak basıldı. Şimdiye kadar 5 baskıda 58.000 tiraj yapan Türk Tarihinden Yapraklar artık klasiklerimiz arasına girmiş bulunuyor. Osmanlı ağırlıklı olmak üzere 2.200 yıllık tarihimiz içinde tam bir gezintidir.
OSMANLI PADİŞAHLARININ HAYAT HİKAYELERİ
Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri, Yılmaz Öztuna'nın klasikleşmiş kitaplarından biridir. Nesiller tarafından ilgiyle okundu. Bu kitaba dayanılarak senaryolar, piyesler yazıldı, filmler çekildi. 12 Osmanlı hâkan-halîfesinin kronolojik olarak hayatlarından kesitler veren bu eser, Osmanlı tarihinin en çarpıcı taraflarını vurguladı. Konuşmalar, o çağların Türkçe'si ile yazıldı. Olaylar, çok duru ve klasik bir dille tasvir edildi.
TÜRK TARİHİNDEN PORTRELER
Biyografi, tarihçinin edebiyata yaklaşabilme yeteneği ile orantılı bir türdür. Onun için, edebiyatın bir türü şeklinde de ele alınmıştır.Elinizdeki kitaptaki biyografiler, hayatları ve kişilikleri anlatılan şahsiyetlerin doğum sırasına göre kronolojik şekillerde sunuldu. En yaşlıları Bumın Kağan, en gençleri Turgut Özal olmak üzere... Hayatta bulunan bir kişiyi almaktan kaçındım.Tanıttığım şahsiyetlerin hepsinin Türk büyükleri, Türk dâhileri olmadıklarını sevgili okuyucularım hemen fark edeceklerdir. Daha mütevazi çapta büyükler de, Türk'e çok zarar vermiş birkaç kişi de alındı. Ancak çoğunluk, tarihimizin çeşitli alanlardaki dehalarından seçildi. Hiç unutulmasın, tarihin küçükleri de, tarihin büyükleri derecesinde milletlerin hayatını ve geleceğini şiddetle etkilemişlerdir.
TARİH SOHBETLERİ I, II, III
Biz bir cihan imparatorluğunun varisleriyiz. Geleceğimize dair görüşler ileri sürer, programlar yaparken geçmişteki bu muazzam siyasî ve medenî tecrübelerimizden sonuna kadar istifade etmek bizim en tabiî hakkımızdır. Millet ve devlet olarak misyonumuzu belirlemekte en sağlam ölçüyü de böyle bir tarih şuuru ile getirebiliriz. Bu itibarla aydınlarımızın ve gençlerimizin kendi tarihleri hakkında muhtelif cihetlerden bilgi edinebilecekleri eserlere ihtiyaç duydukları muhakkaktır.Ötüken, işte bu mülahazalarla, Türk tarih ve mûsıkîsine yaptığı değerli hizmetler ve verdiği kıymetli eserlerle haklı bir şöhret kazanan değerli yazar Yılmaz Öztuna'nın "Tarih Sohbetleri"ni üç cilt halinde sunmaktan şeref duyar.
YILMAZ ÖZAKPINAR
YILMAZ ÖZAKPINAR
1934'te Boyabat'ta doğdu. 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden, 1960'da Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde 1964'de doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu. Alexander von Humboldt bursu ile 1972-74'de Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikolojik Bölümünde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Kognitif Psikoloji Laboratuarı'nda araştırma yaptı. 1982-88'de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. "Psikolojinin Temel Mefhumları", "Öğrenmede Dikkat Problemi", "Hafıza Yanılmalarının Doğuşu", "Hafıza", "Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi", "İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü", "Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan" "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler", "İnsan İnanan Bir Varlık" adlı eserlerin müellifidir.
ESERLERi:
KÜLTÜR VE MEDENİYET ÜZERİNE DENEMELER
Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, ayrı yazılardan oluşmakla birlikte, o yazıların hepsini birleştiren bir medeniyet teorisine dayanmaktadır. Mevlâna'nın Modernliği ve Modern Bilim (1990) yazısında bir fikir olarak beliren yeni bir yaklaşım, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve bir Medeniyet Teorisi (1997) adıl eserde bilimsel bir teori halinde sunuldu. Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler; bu yeni teori ışığında millî ve insanî meseleleri tahlil etmektedir, insanın bir aileye mensup olması bir millete mensup olmasına engel olmadığı gibi, bir millete mensup olması da onun, insanlığı içinde duymasına engel değildir. Hakikat birdir ve bireyi, aileyi, milleti ve insanlığı kuşatır.Denemeler, yazarın, bu temayı, psikolojik, sosyal ve felsefî planda açıklığa kavuşturma çabalarının ürünüdür.
iNSAN iNANAN BiR VARLIK
Yılmaz Özakpınar'ın bu eseri, insanın iki hayatı olduğunu gösteriyor. Biyolojik süreçler tabakasında hayat doğa kanunlarına tabi olduğu halde, kendi zihninde oluşturduğu sembolik temsil ve tasavvur dünyasında insan kendini hür hisseder. Yazar, insandaki temsil ve tasavvur dünyasının, her insanın önüne bir imkânlar alanı açtığına hem de insanı belirsizlik içinde bıraktığına işaret ediyor.Belirsizliği gideren bilgidir; fakat, insan aklının ve deneyimlerinin ürünü olan bütün bilgiler, kesinlikten uzak, ihtimalî ve değişkendir. İnsan, bu dramatik durumuna nasıl bir çözüm bulacaktır? Bu eser, insanın kendini içinde bulduğu belirsizliğe çözüm arama çabalarının mantığını tahlil ediyor.
1934'te Boyabat'ta doğdu. 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden, 1960'da Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde 1964'de doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu. Alexander von Humboldt bursu ile 1972-74'de Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikolojik Bölümünde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Kognitif Psikoloji Laboratuarı'nda araştırma yaptı. 1982-88'de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. "Psikolojinin Temel Mefhumları", "Öğrenmede Dikkat Problemi", "Hafıza Yanılmalarının Doğuşu", "Hafıza", "Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi", "İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü", "Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan" "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler", "İnsan İnanan Bir Varlık" adlı eserlerin müellifidir.
ESERLERi:
KÜLTÜR VE MEDENİYET ÜZERİNE DENEMELER
Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, ayrı yazılardan oluşmakla birlikte, o yazıların hepsini birleştiren bir medeniyet teorisine dayanmaktadır. Mevlâna'nın Modernliği ve Modern Bilim (1990) yazısında bir fikir olarak beliren yeni bir yaklaşım, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve bir Medeniyet Teorisi (1997) adıl eserde bilimsel bir teori halinde sunuldu. Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler; bu yeni teori ışığında millî ve insanî meseleleri tahlil etmektedir, insanın bir aileye mensup olması bir millete mensup olmasına engel olmadığı gibi, bir millete mensup olması da onun, insanlığı içinde duymasına engel değildir. Hakikat birdir ve bireyi, aileyi, milleti ve insanlığı kuşatır.Denemeler, yazarın, bu temayı, psikolojik, sosyal ve felsefî planda açıklığa kavuşturma çabalarının ürünüdür.
iNSAN iNANAN BiR VARLIK
Yılmaz Özakpınar'ın bu eseri, insanın iki hayatı olduğunu gösteriyor. Biyolojik süreçler tabakasında hayat doğa kanunlarına tabi olduğu halde, kendi zihninde oluşturduğu sembolik temsil ve tasavvur dünyasında insan kendini hür hisseder. Yazar, insandaki temsil ve tasavvur dünyasının, her insanın önüne bir imkânlar alanı açtığına hem de insanı belirsizlik içinde bıraktığına işaret ediyor.Belirsizliği gideren bilgidir; fakat, insan aklının ve deneyimlerinin ürünü olan bütün bilgiler, kesinlikten uzak, ihtimalî ve değişkendir. İnsan, bu dramatik durumuna nasıl bir çözüm bulacaktır? Bu eser, insanın kendini içinde bulduğu belirsizliğe çözüm arama çabalarının mantığını tahlil ediyor.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
romancı-yazar.
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.
Yazı Hayatı
Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Nur Baba Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır.
Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır.Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur. Kiralık Konak Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir ve "milli ideal" sevdasına tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.
romancı-yazar.
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.
Yazı Hayatı
Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Nur Baba Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır.
Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır.Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur. Kiralık Konak Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir ve "milli ideal" sevdasına tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.
Tevfik Fikret
Tevfik Fikret
Şair
24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti.
1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi) kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ve Ali Ekrem Bolayır'la (1867-1937) birlikte Malûmat dergisini çıkartmaya başladı.
Önce İnziva Sonra Robert Kolej
1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Kolej'e Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi.
Toplum’dan Kaçış ve Yeni Zellanda Hayali
Sultan Abdülhamid Han yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi.Ve Tevfik Fikret’teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun öbür yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünun'cular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı.
Robert Kolej ve Aşiyan
Bütün zamanını Robert Kolej'de geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Kolej'in yamacında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı.
İttihad ve Terakki’ye de Muhalif Oldu
Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu. Ama, gazete İttihad ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni Yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallimin ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihad ve Terakki İktidarına da muhalif olmuştu. 1912'de meclisin kapatılması üzerine, bu olayı meclisin 1878'de (Hicri tarihle 1295'te) kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihad ve Teraki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul’da öldü.
ESERLERİ:Ribab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri, Rübab’ın Cevabı, Şermin, Tarih-i Kadim
Şair
24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti.
1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi) kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ve Ali Ekrem Bolayır'la (1867-1937) birlikte Malûmat dergisini çıkartmaya başladı.
Önce İnziva Sonra Robert Kolej
1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Kolej'e Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi.
Toplum’dan Kaçış ve Yeni Zellanda Hayali
Sultan Abdülhamid Han yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi.Ve Tevfik Fikret’teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun öbür yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünun'cular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı.
Robert Kolej ve Aşiyan
Bütün zamanını Robert Kolej'de geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Kolej'in yamacında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı.
İttihad ve Terakki’ye de Muhalif Oldu
Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu. Ama, gazete İttihad ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni Yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallimin ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihad ve Terakki İktidarına da muhalif olmuştu. 1912'de meclisin kapatılması üzerine, bu olayı meclisin 1878'de (Hicri tarihle 1295'te) kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihad ve Teraki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul’da öldü.
ESERLERİ:Ribab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri, Rübab’ın Cevabı, Şermin, Tarih-i Kadim
TARIK BUĞRA
TARIK BUĞRA
(1918- 26 Şubat 1994)Yazar, Akşehir'de doğdu. İlk ve orta okulu Akşehir'de, liseyi Konya'da okudu (1936). İstanbul Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam ettiyse de hiçbirini bitirmedi. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'ne girdi ancak son sınıftan ayrıldı. Hayata atıldı. Akşehir'de Nasrettin Hoca gazetesini çıkardı (1947-1948). İstanbul'da Milliyet (1952-1956), Yeni İstanbul (1960-1966), Yol (Haftalık, 1968), Tercüman (1970-1976) gazetelerinde sanat sayfası düzenleyiciliği, fıkra yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı. Türkiye gazetesinde haftalık yazı yazdı. İstanbul'da öldü.
ESERLERi:
BU ÇAĞIN ADI
Tarık Buğra'nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idârecilerimizi ve bütün akıl sâhiplerini düşünmeye sevkeden konuları içine almaktadır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve uslûpla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.
DÖNEMEÇTE
Türkiye'de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından, o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkileri içerisinde bakar. "Dönemeç" adıyla TV'de dizi filmi yapılmıştır.
OSMANCIK
"Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakter". Tarık Buğra, esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık'ın (yahut Kara Osmanın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatmaktadır. osmanlı'yı cihan çapında büyük" yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını okuyacağınız bu eser, TV'de "Kuruluş" adıyle dizi film olarak da defalarca yayınlanmıştır.
GENÇLiGiM EYVAH
Tanıtım Yazıları: Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.
KÜÇÜK AĞA
Tanıtım Yazıları: Küçük Ağa, Tarık Buğra'nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı'nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk d efa resmî olmayan bir gözle, aydın bir Türk'ün hür bakışlarıyle ve değerlendirmeyeriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Millî Mücâdele'nin gerçekten millîbir romanıdır.
İBiŞiN RÜYASI
Tarık Buğra'nın bu eseri, onun dil, üslûp ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisin çekmiş, Devlet Tiyatroları'nda sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da -yazarın söyleyişi ile- "akıl almaz şekilde yozlaştırılarak" dizi film yapılmıştır. Biz, romanı okuyanların, bu TV filmi konusunda yazara hak vereceklerine inanıyoruz.
FİRAVUN iMANI
Kurtuluş Savaşı'nın Kuvâ-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa'dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, tarık Buğra, çıkarcıları, üç kâğıtçıları, vurguncuları, satılmışları ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile, yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır.
YARIN DiYE BiRŞEY YOKTUR
Yazarın 1948-49, 1950-52, 1954-64 yılları arasındaki hikâyelerini içine alır. Bu hikâyelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçe ile duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım bulacaksınız.
SiYAH KEHRiBAR
Tarık Buğra'nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için "Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, "Yirminci asrın hüznü" dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor." diyor.
POLiTiKA DIŞI
Tarık Buğra'nın bu kitabı, siyaset dışı yazılarından oluşmaktadır. Muhtelif tarihlerde ve değişik yerlerde yayınlanmış yazıları ve yazarla yapılmış bazı röportajlar kitaba alınmıştır. Böylelikle, genel olarak edebiyatımızla ve özellikle yazarımızın edebî kişiliği ve görüşleriyle ilgilenenler için lüzumlu bir derleme meydana getirilmiştir.
YAĞMUR BEKLERKEN
Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.
YALNIZLAR
İnsan ilişkilerinin romanıdır.
(1918- 26 Şubat 1994)Yazar, Akşehir'de doğdu. İlk ve orta okulu Akşehir'de, liseyi Konya'da okudu (1936). İstanbul Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam ettiyse de hiçbirini bitirmedi. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'ne girdi ancak son sınıftan ayrıldı. Hayata atıldı. Akşehir'de Nasrettin Hoca gazetesini çıkardı (1947-1948). İstanbul'da Milliyet (1952-1956), Yeni İstanbul (1960-1966), Yol (Haftalık, 1968), Tercüman (1970-1976) gazetelerinde sanat sayfası düzenleyiciliği, fıkra yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı. Türkiye gazetesinde haftalık yazı yazdı. İstanbul'da öldü.
ESERLERi:
BU ÇAĞIN ADI
Tarık Buğra'nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idârecilerimizi ve bütün akıl sâhiplerini düşünmeye sevkeden konuları içine almaktadır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve uslûpla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.
DÖNEMEÇTE
Türkiye'de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından, o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkileri içerisinde bakar. "Dönemeç" adıyla TV'de dizi filmi yapılmıştır.
OSMANCIK
"Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakter". Tarık Buğra, esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık'ın (yahut Kara Osmanın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatmaktadır. osmanlı'yı cihan çapında büyük" yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını okuyacağınız bu eser, TV'de "Kuruluş" adıyle dizi film olarak da defalarca yayınlanmıştır.
GENÇLiGiM EYVAH
Tanıtım Yazıları: Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.
KÜÇÜK AĞA
Tanıtım Yazıları: Küçük Ağa, Tarık Buğra'nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı'nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk d efa resmî olmayan bir gözle, aydın bir Türk'ün hür bakışlarıyle ve değerlendirmeyeriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Millî Mücâdele'nin gerçekten millîbir romanıdır.
İBiŞiN RÜYASI
Tarık Buğra'nın bu eseri, onun dil, üslûp ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisin çekmiş, Devlet Tiyatroları'nda sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da -yazarın söyleyişi ile- "akıl almaz şekilde yozlaştırılarak" dizi film yapılmıştır. Biz, romanı okuyanların, bu TV filmi konusunda yazara hak vereceklerine inanıyoruz.
FİRAVUN iMANI
Kurtuluş Savaşı'nın Kuvâ-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa'dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, tarık Buğra, çıkarcıları, üç kâğıtçıları, vurguncuları, satılmışları ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile, yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır.
YARIN DiYE BiRŞEY YOKTUR
Yazarın 1948-49, 1950-52, 1954-64 yılları arasındaki hikâyelerini içine alır. Bu hikâyelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçe ile duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım bulacaksınız.
SiYAH KEHRiBAR
Tarık Buğra'nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için "Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, "Yirminci asrın hüznü" dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor." diyor.
POLiTiKA DIŞI
Tarık Buğra'nın bu kitabı, siyaset dışı yazılarından oluşmaktadır. Muhtelif tarihlerde ve değişik yerlerde yayınlanmış yazıları ve yazarla yapılmış bazı röportajlar kitaba alınmıştır. Böylelikle, genel olarak edebiyatımızla ve özellikle yazarımızın edebî kişiliği ve görüşleriyle ilgilenenler için lüzumlu bir derleme meydana getirilmiştir.
YAĞMUR BEKLERKEN
Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.
YALNIZLAR
İnsan ilişkilerinin romanıdır.
Şinasi
Şinasi
Şair-yazar
İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826'da İstanbul'da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi'nde ve Feyziye Okulu'nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi'den Arapça ve Farsça öğrendi. Aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey'den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. Paris’e Gitti 1849'da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris'e gönderildi. Burada edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Oryantalist De Sacy ailesi ile dostluk kurdu Ernest Renan'la tanıştı, Lamartine'in toplantılarını izledi. Oryantalist Pavet de Courteille'e çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851'de Société Asiatique'e üye seçildi.
Mustafa Reşit Paşa’nın Adamı
1854'te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi'nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş'te (ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın görevinden ayrılması üzerine üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa 1857'de yeniden sadrazam olunca, Şinaşi de eski görevine döndü. Tercüman-ı Ahvâl 1860'da Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867'de İstanbul'a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris'e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Milli Kütüphanesi’nde araştırmalar yaptı. 1869'da İstanbul'a dönünce bir matbaa açtı, eserlerinin basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da 13 Eylül 1871'de beyin tümöründen öldü. Batı Aktarmacılığı Şinasi Batı, özellikle de Fransız kültürü etkisinde eserler verdi.Ülkenin Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savundu.Batı hatta Fransız aktarmacılığını tek çözüm gördü.Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girdi. Gazete çıkardı, makale, şiir ve oyun yazdı, sözlük çalışmaları yaptı. O da halkı "aydınlatılması" gereken bir yığın olarak gören batıcılar gibi, değişmeyi mekanik bir hadise olarak algılama yanlışına düştü.Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili olmuştur. Dil Düzyazılarında sade bir dil kullanılmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanlarındaki eserleriyle desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden tercümeler yapmıştır.
ESERLERİ: Tercüme-i Manzume ,Şair Evlenmesi,Müntehabat-ı Eşhar (şiirlerinden seçmeler),Durub-u Emsal-i Osmaniye(atasözleri), Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar (seçme makaleler)
Şair-yazar
İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826'da İstanbul'da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi'nde ve Feyziye Okulu'nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi'den Arapça ve Farsça öğrendi. Aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey'den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. Paris’e Gitti 1849'da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris'e gönderildi. Burada edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Oryantalist De Sacy ailesi ile dostluk kurdu Ernest Renan'la tanıştı, Lamartine'in toplantılarını izledi. Oryantalist Pavet de Courteille'e çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851'de Société Asiatique'e üye seçildi.
Mustafa Reşit Paşa’nın Adamı
1854'te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi'nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş'te (ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın görevinden ayrılması üzerine üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa 1857'de yeniden sadrazam olunca, Şinaşi de eski görevine döndü. Tercüman-ı Ahvâl 1860'da Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867'de İstanbul'a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris'e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Milli Kütüphanesi’nde araştırmalar yaptı. 1869'da İstanbul'a dönünce bir matbaa açtı, eserlerinin basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da 13 Eylül 1871'de beyin tümöründen öldü. Batı Aktarmacılığı Şinasi Batı, özellikle de Fransız kültürü etkisinde eserler verdi.Ülkenin Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savundu.Batı hatta Fransız aktarmacılığını tek çözüm gördü.Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girdi. Gazete çıkardı, makale, şiir ve oyun yazdı, sözlük çalışmaları yaptı. O da halkı "aydınlatılması" gereken bir yığın olarak gören batıcılar gibi, değişmeyi mekanik bir hadise olarak algılama yanlışına düştü.Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili olmuştur. Dil Düzyazılarında sade bir dil kullanılmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanlarındaki eserleriyle desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden tercümeler yapmıştır.
ESERLERİ: Tercüme-i Manzume ,Şair Evlenmesi,Müntehabat-ı Eşhar (şiirlerinden seçmeler),Durub-u Emsal-i Osmaniye(atasözleri), Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar (seçme makaleler)
SEViNÇ ÇOKUM
SEViNÇ ÇOKUM
(25 Ağustos 1943-): Yazar. İlk ve ortaokulu İstanbul'da okudu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1970). Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1975'te öğretmenlikten ayrılarak kendisini edebî çalışmalara verdi. Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü, Türkiye gazetesinde yazdı.Sevinç Çokum edebiyat dünyasına hikâye ile girdi. Hikâyeleri Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde çıktı. Sonra Romana yöneldi. Sosyal ve tarihî romanlar kaleme aldı.Hikâyelerinde İstanbul'un gelenekçi semtlerinin sosyal yapısından kesitler verdi; yalnızlığı ve dayanışmayı işledi. Ruh tahlillerine girerek kahramanlarının duygularını akıcı ve dokunaklı bir dille tasvir etti.Romanlarında sosyal konuların yanında tarihî konulara da ağırlık vermiştir. Türk kimliğinin üzerinde durarak esir Türklerin ıstıraplarını dile getirmiştir. Hikâyeleri: Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987). Bu hikâye kitapları yeni düzenlemeyle Ötüken Neşriyat arasında şu isimlerle yayınlandı: Bir Eski Sokak Sesi (1993), Evlerinin Önü (1993), Onlardan Kalan (1993). Romanları: Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilâl Görününce (1984), Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991). Senaryoları: Beyaz Sessiz Bir Zambak (1987), Yeniden Doğmak (1987). Radyofonik eserleri: Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Nefise Hatun.
ESERLERi:
BEYAZ BiR KIYI
Beyaz Bir Kıyı, Sevinç Çokum'un 4 yılda kaleme aldığı, aslında bir romanının ayrı ayrı bölümleri de diyebileceğimiz hikâyelerinden oluşuyor. 1994 yılında Fas'a giden yazar, bu ülkeyi coğrafyası, insanları, manevî atmosferi ve sanatları açısından tanıdıktan sonra Beyaz Bir Kıyı'yı yazmağa karar verdi. Mağrib'in kendisine has kokusunu, rengini, ruhunu eserine katan Çokum, Beyaz Bir Kıyı'da, dünyevî aşk ve istekler boyutunun ötesindeki arayışları dile getiriyor. İki insanın dostluğu ile birlikte Hak dostluğunu, gül motifinin arkasında Peygamber sevgisini ebru dalgalanışı bir anlatımla sergiliyor.
GÜZELE BAKAN KARINCA
Güzele Bakan Karınca, Sevinç Çokum'un 1990'dan bu yana Türkiye Gazetesi'ndeki haftalık "Edebiyat Sohbetleri"nden seçilmiş yazılarıdır. Çokum, bu yazılarında edebiyatla birlikte dil, tarih, sanat, gelenek ve görgüler, "İstanbul Özlemi" eskinin terkibi ile yeniyi oluşturmak, insan, çocuk, hayvan sevgisi üzerinde yoğunlaşmış, inancımızdan renkler taşımıştır.
KARANLIĞA DİRENEN YILDIZ
Sevinç Çokum, Karanlığa Direnen Yıldız'da Türk siyasî hayatının önemli durağı 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin çerçevesi içinde farklı kişilikleri sergiliyor. Aynı apartmanı paylaşan dostların, yakınların ayrılan sofraları, dahası ihanetler, iki yüzlülükler, uydu vicdanlar... Özellikle anlatım ve tahlil ağırlıklı romanı yer yer Yunus Emre dilinin zenginlikleri besliyor. Yazarın kendisinin ve tanıdığı gerçek kişilerin de yer aldığı romanın asıl çıkış noktası bugün medya dediğimiz şartlandırma, yönlendirme gücünün o yıllarda da insana el atışıdır. Onun için kahramanımız Feridun katıksız, dürüst, kendi kararlarını kendisi verebilen insanın arayışı içindedir. Sürü olmak yerine birey olma sevdası. Ama Feridun'un benliğindeki kargaşada yer alan bir başka sevdası daha vardır... İncenaz Abla, Çokum'un, hikâyelerindeki titizliğini aktardığı bu romanı el değmemiş konusu, (özgünlüğü) yaşanmışlığı ve anlatım özelliği ile yeni bir aşamadır
ROZALYA ANA
Rozalya Ana, Sevinç Çokum'un daha önceki İstanbul hikâyelerinden farklı olarak Kırım'dan, Anadolu il ve köylerinden görüntüler taşıdığı son hikâye kitabı. Sevinç Çokum, bu kitabında sürgün Kırımlı Raziye'nin (Rozalya Ana) toprağına yerleşme çabası içinde kendi varlığını anlamağa başlamasından yola çıkarak varoluşun hangi değerlerle bütünlendiğini araştırır. Sadece büyük şehirlerde değil, Anadolu şehir ve köylerindeki sosyal değişim içersinde eğrilikleri görerek, yarının endişeleriyle bugünün çıkmazlarında çıkış noktaları arar. Günümüzde materyalist çıkarcı anlayışın kurallaşmasına karşılık Kütahyalı Kız'la sembolleşen katıksız, çıkarsız sevgi ayakta durabilecek mi? sorusu etrafında dönen Sevinç Çokum, modern hikâyesine kendi kültür motiflerimizi, menkıbelerden ve halk hikâyelerinden süzülmüş renkleri katmaktadır. Hikâyeler varoluş ve yokluk çizgisinde durarak yer yer tasavvufla bezenir.
BİR ESKİ SOKAK SESİ
Sevinç Çokum'un ilk hikâyeleri olan Bir Eski Sokak Sesi ferdî ve sosyal meseleleri şiirli bir anlatımla ve yaşanmışlıkla işlemektedir. Yazarın yayımlandığı yıllarda hayli ilgi uyandıran bu hikâyeleri büyük şehrin dar ve eski sokaklarının insanlarını zengin iç dünyalarıyla anlatıyor.
ONLARDAN KALAN
Sevinç Çokum'un olgunluk çizgisindeki hikâyelerinin toplamı olan Onlardan Kalan, yine İstanbul dekoru içersinde kültür değişiminin pençesinde kaybolmakta olan erdemleri anlatıyor. Üslûbundaki derinleşmeyi belirleyen bu hikâyelerde Sevinç Çokum kendine has duyarlılığı ile kalıcı olan güzellikleri desteklemeğe çalışmaktadır.
EVLERİNİN ÖNÜ
Sevinç Çokum'un fikir ve duygu ağırlığını bir arada yansıtan hikâyeleri Evlerinin Önü 1980 öncesi bunalımlı günlerin ürünüdür. Yazar o karanlık atmosfer içersinde sevgiye dayanarak toplumumuzdan ve yakın tarihimizin içinden kesitler vererek dünden bugüne geçişlerle insanımızı değerlendirir.
HİLAL GÖRÜNÜNCE
Sevinç Çokum'un bu romanı, Türk dünyasının Kırım'la ilgili bir dilimini ele almıştır. 1853-1865 Kırım Harbi yıllarında Osmanlı Kırım yakınlaşması sırasında, Kırımlı Nizam Beyin kendi toprağına tutunma çabasının işlendiği romana Kırım Türklerine has renkli örf ve adetlerin hâkim olduğunu görmekteyiz... Nizam Beyle birlikte romanın diğer kişileri Arslan ve Giray beyler, Şirin Gelin, romana orijinallik katan "anlatıcı" Felekzede Ârif Çelebi karakterlerinin güçlü çizgileri, iç dünyalarının zenginlikleriyle yazarın olaydan bireye giden roman anlayışını ortaya koyarlar. Sevinç Çokum'un romanda belli bir noktaya ulaştığı Hilâl Görününce, Türk Edebiyatında önemli bir yeri doldurmaktadır.
AĞUSTOS BAŞAĞI
Ağustos Başağı'nda yazar, Millî Mücadele yıllarını ele almıştır. Olayları, Osmanlı Devleti'nin beşiği Söğüt ön planda olmak üzere, Batı Cephesi'nin diğer bölgelerine de uzanan bir coğrafya içerisinde değerlendirmektedir. Cepheyle cephe gerisi belgelerden ve gerçek kişilerden alınan bilgilerden yola çıkılarak anlatılmış ve yorumlanmıştır.
ÇIRPINTILAR
Çırpıntılar, yazarın üzerinde durduğu "parçalanmış aile"ler ve göç dramının bir başka kesitidir. Çokum bu romanında Avustralya'ya göç etmiş üç kişilik bir ailenin ayakta durma savaşını, bu savaşın nelere mal olabileceğini, kendi ülkelerine dönüşlerinde yaşayacakları uyumsuzlukları anlatır. Sevinç Çokum Çırpıntılar'da Türk romanı için yeni, sıcak ve unutulmaz kişilikler çizmektedir
BİZİM DİYAR
Bizim Diyar, Sevinç Çokum'un ikinci romanı. Yazar bu romanıyla yakın tarihimizden önemli bir kesiti günümüze getirmektedir. Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarını, Balkan Savaşı ve Rumeli göçlerini ele alan yazar, bu kopuşu derinden yaşamış olan yakınlarının hikâyesini o çevreden seçtiği canlı karakterlerle romanlaştırmıştır. Bizim Diyar'ın bir özelliği de kaybedilen Rumeli'ye ait kültür mirasının İstanbul'a uzanmış çizgilerini yansıtmaktadır.
(25 Ağustos 1943-): Yazar. İlk ve ortaokulu İstanbul'da okudu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1970). Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1975'te öğretmenlikten ayrılarak kendisini edebî çalışmalara verdi. Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü, Türkiye gazetesinde yazdı.Sevinç Çokum edebiyat dünyasına hikâye ile girdi. Hikâyeleri Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde çıktı. Sonra Romana yöneldi. Sosyal ve tarihî romanlar kaleme aldı.Hikâyelerinde İstanbul'un gelenekçi semtlerinin sosyal yapısından kesitler verdi; yalnızlığı ve dayanışmayı işledi. Ruh tahlillerine girerek kahramanlarının duygularını akıcı ve dokunaklı bir dille tasvir etti.Romanlarında sosyal konuların yanında tarihî konulara da ağırlık vermiştir. Türk kimliğinin üzerinde durarak esir Türklerin ıstıraplarını dile getirmiştir. Hikâyeleri: Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987). Bu hikâye kitapları yeni düzenlemeyle Ötüken Neşriyat arasında şu isimlerle yayınlandı: Bir Eski Sokak Sesi (1993), Evlerinin Önü (1993), Onlardan Kalan (1993). Romanları: Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilâl Görününce (1984), Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991). Senaryoları: Beyaz Sessiz Bir Zambak (1987), Yeniden Doğmak (1987). Radyofonik eserleri: Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Nefise Hatun.
ESERLERi:
BEYAZ BiR KIYI
Beyaz Bir Kıyı, Sevinç Çokum'un 4 yılda kaleme aldığı, aslında bir romanının ayrı ayrı bölümleri de diyebileceğimiz hikâyelerinden oluşuyor. 1994 yılında Fas'a giden yazar, bu ülkeyi coğrafyası, insanları, manevî atmosferi ve sanatları açısından tanıdıktan sonra Beyaz Bir Kıyı'yı yazmağa karar verdi. Mağrib'in kendisine has kokusunu, rengini, ruhunu eserine katan Çokum, Beyaz Bir Kıyı'da, dünyevî aşk ve istekler boyutunun ötesindeki arayışları dile getiriyor. İki insanın dostluğu ile birlikte Hak dostluğunu, gül motifinin arkasında Peygamber sevgisini ebru dalgalanışı bir anlatımla sergiliyor.
GÜZELE BAKAN KARINCA
Güzele Bakan Karınca, Sevinç Çokum'un 1990'dan bu yana Türkiye Gazetesi'ndeki haftalık "Edebiyat Sohbetleri"nden seçilmiş yazılarıdır. Çokum, bu yazılarında edebiyatla birlikte dil, tarih, sanat, gelenek ve görgüler, "İstanbul Özlemi" eskinin terkibi ile yeniyi oluşturmak, insan, çocuk, hayvan sevgisi üzerinde yoğunlaşmış, inancımızdan renkler taşımıştır.
KARANLIĞA DİRENEN YILDIZ
Sevinç Çokum, Karanlığa Direnen Yıldız'da Türk siyasî hayatının önemli durağı 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin çerçevesi içinde farklı kişilikleri sergiliyor. Aynı apartmanı paylaşan dostların, yakınların ayrılan sofraları, dahası ihanetler, iki yüzlülükler, uydu vicdanlar... Özellikle anlatım ve tahlil ağırlıklı romanı yer yer Yunus Emre dilinin zenginlikleri besliyor. Yazarın kendisinin ve tanıdığı gerçek kişilerin de yer aldığı romanın asıl çıkış noktası bugün medya dediğimiz şartlandırma, yönlendirme gücünün o yıllarda da insana el atışıdır. Onun için kahramanımız Feridun katıksız, dürüst, kendi kararlarını kendisi verebilen insanın arayışı içindedir. Sürü olmak yerine birey olma sevdası. Ama Feridun'un benliğindeki kargaşada yer alan bir başka sevdası daha vardır... İncenaz Abla, Çokum'un, hikâyelerindeki titizliğini aktardığı bu romanı el değmemiş konusu, (özgünlüğü) yaşanmışlığı ve anlatım özelliği ile yeni bir aşamadır
ROZALYA ANA
Rozalya Ana, Sevinç Çokum'un daha önceki İstanbul hikâyelerinden farklı olarak Kırım'dan, Anadolu il ve köylerinden görüntüler taşıdığı son hikâye kitabı. Sevinç Çokum, bu kitabında sürgün Kırımlı Raziye'nin (Rozalya Ana) toprağına yerleşme çabası içinde kendi varlığını anlamağa başlamasından yola çıkarak varoluşun hangi değerlerle bütünlendiğini araştırır. Sadece büyük şehirlerde değil, Anadolu şehir ve köylerindeki sosyal değişim içersinde eğrilikleri görerek, yarının endişeleriyle bugünün çıkmazlarında çıkış noktaları arar. Günümüzde materyalist çıkarcı anlayışın kurallaşmasına karşılık Kütahyalı Kız'la sembolleşen katıksız, çıkarsız sevgi ayakta durabilecek mi? sorusu etrafında dönen Sevinç Çokum, modern hikâyesine kendi kültür motiflerimizi, menkıbelerden ve halk hikâyelerinden süzülmüş renkleri katmaktadır. Hikâyeler varoluş ve yokluk çizgisinde durarak yer yer tasavvufla bezenir.
BİR ESKİ SOKAK SESİ
Sevinç Çokum'un ilk hikâyeleri olan Bir Eski Sokak Sesi ferdî ve sosyal meseleleri şiirli bir anlatımla ve yaşanmışlıkla işlemektedir. Yazarın yayımlandığı yıllarda hayli ilgi uyandıran bu hikâyeleri büyük şehrin dar ve eski sokaklarının insanlarını zengin iç dünyalarıyla anlatıyor.
ONLARDAN KALAN
Sevinç Çokum'un olgunluk çizgisindeki hikâyelerinin toplamı olan Onlardan Kalan, yine İstanbul dekoru içersinde kültür değişiminin pençesinde kaybolmakta olan erdemleri anlatıyor. Üslûbundaki derinleşmeyi belirleyen bu hikâyelerde Sevinç Çokum kendine has duyarlılığı ile kalıcı olan güzellikleri desteklemeğe çalışmaktadır.
EVLERİNİN ÖNÜ
Sevinç Çokum'un fikir ve duygu ağırlığını bir arada yansıtan hikâyeleri Evlerinin Önü 1980 öncesi bunalımlı günlerin ürünüdür. Yazar o karanlık atmosfer içersinde sevgiye dayanarak toplumumuzdan ve yakın tarihimizin içinden kesitler vererek dünden bugüne geçişlerle insanımızı değerlendirir.
HİLAL GÖRÜNÜNCE
Sevinç Çokum'un bu romanı, Türk dünyasının Kırım'la ilgili bir dilimini ele almıştır. 1853-1865 Kırım Harbi yıllarında Osmanlı Kırım yakınlaşması sırasında, Kırımlı Nizam Beyin kendi toprağına tutunma çabasının işlendiği romana Kırım Türklerine has renkli örf ve adetlerin hâkim olduğunu görmekteyiz... Nizam Beyle birlikte romanın diğer kişileri Arslan ve Giray beyler, Şirin Gelin, romana orijinallik katan "anlatıcı" Felekzede Ârif Çelebi karakterlerinin güçlü çizgileri, iç dünyalarının zenginlikleriyle yazarın olaydan bireye giden roman anlayışını ortaya koyarlar. Sevinç Çokum'un romanda belli bir noktaya ulaştığı Hilâl Görününce, Türk Edebiyatında önemli bir yeri doldurmaktadır.
AĞUSTOS BAŞAĞI
Ağustos Başağı'nda yazar, Millî Mücadele yıllarını ele almıştır. Olayları, Osmanlı Devleti'nin beşiği Söğüt ön planda olmak üzere, Batı Cephesi'nin diğer bölgelerine de uzanan bir coğrafya içerisinde değerlendirmektedir. Cepheyle cephe gerisi belgelerden ve gerçek kişilerden alınan bilgilerden yola çıkılarak anlatılmış ve yorumlanmıştır.
ÇIRPINTILAR
Çırpıntılar, yazarın üzerinde durduğu "parçalanmış aile"ler ve göç dramının bir başka kesitidir. Çokum bu romanında Avustralya'ya göç etmiş üç kişilik bir ailenin ayakta durma savaşını, bu savaşın nelere mal olabileceğini, kendi ülkelerine dönüşlerinde yaşayacakları uyumsuzlukları anlatır. Sevinç Çokum Çırpıntılar'da Türk romanı için yeni, sıcak ve unutulmaz kişilikler çizmektedir
BİZİM DİYAR
Bizim Diyar, Sevinç Çokum'un ikinci romanı. Yazar bu romanıyla yakın tarihimizden önemli bir kesiti günümüze getirmektedir. Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarını, Balkan Savaşı ve Rumeli göçlerini ele alan yazar, bu kopuşu derinden yaşamış olan yakınlarının hikâyesini o çevreden seçtiği canlı karakterlerle romanlaştırmıştır. Bizim Diyar'ın bir özelliği de kaybedilen Rumeli'ye ait kültür mirasının İstanbul'a uzanmış çizgilerini yansıtmaktadır.
Reşat Nûri Güntekin
Reşat Nûri Güntekin
26 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimi, İstanbul/Selimiye ve Çanakkale'deki mahalle mektebinde, orta öğrenimini ise İzmir'de Frerler Fransız mektebinde yaptı. 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Fakültesi'nden mezun olan Reşat Nuri, Bursa ve İstanbul'daki okullarda Türkçe ve edebiyat dersleri verdi. 1916-17'de İstanbul Fatih Vakıf Mektebi müdürlüğüne getirilen Reşat Nuri, bu okulda Türkçe öğretmenliğini de yaptı. Vefa Sultanisi ve Erenköy Kız liseleri başta olmak üzere İstanbul'daki birçok lisede Türkçe ve Edebiyat öğretmenliğini sürdürdü. Maarif Vekaleti müfettişliği de yapan (1927) Reşat Nuri, 1939'da Çanakkale Milletvekili seçildi, dört yıl sonra yeniden müfettişliğe döndü. Daha sonra Türkiye Birleşmiş Milletler nezdinde Kültür Ateşesi olarak atandı, Talebe müfettişi olarak Fransa'da bulundu. 1954'te emekliye ayrılan Reşat Nuri, İstanbul Şehir Tiyatrosu Edebi Heyeti'nde görevli iken, akciğer kanserini tedavi için gittiği Londra'da 7 Aralık 1956 tarihinde öldü.
Öykü Kitapları
Gençlik ve Güzellik (1917), Recm (1919), Roçild Bey (1919), Eski Ahbab (1919), Sönmüş Yıldızlar (1923), Tanrı Misafiri (1927), Leylâ ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
Bir Öykü - BALTA (*)
-1-
Diş doktoru Tahsin Bey, genç güzel bir hanımın diş sinirini çıkarmakla meşguldü. Hanım, gayet korkak ve titizdi. Dakikada bir, yerinden fırlıyor:
-Doktor, öleceğim... Canımı yakıyorsunuz... Katilim olacaksınız, diye bağırıyordu.
Dişçi, bu cins hastalara sarfedilmesi mutat olan bütün tekerlemeleri, nasihatleri tüketmişti.
Paralı ve güzel bir kadın olmasa, kolundan tuttuğu gibi dışarı atardı. Bunu yapamadığı için, çaresiz, yalvarmaya başladı:
-Hanımefendi, istirham ederim... Bendeniz de insanım... Bendenizdeki sinir... Telefon teli değil.
-İyi ama, sizin sinirinizi çıkarmıyorlar ki... Hem ben asabiyim, kadınım... Rica ederim darılmayınız...
Tahsin, yumuşadı. Alnındaki ter damlalarını silerek düşündü:
-Ah şu fen, terakki etse de şunların dişlerindeki sinir gibi başlarındaki siniri de çıkarmak mümkün olsa, ne tadına doyulmaz mahlûklar olacaklar...
Dişçi, müşterisinin biraz sakinleştiğini görerek tekrar aletini eline almıştı. Kapı, yavaşça aralandı, han kahvecisi Abbas Ağa elinde bir kağıtla içeri girdi. Kahveci, manalı sırıtarak:
-O efendi yine geldi... Aşağıda cevap bekliyor, dedi. Abbas Ağa, "cevap" kelimesini söylerken, müşteriye sezdirmeden dişçiye parmağıyla para işareti yapıyor ve gülümsüyordu.
Tahsin'in henüz teri kurumamış alnı birdenbire kırıştı, kendi kendine söylenir gibi yavaş yavaş:
-Yarabbi, sen bilirsin... Yarabbi, sen bilirsin! dedi.
Ne yapacağını şaşırmıştı. Aletlerini karıştırıyor, kahveciye cevap vermiyordu.
Abbas Ağa, sigara iskemleleri üstünde, dolap kenarlarında unutulmuş çay, kahve fincanlarını ağır ağır topladı, kapıdan çıkarken yine gülümseyerek:
-Beklesin mi? dedi.
Tahsin sert bir sesle:
-Dur Abbas Ağa, dedi, bir dakika bekle... Cevabı yazacağım!..
Artık kararını vermişti. Bu rezalete bir nihayet vermeliydi.
Kahveci gibi, hanımdan da bir dakika müsaade aldıktan sonra köşedeki masanın gözünden bir reçete kağıdı çekti, kahvecinin getirdiği pusulayı okumadan yazabilirdi. Zaten buna lüzum da yoktu. Kağıtta ne yazılı olduğunu ezbere biliyordu; fakat şöyle bir göz gezdirdi.
"Birader-i canberarım efendim,
Fard-ı ihtiyaç ve müzayaka dolayısıyle beş liraya ihtiyaç vardır. Bu kör talihim beni bir küçük biraderin yardımına muhtaç eylememeliydi amma, ne çare, vakt-i merhununda tediye edilmek üzere beş lira göndermeni maalhicap rica eder ve gözlerinden öperim.
Büyük Biraderin
Hasan"
"Hamiş - Şayet beş lira lütfetmek mümkün olmazsa, bir liradan dûn olmamak üzere az miktar da gönderebilirsiniz."
İmza sahibi, Tahsin Beyin büyük kardeşiydi. Ayyaş, kumarbaz, derbeder bir adamdı. Eskiden postahanede kâtipti. Şimdi vazifesi; gün aşırı küçük kardeşinin muayenehanesine uğramak, ondan mektupla beş kağıttan efzun, birden dûn olmamak şartıyle para istemekten ibaretti. Son zamanlarda bu ziyaretler daha sıklaşmış, hemen her güne binmişti.
Tahsin, bin zahmetle mektebini bitirmiş, yine bin zahmetle küçük bir muayenehane açmaya muvaffak olmuş gayretli bir gençti. Ağabeyisini mümkün olduğu kadar gözetmek isterdi. Ne de olsa kardeşiydi. Ne atılır, ne satılırdı. Fakat son günlerde işler fena gidiyordu. Sonra, bu serserinin kendisini yiyim yeri etmesine, artık iyiden iyiye içerlemeye başlamıştı.
Kendisine şu mektubu yazdı:
"Birader,
Sen artık işi azıttın. Şimdiye kadar bana iki paralık faydan dokundu mu ki, her gün alacaklı gibi gırtlağıma sarılıyorsun! Beni âdeta haraca kestin. Ben kendi başımdan âcizim. Müşteri az. Aldığım para muayenehane kirasına bile güç kifayet ediyor. Elhamdülillah eli, ayağı tutmaz bir adam değilsin. Meyhane meyhane gezeceğine bir iş tut, bir baltaya sap ol! Sana gönderdiğim son liradır. Bir daha beni rahatsız etme."
Tahsin, biraz evvel dişini çıkardığı bir müşterinin bıraktığı lirayı bir kağıda sarıp kahveciye teslim ettikten sonra içinde bir fenalık hissetti.
Artık kurtulmuştu. Hasan, serseriliğe rağmen, azametli bir adamdı. Tahsin'e karşı hâlâ büyük ağabey tavrını terketmemişti. Bu mektuba içerleyecek, bir daha muayenehanenin semtine uğramayacaktı. Zaten Tahsin de sırf bunun için mektubu o kadar ağır yazmıştı. Dişçi, çalışırken artık hanımın sızıltılarına kulak asmıyor, içinde hafif bir nedamet sızısıyle:
-Bu ağabeye yapılacak muamele değil ama, ne yapalım çanak tuttu, diye düşünüyordu.
-2-
Aradan bir saat kadar zaman geçmişti. Tahsin Bey, iki şık hanımla kuron pazarlığı yapıyordu... Muayenehane kapısının açıldığını işiterek başını çevirdi, karşısında Hasan ağabeyisini gördü.
Hasan ağabeyi, körkütük sarhoştu.
Sokakta fena surette yuvarlanmış olacak ki, üstü, başı, suratı çamur içindeydi. Arkasında, koridorun karanlığında mavi gömlekli, iri kırmızı burunlu bir meyhaneci başı görünüyordu.
Bu soğuk manzaralı dişçi odasında hiçbir hasta, Tahsin beyin bu dakikada geçirdiği heyecanı geçirmemişti. Büyük rezalet çıkacağı, müşterilerinin yanında rezil olacağı muhakkaktı. Dişçi, soğuk ecel terleri dökerek şaşkın şaşkın:
-Ne istiyorsunuz efendi? Dedi.
Hasan ağabey, düşmemek için sırtını kapıya dayıyor, kaşlarını, burnunu, ağzını mütemadiyen garip hareketlerle oynatırken, koyun gözü gibi donuk, sersem bir ifade almış gözlerini kardeşine dikiyordu:
-Aferin Tahsin... Berhudar ol. Sağ ol... Var ol... Bin yaşa... Efendi olduk ha... Ağabey demeye artık tenezzül etmiyorsun ha... Hakkın da var ya... Sen adam oldun... Biz böyle kaldık... Ne yapalım... Talih... Hükmü kazaya rıza...
Artık olan olmuştu. Dişçi, renkten renge girerek, hiddetinden, yeisinden boğularak sordu:
-Neye geldin?
Hasan ağabey, yüzünü buruşturarak cevap verdi:
-Neye mi geldim? Sor arkamdaki cellâda...
Parmağıyle koridordaki meyhaneciyi gösteriyordu.
Mamafih muhavere meydanını onlara bırakmış olmasında rağmen, yine devam etti:
-Büyük Allahım, altın milyonerinin canlarını alır. Bizi açıkta bırakır... Ta ki hâcil ve zebun olalım... Öz kardeşine, velinimet ağabeyine o mektubu yazdın. Bana bu muamele...
Gömleğinin düğmelerini koparıp sökerek yumruğuyla göğsünü dövüyor, kuru hıçkırıklarla ağlıyordu.
-Baktım çıldıracağım, intihar edeceğim. Def-i gam için meyhaneye gittim... Acele gönderdiğin para da sahteymiş.. Senin kardeşliğin gibi, muhabbetin gibi sahteymiş. Bu cellat yakama yapıştı... Ah bu kardeş yüzünden başıma gelen...
Tahsin'in yüzü al çuha gibi kızarmıştı. Sarhoşu defetmek için bir lira daha çıkardı:
-Uzatma... Al iyisini dedi.
Fakat Hasan ağabey, bu para ateştenmiş de elini yakacakmış gibi geri çekiliyor, çığlık çığlığa bağırıyordu:
-İstemem... Dokundurma... Senin gibi namerdin bundan sonra on parasına el dokundurursam merhum validem mezardan çıksın da, bana avrat olsun... Hesabını onunla gör... Bana artık olmuş gözüyle bak...
Tahsin, meyhaneciden geçmez lirayı aldı, yerine bir iyisini verdi. Sonra hızla yüzlerine kapıyı kapadı.
Bir şey kaybetmiş de arıyormuş gibi odanın içinde dönüp dolaşıyor, bir türlü kadın müşterilerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu.
Fakat kapı tekrar açıldı, Hasan ağabey, tekrar göründü:
-Artık sen benim için öldün, ben senin için öldüm... Cenazeme dahi gelmeni istemem... Fakat kati iftiraktan evvel sana iki çift lakırdı söyleyeceğim... Hanımlar, hasbetülillah hakem olsunlar... Hanımefendiler, bu nâmert benim kardeşimdir. Lâkin öyle soysuzdur ki, valide merhum, Peygamber halileri gibi pak, mutahhar bir hatun olmasaydı, bunu bir çingeneden falan doğurduğuna hükmederdim. Elimde doğdu. Ben bakıp büyüttüm. Yemedim, yedirdim. Giymedim giydirdim. Okuttum, adam ettim. Düşmez kalkmaz bir Allah. Ne yapalım düştük. Hani bir düzenbaz karılar vardır da kocalarıyle sokakta gezerlerken aftoslarını tanımamazlıktan gelirler... Onlar gibi, beni tanımamazlıktan gelmesi reva-yı hak mı? Sizlerin yanında beni hâcil etmesine Allah razı olur mu?
Hasan ağabeyin sarhoşluğu ve gazabı bir kudurma halini alıyor, elleriyle işaretler yaparak direk direk bağırıyordu:
-Sen beni tanımıyorsun, ben de seni tanımıyorum... Sen kimsin?... Kimin nesisin? İnsan mısın, eşek misin söylesene!..
Merdiven başı, komşu odalardan ve öbür katlardan gürültüyü duyarak koşuşanlarla dolmuştu.
Tahsin Bey, ağabeyisini yatıştırmaya çalıştı:
-Hasan ağabey, biraz muayene odama gel de konuşalım. Hanımefendiler, beyefendiler bir dakika müsaade ederler.
Kardeşini elinden tutarak bir an evvel bekleme odasından çıkarmaya çalışıyordu.
Fakat Hasan ağabey geri çekildi:
-Hayır Tahsin... Tahsin dediğime belki darılırsın ama, ne yapalım... Eski kardeşlikten kalma bir itiyat... Ben hemen gideceğim... Şimdiye kadar sana fazla yük oldum... Şimdi de beyhude tafsilat ile vaktini ziyan etmek, müşterilerini kaçırmak istemem...
-Ağabey...
-O ağabey sözünü bir daha ağzına alma... Gerçi senin gibi bir adamın bana ağabey demesi benim için bir şereftir... Fakat benim gibi bir adamın sana "kardeşim" demesi seni küçültür... Ben bir mağdurum, Tahsin... Uzun uzun düşündüm. Sana hak verdim... Bu zamanda herkes kendi boğazını beslemekten aciz... Birçok masrafların var... Buna mukabil kazancın mahdut... Ben, zahir-i beym bir insan olsam burada bekleyen müşteri kalabalığına bakar da, seni altına garkediyorlar diye düşünürüm. Fakat halime bakma... Ben, çok vakf-ı ahval bir adamım... Bu kalabalığın kuru kalabalık olduğunu, netice itibariyle para çıkmayacağını bilirim... Bir diş çekmek için kaç para alıyorsun. Bir kağıt değil mi? Bazısı onu bile vermek için nazlanırlar... Elli kuruş vermeye kalkar... Vakıa sen, dişçiliğe başladığın zaman bir mecidiyeye de diş çekerdin ama, böyle mükellef muayenehane kiraları falan yoktu... Her ne ise, bir liraya diş değil, diş çektiren sinirli hanım ve beylerin nazı bile çekilmez...
-Ağabey içeri gel diyorum.
-Yahu, ağabey deme diye yalvarıyorum... Ne kadar mustarip olduğumu görmüyor musun. Ağabey oldum da sana şimdiye kadar ne iyiliğim dokundu?.. Geçen gün sarhoşlukla bir haltlar ettim, ama şimdi alenen tarziye veriyorum... Sen çocukken, benden zarardan başka bir şey görmedin. Bayramlarda ayağında takunya ile bayram yerlerine gittin... Para vermeden tiyatroya gireyim derken kapıcıdan dayaklar yedin... Bir sefaleti hep benim yüzümden çektin... Ah benim mağrur evladım...
Hasan Ağabey bunları anlatırken yine ağlamaya başlıyordu.
Tahsin, gözleri kararmış, yüzü mosmor olmuş, onu içeriye sürüklemeye çalışıyor, kulağına yavaşça: "Ayaklarının altını öpeyim içeri gel" diye yalvarıyordu Fakat Hasan ağabeydeki rikkat ve heyecan son dereceyi bulmuştu. Kardeşinin ayaklarına kapanarak:
-Ben senin ayaklarını öpeyim evlâdım. Israr etme... Ben senin balına balta oldum. O mektupta yazdığım gibi, âdeta haraca kestim... Nihayet hatamı anladım, fakat pek geç oldu...
Hasan ağabey, yaralı rolü oynayan bir tülûat aktörü gibi elleriyle göğsünü tutarak kıvranıyordu:
-Tahsin evlâdım... Bu dünya, öyle bir dünya ki, zengin ile fakir arasında kardeşlik rabıtaları bile kalmıyor... Bugün sana vedaa geldim... Artık birbirimizi görmeyeceğiz... Fakat seni daima hatırlayacağım...
-Ağabey, sen müteessirsin... Al sana beş on kuruş vereyim de...
Dişçi elini cebine sokmuştu. Sarhoş, şiddetle doğruldu. Ağır bir sesle:
-Ne yapıyorsun Tahsin, dedi, sen beni hiç tanımamışsın... Aramızda geçen bu hadiselerden sonra senin on parana el süremem... Açlıktan ölsem senin elinden artık bir dilim ekmek kabul etmem... Ben izzet-i nefsimi ayaklar altında çiğnetecek bir adam olsam, bu halde kalır mıydım? Riya ve tekâpû sayesinde alimallah vezir olurdum. Bundan sonra on parana el sürmeyeceğime huzur-i ilâhîde yemin ediyorum. Sen var ol, sağ ol... Uzaktan saadetini göreyim... Felâketzede bir birader için bu saadet kâfidir... Seni, son bir defa derâguş edeyim...
Odanın ortasında taş kesilmiş gibi dimdik duran dişçinin boynuna sarıldı, yanaklarından öptü ve: "Elveda! Elveda!" diye odadan çıktı. Koridordan hâlâ ses geliyordu:
-Ah, ey fakr-ü sefalet... Nihayet kardeşi kardeşten, eti tırnaktan ayırdın!
-3-
Hasan ağabey hakikaten sözünün eriymiş. Artık kardeşinin muayenehanesine uğramıyor, hatta ona sokakta rastgeldikçe başını çeviriyor, yahut yolunu değiştiriyordu.
Tahsin'i bir gün sokakta meslektaşlarından biri yakaladı ve müstehziyane gülerek:
-İşler artık iyi gidiyor ya... Allah versin, dedi.
Genç adam, hayretle arkadaşının yüzüne baktı. O, aynı alaycı tavırla devam ediyordu:
-Reklâmın türlü şeklini görmüştük. Gazeteler, duvar ilânları, sinemalar, takvimler... Fakat şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.
Tahsin Bey, arkadaşının ne söylemek istediğini bir türlü anlamıyordu:
-Açık söyle Allahaşkına... Vallahi haberim yok, diyordu.
-Geçen gün Fatih tramvayında sakallı bir serseri peyda oldu... Çenesi bağlı bir adamı kolundan yakalayarak: "Beybaba, galiba dişin ağrıyor!" dedi. Adamcağız: "Ehemmiyetli bir şey değil, nezle... Ağzımda birkaç çürük diş var da!" diye cevap verdi. Sarhoş: "Ağzında çürük diş var da neye icabına bakmıyorsun beybaba... Paran varsa doldurt, yoksa çektirt... Fakat sakın acemi dişçilere gitme ha... Yanlış bir halt yerler, çene kemiğini de beraber götürürler, (..........)'de bir dişçi Tahsin vardır. Aman efendim, bir hafif eli var ki, el değil serçe kanadı... Hokkabaz gibi bir adam... Bir kere ağzını açtın mı? Artık dişi koydunsa bul... Çürük dişlerin doldurulmasına gelince... Vallahi, beybaba, ağzına dinamit al... Hiç korkmadan ateşle... Kafan, çenen darmadağın olur ve lâkin onun doldurduğu dişler yerinde kalır... Haydi beybaba, hemen tramvaydan atla... Başka bir tramvaya bin..." Sarhoş bu adamcağızı âdeta tartaklıyordu Güç belâ elinden kurtardık. Ben, senin arkadaşın olduğumu söyleyecek oldum... Bu sefer de beni yakaladı. Tramvayda verdiği konferansı işitmeliydin. "Tahsin benim kardeşimdir", diyordu, "fakat zinhar onu kardeşim olduğu için meth ü sena ediyorum sanmayın... Hatta biz, birbirimize dargınız da... Fakat ben hakperest bir adamım... Kafamı kesseler doğruyu söylerim... Öteki dişçiler uşağı bile olamazlar... Ancak ne fayda ki talihi yok... Görünüşte müşteri kum gibi... Fakat hep hamal camal takımı... Vesikalı fahişeler... Öyle insanlardan para mı çıkar? Evet, o İstanbul'un en birinci dişçisi olduğu halde sefalet içindedir. Böyle bir insanı sefaletten kurtarmak hepimizin boynuna borçtur... Efendiler, her kim ki dişi ağrır da Tahsin'den gayri dişçiye müracaat ederse eşşeoğlu eşşektir. Allah rızası için bilen bilmeyene söylesin." Baktım bir rezalet çıkacak... Madem ki senin kardeşinmiş... Koluna girerek yarı zorla tramvaydan indirdim. Bana dedi ki: "O haini gördüğün zaman söyle... Sen birkaç para için onun hatırını kırmışsın. Fakat o, gezdiği, yürüdüğü yerde seni reklâm ediyor... Ondan gördüğüm iyiliğin altında kalmam. Ara sıra köpeğe atar gibi verdiği beş parayı ona kat kat faiziyle çıkarıyorum."
Tahsin'in arkadaşı şaka gibi başladığı sözleri meyus bir ciddiyetle bitirmişti. Biraz tereddütle ilâve etti:
-Bana kalırsa sen bir yolunu bul da bu adamın ağzını kapat... Çünkü bu gidişle seni öyle rezil edecek ki dişçilikte değil, İstanbul'da bile tutunamayacaksın...
-4-
Tahsin, o gün işi gücü bıraktı, sokak sokak ağabeyini aradı. Nihayet akşam üstü onu, Balıkpazarı meyhanelerinden birinin kapısı önünde yakaladı. Hasan ağabey, yine onu görmemezlikten gelerek geçip gitmek istiyordu. Fakat dişçi, onun yakasına yapıştı:
-Gel buraya ağabey... Artık kırdığın ceviz bini aştı. Nedir bu yaptığın rezalet?..
Sakin ve mahçup Tahsin, hiddetinden çıldırmış gibi bir halde idi. Her şeyi göze almıştı. Sarhoş, yine bir münasebetsizlik yapmaya kalkarsa, onu ayağının altına alıp dövecek, sonra karakola gidecekti. Fakat Hasan ağabey, umulmaz bir tatlılık ve hüzünle cevap verdi:
-Tahsin... Allah var... Kimbilir ne günah işledim ki, Allah bu derekei sefalete düşürdü... Neye öyle dik dik yüzüme bakıyorsun... Beni dövecek misin? Döv Tahsin... Benim gibi derbeder bir biçareye tokat atmaktan kolay ne olur? Ne duruyorsun?.. Vursana Tahsin... Babamız olmadığı için ben senin baban hükmündeyim... Bak kollarımı kavuşturdum, boynumu büktüm, bekliyorum... Mukabele etmem... Seni polise, mahkemeye de şikâyet etmem... Ne kadar olsa evlâdım sayılırsın.
Hasan ağabey gözlerinden sel gibi yaşlar akıtarak ağlıyordu. Tahsin, çıldıracak bir haldeydi. Merhametle hiddet, kalbinde cıvık, acayip bir halite haline geliyor, dişçiyi ağlamak ve öldürmek arzuları arasında kararsız bırakıyordu.
-Ağabey, Allah rızası için artık yakamı bırak dedi.
Sarhoş gözyaşlarına fasıla verdi.
Asabiyetten sesi ıslık çalarak:
-Ne yaptım?.. Günah mı söyle, ben de bileyim...
-Daha ne yapacaksın? Bana gûya müşteri bulmak için ötekinin, berikinin yakasına yapışıyor, türlü rezalet çıkarıyormuşsun. Sen, benim canıma mı kastettin?..
Hasan ağabey, derin, derin bir sitemle gülümsedi:
-Ya!!! Tahsin... Demek ki, o da makbule geçmedi... O her harfi kızgın demir olup yüreğini yakan mektubunda, "Bana şimdiye kadar iki paralık bir faydan mı dokundu?" diyorsun. Tahsin, hazinelerim olsa sana verirdim. Fakat kuru bir canımdan başka bir şeyim yok. Sana naçiz bir hizmette bulunayım, dedim.
-Ağabey, bana edeceğin en büyük iyilik, benim adımı ağzına almamandır... İstersen sana ben, ara sıra para vereyim...
Hasan ağabey, dudaklarını büktü, meyusane bir tavırla:
-Hayf, sad-ı hayf, dedi, sen beni tanımıyorsun... Açım... Belki açlıktan öleceğim... Fakat artık senin on paranı kabul edemem... Senin adını anıp anmamak meselesine gelince, artık bundan sonra adını da anmayacağım. Hatta son nefesimde bile. Evet, Tahsin ismini son nefesimde bile anmayacağım. Fakat şunu bil ki, Tahsin'in hayalini yine o son nefeste bile gözümün önünden ayırmayacağım... Elveda, elveda...
Sarhoş ağlaya ağlaya ondan ayrıldı. Tahsin, daha fazla bir şey söylemeye cesaret edemedi. Çünkü etraflarında hamallardan, dükkâncılardan mürekkep bir meraklı kalabalığı toplanmaya başlamıştı.
-5-
Tahsin, birkaç gündenberi sokakta kısık bir sesin ara sıra "Simit gevrek!" diye bağırdığını işitiyordu. Bu ses, Hasan ağabeyin sesine ne kadar benziyordu.
Dişçi, kendi kendine diyordu ki:
-İnsanlar, pek korktukları şeyi her yerde görürlermiş... Bu herif, beni evham hastalığına uğrattı. Gözümü o kadar yıldırmış ki, sokaktaki satıcı sesleri bile bana onun sesi gibi geliyor, tüylerimi ürpertiyor. Bir gün bu, "Simit gevrek!" sesi garip bir ısrarla pencerenin önünde durmuştu. Satıcı, nedense bu sokaktan ayrılmak istemiyor, ikide birde sakil sakil bağırıyordu.
Tahsin, bu sesin sahibini merak ederek pencereyi açtı. Karşı kaldırımda bir tabla duruyor, Hasan ağabey, başını kardeşinin penceresine kaldırmış ara sıra bağırarak satıyordu.
İki kardeş gözgöze geldiler. Tahsin, olduğu yerde taş kesilmiş gibi donup kaldı.
Bugün Hasan ağabey, çok sakin ve tatlıydı.
Eliyle kardeşine aşinalık etti ve hatırını sordu:
-Nasılsın Tahsin? İyisin ya inşallah evladım! Bak elhamdülillah ben de bir baltaya sap oldum. Gerçi simitçilik pek o kadar ehemmiyetli bir ticaret ve sanat sayılmaz ama ne yaparsın mecburiyet... Günde beş on kuruş kazanıyorum. Artık ne sakala minnet, ne bıyığa... Gönlüm rahat, vicdanım müsterih... Elhamdülillah işreti de bıraktım. Ah, Tahsin! Sen belki bilmeden bana bir ders vermiş oldun... Bilmem hatırlıyor musun? Her kelimesi kızgın bir hançer gibi kalbime saplanan o mektupta, "Bir baltaya sap olamadın!" diyordun... Bu söz, izzet-i nefsime çok dokundu. İşte nihayet eş dost sayesinde ben de bir baltaya sap oldum. Ben de kardeş sadakatiyle, ötekinin berikinin lûtfiyle yaşayan tufeylîler zümresinden çıktım. Alnının teriyle geçinen çalışkan insanlar arasına karıştım... Artık bir serseri değilim. İyi kötü bir sanat sahibiyim. Sana göğsümü gere gere kardeşim diyorum. Eminim ki, buna sen de memnun olursun Tahsin... Sen, kafasız ve vicdansız bir adam olsaydın, bir simitçiye kardeşim demek, belki sana ağır gelirdi. Fakat necabet ruhundan eminim Tahsin... Yağmur altında simit satan bir esnafın borsada hava oyunu oynayan bir kısım madrabazlardan daha şayan-ı hürmet olduğunu takdir edersin...
Kapılarının önüne çıkmış dükkancılar sokaktan geçen yolcular bu nutku gülümseyerek dinliyorlardı.
Tahsin cevap vermediği gibi birdenbire içeri çekilmeye de cesaret edemiyordu. Çünkü kardeşinin kızmasından, sokak ortasında avaz avaz bağırmasından korkuyordu. Tesadüfen elinde bulunan bir kerpeteni gösterdi: "İçerde diş çekeceğim, mazur gör!" demek ister gibi bir işaret yaptı.
Dişçi, kendini yüzüstü bir kanepeye attı, şiddetli bir sinir buhranı içinde: "Yarabbi bu belâyı nereden başıma musallat ettin? Kendimi mi öldüreyim, onu mu öldüreyim?" diye çırpınıyordu.
Birkaç dakika sonra çaycı Abbas Ağa, manalı manalı gülerek odaya girdi, elindeki iki simidi ona uzatarak dedi ki:
-Kardeşin gönderdi. "Kusuruma bakmasın, tüccar değilim ki ona teneke teneke yağlar, top top kumaşlar göndereyim... Bizden bu kadar..." dedi. Taze çay demledim... İstersen bir de çay getireyim de...
Kahveci, bıyık altından gülerek hafif hafif eğleniyordu. Tahsin anlamamış görünerek:
-Götür onları sen ye Abbas Ağa, dedi...
***
Koca İstanbul'da başka yer kalmamış gibi simitçi, hemen her saatte bu sokaktan geçiyordu.
Bazen karşı kaldırıma tablasını koyuyor, kardeşinin penceresine gözleri dikerek: "Simit... Gevrek!" diye bağırıyordu.
Onun sesini işitince Tahsin'in ellerine ayaklarına bir titremedir yapışıyordu. Bir gün az kaldı yanlış bir hareketle bir müşterisinin çene kemiğini koparıyordu. Sonra, her sabah muayenehanesine geldiği zaman masanın üstünde iki simit buluyordu. Artık bunların nereden geldiğini sormuyor: "Yarabbi, sen bilirsin! Yarabbi sen bilirsin!" diye bir çekmece gözüne atıyordu.
Nihayet bir gün Abbas Ağa vasıtasıyle onu muayenehanesine çağırttı. Hasan ağabey, merdiven başına kadar geldi. Fakat içeri girmek istemedi:
-Artık muayenehanene ayak atamam Tahsin... Zannetme ki sana dargınım... Hayır hayır ben kendi kabahatimi bilmeyecek kadar beyinsiz bir adam değilim... Ben de insanım.. Benim de izzet-i nefsim var... Kovulduğum yere bir daha gelmem... Mamafih kardeşlik yine baki... Zaten muhabbetin böylesi daha tatlı olur... Evimiz ayrı, işimiz ayrı... ben, büyük kardeşin olduğum için ara sıra bir iki naçiz simitle hatırını sorabilirim... Senden onu da kabul etmem!
Hasan ağabey işreti bıraktıktan sonra halim adam olmuştu.
Tahsin:
-Ağabey, bu hale ben de çok müteessifim, dedi. Sen, gerçi namusunla esnaflık ediyorsun... Buna kimsenin bir diyeceği yok... Fakat insanların hali malûm ya... Komşu dükkancılar seni muayenehanenin karşısında gördükçe...
-Anladım Tahsin, dedi, devam etme... Benden utanıyorsun... Hakkın da var çocuğum... Ne kadar olsa gençsin... Benim gibi feleğin sillesini yemedin... Peki, evlâdım, gönlün rahat etsin... Ben, bir daha buralara uğramam... Başka yerlerde bu kadar satış yapamayacakmışım... Ne çıkar? Allah, kör kurdunun bile rızkından geçmez. Allaha ısmarladık Tahsin...
Ağır ağır merdivenlerden inmeye başlamıştı. Dişçi, arkasından koşarak onu kolundan yakaladı:
-Maksadımı anlatamadım ağabey... Ben yine sana az çok muavenette bulunayım... Zaten akşama kadar kaç simit satacaksın?
Hasan ağabey, mağrur ve mahzun bir tavırla başını kaldırdı:
-Yazık sana Tahsin... Ağabeyini fakirane, fakat meşru ticaretinden menedip zelil ve tufeyli vaziyetine sokmak sana yakışır mı? Sen, beni ne kadar yanlış anlamışsın, acaba Hasan ağabeyinin namûskar elleri, gördüğü hakaretten sonra, senden on para kabul eder mi? Israr beyhude Tahsin... Tablamı alıp gidiyorum. İcab ederse seni utandırmamak için başka memleketlere bile giderim... Elveda kardeşim... Belki artık dünya yüzünde birbirimizi göremeyeceğiz.
Hasan ağabey, ağır ağır merdivenden inerken dişçi, ellerini havaya kaldırdı:
-Ah, hani o günler! dedi.
Bir gün Tahsin'i muayenehane komşusu olan bir avukatın telefonuna çağırdılar. Kalın bir ses.
"Burası (....) karakolu. Pek mühim bir mesele için hemen karakola teşrif ediniz" dedi.
Dişçi, izahat istedi. Fakat komiser:
"Teşrifinizde öğrenirsiniz!" diye telefonu kapadı.
Tahsin karakola giderken düşünüyordu:
-Bugün tam on iki gün var ki, Hasan ağabeyden ses, seda çıkmadı... Biraderi azizimin beni bu kadar zaman rahat bırakmış olması gayri tabii görünüyor. Bu karakol meselesi onunla alâkadar olsa gerek...
Dişçi tahmininde yanılmıyordu. Karakolda, komiserin odasına girerken bodrum katında bir sesin: "Allah... Allah... Canımı daha almayacak mısın?" diye inlediğini duydu. "Eyvah, birader bey burada... Kimbilir ne haltetti ki, deliğe tıkmışlar!" dedi.
Komiser efendi, çatkın bir çehre ile anlatmaya başladı:
-Efendim, biraderiniz olduğunu söyleyen acaip bir herif, bugün olmayacak haltlar yemiş... Tablasındaki iki kırık simitle sözüm ona esnaflık eden bu serseri, sokak sokak dolaşır, çoluk çocuğa musallat olur, önüne gelenle kavga eder... Olmayacak yere tablasını koyar... Belediye memurları ihtar ettikçe: "Namuslu esnaflık ediyorum... Açlıktan öleyim mi?" diye bağırır, rezalet çıkarır... Nihayet bugün başka satıcılarla dövüşmüş, tablası devrilmiş... Polisler karakola getirmek isteyince kızmış, açmış ağzını, sokak ortasında türlü tefevvühatta bulunmuş... Biraz evvel ifadesini aldım. Kardeşiniz olduğunu söyledi. Pek ihtimal vermemekle beraber, zatıâlinizi davete mecbur oldum...
Tahsin, utana utana başını önüne eğdi:
-Maalesef doğru, dedi, başa çıkılmaz bir serseri...
Komiser kaşlarını çatarak itiraz etti:
-Pekâlâ ama, ne de olsa kardeşiniz. Bu adamı biraz gözetmeniz lâzım gelirdi sanırım...
Tahsin, ağlayacak bir haldeydi. Cevap bulamıyordu.
Komiser efendi, ona, hali vakti yerinde olduğu halde öz kardeşini sokaklarda süründürmesi insaniyete muvafık bir şey olmayacağını uzun bir nutukla anlattı.
Tahsin:
-Rica ederim komiser efendi dedi, ben billahi paradan, puldan kaçınmıyorum... Halimin müsaadesi nisbetinde her fedakârlığa razıyım... Bir çare bulup beni bu adamdan kurtarırsanız size minnettar olurum.
Komiserin emri üzerine sarhoşu bodrumdan çıkardılar. Elbiseleri parça parça idi, alnı kanamış, gözünün biri şişmişti. Hasan ağabeyin sokakta yaptığı münasebetsizliğin pek yanına bırakılmadığı halinden anlaşılıyordu.
-Vay burada da mı sen karşıma çıktın? Ben, senden kurtulamayacak mıyım? Seninle yüzyüze gelmemek için yabancı mahallelerde dolaşıyorum... Burada da mı sen?
Sarhoş, yırtık elbiseleri içinde bir Roma İmparatoru vakariyle dikiliyor, elleriyle garip işaretler yaparak, gözlerini gökyüzüne dikerek söyleniyordu:
-Anlaşılıyor ki bu dünya yüzünde bize hayat hakkı kalmadı... Hiç kabahatimiz olmadan memuriyetten kovulup kardeş eline kalırız. O, bizi istiskal eder. Çaresiz esnaflık etmeye, namusumuzla ekmeğimizi kazanmaya başlarız. Fakat bu defa da kardeşinin sokakta simit satması küçük beyimizin azametine dokunur. Ona da "eyvallah" der, başka mahallelere gideriz. Bu defa da mahalle yumurcaklarından kâfil-i hukukumuz ve muhafız-ı hayatımız olan zabıta memurlarına kadar bütün şehir ahalisi bize musallat olur... Görülüyor ki, bize hayat hakkı kalmadı... Komiser efendi... Komiser efendi... İyi biliniz ki, ölmüş eşşeğin kurttan pervası olmaz. İster hapsedin... İster öldürün... Artık vicdanınıza kalmış bir mesele... Beni İstanbul sokaklarına lâyık görmüyor musunuz? Pekâlâ... Artık sokaklarda da gezmem... Bu akşamdan tezi yok... Eyüp mezarlığına gider, servilerin altına uzanır, açlıktan ölünceye kadar yatarım, anladınız mı?
Komiser, gayri ihtiyari gülmeye başlamıştı:
-Kâfi, anladık... dedi. Bak, biraderin sana muavenet etmeyi vadediyor...
Hasan ağabey, istihfafla gülümsedi:
-Ah, ah... Siz, benim ne ruhta, ne yaradılışta bir adam olduğumu anlayamazsınız komiser efendi... Bu adamın elinden, ölsem bir bardak su içmem... Siz, beni bilmezsiniz. Beni serbest bırakınız, gideceğim yer Eyüp mezarlığıdır...
***
Komiser efendi, nihayet bir çare buldu:
-Bak buraya arkadaş, dedi. Sen, yine kardeşinin elinden on para kabul etme... Her sabah buraya uğrar, benden yarım kağıt alırsın, anlaşıldı mı?
Hasan ağabey, uzun uzun düşündükten sonra, bu teklifi pek izzet-i nefsine dokunacak bir mahiyette bulmadı:
-Bir daha onun yüzünü görmemek şartiyle kabul ediyorum, dedi. Bir ikinci şartım da, bu paraları vakt-i merhununda faiziyle ödeyeceğime dair pullu bir senet yapılmasıdır.
26 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimi, İstanbul/Selimiye ve Çanakkale'deki mahalle mektebinde, orta öğrenimini ise İzmir'de Frerler Fransız mektebinde yaptı. 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Fakültesi'nden mezun olan Reşat Nuri, Bursa ve İstanbul'daki okullarda Türkçe ve edebiyat dersleri verdi. 1916-17'de İstanbul Fatih Vakıf Mektebi müdürlüğüne getirilen Reşat Nuri, bu okulda Türkçe öğretmenliğini de yaptı. Vefa Sultanisi ve Erenköy Kız liseleri başta olmak üzere İstanbul'daki birçok lisede Türkçe ve Edebiyat öğretmenliğini sürdürdü. Maarif Vekaleti müfettişliği de yapan (1927) Reşat Nuri, 1939'da Çanakkale Milletvekili seçildi, dört yıl sonra yeniden müfettişliğe döndü. Daha sonra Türkiye Birleşmiş Milletler nezdinde Kültür Ateşesi olarak atandı, Talebe müfettişi olarak Fransa'da bulundu. 1954'te emekliye ayrılan Reşat Nuri, İstanbul Şehir Tiyatrosu Edebi Heyeti'nde görevli iken, akciğer kanserini tedavi için gittiği Londra'da 7 Aralık 1956 tarihinde öldü.
Öykü Kitapları
Gençlik ve Güzellik (1917), Recm (1919), Roçild Bey (1919), Eski Ahbab (1919), Sönmüş Yıldızlar (1923), Tanrı Misafiri (1927), Leylâ ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
Bir Öykü - BALTA (*)
-1-
Diş doktoru Tahsin Bey, genç güzel bir hanımın diş sinirini çıkarmakla meşguldü. Hanım, gayet korkak ve titizdi. Dakikada bir, yerinden fırlıyor:
-Doktor, öleceğim... Canımı yakıyorsunuz... Katilim olacaksınız, diye bağırıyordu.
Dişçi, bu cins hastalara sarfedilmesi mutat olan bütün tekerlemeleri, nasihatleri tüketmişti.
Paralı ve güzel bir kadın olmasa, kolundan tuttuğu gibi dışarı atardı. Bunu yapamadığı için, çaresiz, yalvarmaya başladı:
-Hanımefendi, istirham ederim... Bendeniz de insanım... Bendenizdeki sinir... Telefon teli değil.
-İyi ama, sizin sinirinizi çıkarmıyorlar ki... Hem ben asabiyim, kadınım... Rica ederim darılmayınız...
Tahsin, yumuşadı. Alnındaki ter damlalarını silerek düşündü:
-Ah şu fen, terakki etse de şunların dişlerindeki sinir gibi başlarındaki siniri de çıkarmak mümkün olsa, ne tadına doyulmaz mahlûklar olacaklar...
Dişçi, müşterisinin biraz sakinleştiğini görerek tekrar aletini eline almıştı. Kapı, yavaşça aralandı, han kahvecisi Abbas Ağa elinde bir kağıtla içeri girdi. Kahveci, manalı sırıtarak:
-O efendi yine geldi... Aşağıda cevap bekliyor, dedi. Abbas Ağa, "cevap" kelimesini söylerken, müşteriye sezdirmeden dişçiye parmağıyla para işareti yapıyor ve gülümsüyordu.
Tahsin'in henüz teri kurumamış alnı birdenbire kırıştı, kendi kendine söylenir gibi yavaş yavaş:
-Yarabbi, sen bilirsin... Yarabbi, sen bilirsin! dedi.
Ne yapacağını şaşırmıştı. Aletlerini karıştırıyor, kahveciye cevap vermiyordu.
Abbas Ağa, sigara iskemleleri üstünde, dolap kenarlarında unutulmuş çay, kahve fincanlarını ağır ağır topladı, kapıdan çıkarken yine gülümseyerek:
-Beklesin mi? dedi.
Tahsin sert bir sesle:
-Dur Abbas Ağa, dedi, bir dakika bekle... Cevabı yazacağım!..
Artık kararını vermişti. Bu rezalete bir nihayet vermeliydi.
Kahveci gibi, hanımdan da bir dakika müsaade aldıktan sonra köşedeki masanın gözünden bir reçete kağıdı çekti, kahvecinin getirdiği pusulayı okumadan yazabilirdi. Zaten buna lüzum da yoktu. Kağıtta ne yazılı olduğunu ezbere biliyordu; fakat şöyle bir göz gezdirdi.
"Birader-i canberarım efendim,
Fard-ı ihtiyaç ve müzayaka dolayısıyle beş liraya ihtiyaç vardır. Bu kör talihim beni bir küçük biraderin yardımına muhtaç eylememeliydi amma, ne çare, vakt-i merhununda tediye edilmek üzere beş lira göndermeni maalhicap rica eder ve gözlerinden öperim.
Büyük Biraderin
Hasan"
"Hamiş - Şayet beş lira lütfetmek mümkün olmazsa, bir liradan dûn olmamak üzere az miktar da gönderebilirsiniz."
İmza sahibi, Tahsin Beyin büyük kardeşiydi. Ayyaş, kumarbaz, derbeder bir adamdı. Eskiden postahanede kâtipti. Şimdi vazifesi; gün aşırı küçük kardeşinin muayenehanesine uğramak, ondan mektupla beş kağıttan efzun, birden dûn olmamak şartıyle para istemekten ibaretti. Son zamanlarda bu ziyaretler daha sıklaşmış, hemen her güne binmişti.
Tahsin, bin zahmetle mektebini bitirmiş, yine bin zahmetle küçük bir muayenehane açmaya muvaffak olmuş gayretli bir gençti. Ağabeyisini mümkün olduğu kadar gözetmek isterdi. Ne de olsa kardeşiydi. Ne atılır, ne satılırdı. Fakat son günlerde işler fena gidiyordu. Sonra, bu serserinin kendisini yiyim yeri etmesine, artık iyiden iyiye içerlemeye başlamıştı.
Kendisine şu mektubu yazdı:
"Birader,
Sen artık işi azıttın. Şimdiye kadar bana iki paralık faydan dokundu mu ki, her gün alacaklı gibi gırtlağıma sarılıyorsun! Beni âdeta haraca kestin. Ben kendi başımdan âcizim. Müşteri az. Aldığım para muayenehane kirasına bile güç kifayet ediyor. Elhamdülillah eli, ayağı tutmaz bir adam değilsin. Meyhane meyhane gezeceğine bir iş tut, bir baltaya sap ol! Sana gönderdiğim son liradır. Bir daha beni rahatsız etme."
Tahsin, biraz evvel dişini çıkardığı bir müşterinin bıraktığı lirayı bir kağıda sarıp kahveciye teslim ettikten sonra içinde bir fenalık hissetti.
Artık kurtulmuştu. Hasan, serseriliğe rağmen, azametli bir adamdı. Tahsin'e karşı hâlâ büyük ağabey tavrını terketmemişti. Bu mektuba içerleyecek, bir daha muayenehanenin semtine uğramayacaktı. Zaten Tahsin de sırf bunun için mektubu o kadar ağır yazmıştı. Dişçi, çalışırken artık hanımın sızıltılarına kulak asmıyor, içinde hafif bir nedamet sızısıyle:
-Bu ağabeye yapılacak muamele değil ama, ne yapalım çanak tuttu, diye düşünüyordu.
-2-
Aradan bir saat kadar zaman geçmişti. Tahsin Bey, iki şık hanımla kuron pazarlığı yapıyordu... Muayenehane kapısının açıldığını işiterek başını çevirdi, karşısında Hasan ağabeyisini gördü.
Hasan ağabeyi, körkütük sarhoştu.
Sokakta fena surette yuvarlanmış olacak ki, üstü, başı, suratı çamur içindeydi. Arkasında, koridorun karanlığında mavi gömlekli, iri kırmızı burunlu bir meyhaneci başı görünüyordu.
Bu soğuk manzaralı dişçi odasında hiçbir hasta, Tahsin beyin bu dakikada geçirdiği heyecanı geçirmemişti. Büyük rezalet çıkacağı, müşterilerinin yanında rezil olacağı muhakkaktı. Dişçi, soğuk ecel terleri dökerek şaşkın şaşkın:
-Ne istiyorsunuz efendi? Dedi.
Hasan ağabey, düşmemek için sırtını kapıya dayıyor, kaşlarını, burnunu, ağzını mütemadiyen garip hareketlerle oynatırken, koyun gözü gibi donuk, sersem bir ifade almış gözlerini kardeşine dikiyordu:
-Aferin Tahsin... Berhudar ol. Sağ ol... Var ol... Bin yaşa... Efendi olduk ha... Ağabey demeye artık tenezzül etmiyorsun ha... Hakkın da var ya... Sen adam oldun... Biz böyle kaldık... Ne yapalım... Talih... Hükmü kazaya rıza...
Artık olan olmuştu. Dişçi, renkten renge girerek, hiddetinden, yeisinden boğularak sordu:
-Neye geldin?
Hasan ağabey, yüzünü buruşturarak cevap verdi:
-Neye mi geldim? Sor arkamdaki cellâda...
Parmağıyle koridordaki meyhaneciyi gösteriyordu.
Mamafih muhavere meydanını onlara bırakmış olmasında rağmen, yine devam etti:
-Büyük Allahım, altın milyonerinin canlarını alır. Bizi açıkta bırakır... Ta ki hâcil ve zebun olalım... Öz kardeşine, velinimet ağabeyine o mektubu yazdın. Bana bu muamele...
Gömleğinin düğmelerini koparıp sökerek yumruğuyla göğsünü dövüyor, kuru hıçkırıklarla ağlıyordu.
-Baktım çıldıracağım, intihar edeceğim. Def-i gam için meyhaneye gittim... Acele gönderdiğin para da sahteymiş.. Senin kardeşliğin gibi, muhabbetin gibi sahteymiş. Bu cellat yakama yapıştı... Ah bu kardeş yüzünden başıma gelen...
Tahsin'in yüzü al çuha gibi kızarmıştı. Sarhoşu defetmek için bir lira daha çıkardı:
-Uzatma... Al iyisini dedi.
Fakat Hasan ağabey, bu para ateştenmiş de elini yakacakmış gibi geri çekiliyor, çığlık çığlığa bağırıyordu:
-İstemem... Dokundurma... Senin gibi namerdin bundan sonra on parasına el dokundurursam merhum validem mezardan çıksın da, bana avrat olsun... Hesabını onunla gör... Bana artık olmuş gözüyle bak...
Tahsin, meyhaneciden geçmez lirayı aldı, yerine bir iyisini verdi. Sonra hızla yüzlerine kapıyı kapadı.
Bir şey kaybetmiş de arıyormuş gibi odanın içinde dönüp dolaşıyor, bir türlü kadın müşterilerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu.
Fakat kapı tekrar açıldı, Hasan ağabey, tekrar göründü:
-Artık sen benim için öldün, ben senin için öldüm... Cenazeme dahi gelmeni istemem... Fakat kati iftiraktan evvel sana iki çift lakırdı söyleyeceğim... Hanımlar, hasbetülillah hakem olsunlar... Hanımefendiler, bu nâmert benim kardeşimdir. Lâkin öyle soysuzdur ki, valide merhum, Peygamber halileri gibi pak, mutahhar bir hatun olmasaydı, bunu bir çingeneden falan doğurduğuna hükmederdim. Elimde doğdu. Ben bakıp büyüttüm. Yemedim, yedirdim. Giymedim giydirdim. Okuttum, adam ettim. Düşmez kalkmaz bir Allah. Ne yapalım düştük. Hani bir düzenbaz karılar vardır da kocalarıyle sokakta gezerlerken aftoslarını tanımamazlıktan gelirler... Onlar gibi, beni tanımamazlıktan gelmesi reva-yı hak mı? Sizlerin yanında beni hâcil etmesine Allah razı olur mu?
Hasan ağabeyin sarhoşluğu ve gazabı bir kudurma halini alıyor, elleriyle işaretler yaparak direk direk bağırıyordu:
-Sen beni tanımıyorsun, ben de seni tanımıyorum... Sen kimsin?... Kimin nesisin? İnsan mısın, eşek misin söylesene!..
Merdiven başı, komşu odalardan ve öbür katlardan gürültüyü duyarak koşuşanlarla dolmuştu.
Tahsin Bey, ağabeyisini yatıştırmaya çalıştı:
-Hasan ağabey, biraz muayene odama gel de konuşalım. Hanımefendiler, beyefendiler bir dakika müsaade ederler.
Kardeşini elinden tutarak bir an evvel bekleme odasından çıkarmaya çalışıyordu.
Fakat Hasan ağabey geri çekildi:
-Hayır Tahsin... Tahsin dediğime belki darılırsın ama, ne yapalım... Eski kardeşlikten kalma bir itiyat... Ben hemen gideceğim... Şimdiye kadar sana fazla yük oldum... Şimdi de beyhude tafsilat ile vaktini ziyan etmek, müşterilerini kaçırmak istemem...
-Ağabey...
-O ağabey sözünü bir daha ağzına alma... Gerçi senin gibi bir adamın bana ağabey demesi benim için bir şereftir... Fakat benim gibi bir adamın sana "kardeşim" demesi seni küçültür... Ben bir mağdurum, Tahsin... Uzun uzun düşündüm. Sana hak verdim... Bu zamanda herkes kendi boğazını beslemekten aciz... Birçok masrafların var... Buna mukabil kazancın mahdut... Ben, zahir-i beym bir insan olsam burada bekleyen müşteri kalabalığına bakar da, seni altına garkediyorlar diye düşünürüm. Fakat halime bakma... Ben, çok vakf-ı ahval bir adamım... Bu kalabalığın kuru kalabalık olduğunu, netice itibariyle para çıkmayacağını bilirim... Bir diş çekmek için kaç para alıyorsun. Bir kağıt değil mi? Bazısı onu bile vermek için nazlanırlar... Elli kuruş vermeye kalkar... Vakıa sen, dişçiliğe başladığın zaman bir mecidiyeye de diş çekerdin ama, böyle mükellef muayenehane kiraları falan yoktu... Her ne ise, bir liraya diş değil, diş çektiren sinirli hanım ve beylerin nazı bile çekilmez...
-Ağabey içeri gel diyorum.
-Yahu, ağabey deme diye yalvarıyorum... Ne kadar mustarip olduğumu görmüyor musun. Ağabey oldum da sana şimdiye kadar ne iyiliğim dokundu?.. Geçen gün sarhoşlukla bir haltlar ettim, ama şimdi alenen tarziye veriyorum... Sen çocukken, benden zarardan başka bir şey görmedin. Bayramlarda ayağında takunya ile bayram yerlerine gittin... Para vermeden tiyatroya gireyim derken kapıcıdan dayaklar yedin... Bir sefaleti hep benim yüzümden çektin... Ah benim mağrur evladım...
Hasan Ağabey bunları anlatırken yine ağlamaya başlıyordu.
Tahsin, gözleri kararmış, yüzü mosmor olmuş, onu içeriye sürüklemeye çalışıyor, kulağına yavaşça: "Ayaklarının altını öpeyim içeri gel" diye yalvarıyordu Fakat Hasan ağabeydeki rikkat ve heyecan son dereceyi bulmuştu. Kardeşinin ayaklarına kapanarak:
-Ben senin ayaklarını öpeyim evlâdım. Israr etme... Ben senin balına balta oldum. O mektupta yazdığım gibi, âdeta haraca kestim... Nihayet hatamı anladım, fakat pek geç oldu...
Hasan ağabey, yaralı rolü oynayan bir tülûat aktörü gibi elleriyle göğsünü tutarak kıvranıyordu:
-Tahsin evlâdım... Bu dünya, öyle bir dünya ki, zengin ile fakir arasında kardeşlik rabıtaları bile kalmıyor... Bugün sana vedaa geldim... Artık birbirimizi görmeyeceğiz... Fakat seni daima hatırlayacağım...
-Ağabey, sen müteessirsin... Al sana beş on kuruş vereyim de...
Dişçi elini cebine sokmuştu. Sarhoş, şiddetle doğruldu. Ağır bir sesle:
-Ne yapıyorsun Tahsin, dedi, sen beni hiç tanımamışsın... Aramızda geçen bu hadiselerden sonra senin on parana el süremem... Açlıktan ölsem senin elinden artık bir dilim ekmek kabul etmem... Ben izzet-i nefsimi ayaklar altında çiğnetecek bir adam olsam, bu halde kalır mıydım? Riya ve tekâpû sayesinde alimallah vezir olurdum. Bundan sonra on parana el sürmeyeceğime huzur-i ilâhîde yemin ediyorum. Sen var ol, sağ ol... Uzaktan saadetini göreyim... Felâketzede bir birader için bu saadet kâfidir... Seni, son bir defa derâguş edeyim...
Odanın ortasında taş kesilmiş gibi dimdik duran dişçinin boynuna sarıldı, yanaklarından öptü ve: "Elveda! Elveda!" diye odadan çıktı. Koridordan hâlâ ses geliyordu:
-Ah, ey fakr-ü sefalet... Nihayet kardeşi kardeşten, eti tırnaktan ayırdın!
-3-
Hasan ağabey hakikaten sözünün eriymiş. Artık kardeşinin muayenehanesine uğramıyor, hatta ona sokakta rastgeldikçe başını çeviriyor, yahut yolunu değiştiriyordu.
Tahsin'i bir gün sokakta meslektaşlarından biri yakaladı ve müstehziyane gülerek:
-İşler artık iyi gidiyor ya... Allah versin, dedi.
Genç adam, hayretle arkadaşının yüzüne baktı. O, aynı alaycı tavırla devam ediyordu:
-Reklâmın türlü şeklini görmüştük. Gazeteler, duvar ilânları, sinemalar, takvimler... Fakat şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.
Tahsin Bey, arkadaşının ne söylemek istediğini bir türlü anlamıyordu:
-Açık söyle Allahaşkına... Vallahi haberim yok, diyordu.
-Geçen gün Fatih tramvayında sakallı bir serseri peyda oldu... Çenesi bağlı bir adamı kolundan yakalayarak: "Beybaba, galiba dişin ağrıyor!" dedi. Adamcağız: "Ehemmiyetli bir şey değil, nezle... Ağzımda birkaç çürük diş var da!" diye cevap verdi. Sarhoş: "Ağzında çürük diş var da neye icabına bakmıyorsun beybaba... Paran varsa doldurt, yoksa çektirt... Fakat sakın acemi dişçilere gitme ha... Yanlış bir halt yerler, çene kemiğini de beraber götürürler, (..........)'de bir dişçi Tahsin vardır. Aman efendim, bir hafif eli var ki, el değil serçe kanadı... Hokkabaz gibi bir adam... Bir kere ağzını açtın mı? Artık dişi koydunsa bul... Çürük dişlerin doldurulmasına gelince... Vallahi, beybaba, ağzına dinamit al... Hiç korkmadan ateşle... Kafan, çenen darmadağın olur ve lâkin onun doldurduğu dişler yerinde kalır... Haydi beybaba, hemen tramvaydan atla... Başka bir tramvaya bin..." Sarhoş bu adamcağızı âdeta tartaklıyordu Güç belâ elinden kurtardık. Ben, senin arkadaşın olduğumu söyleyecek oldum... Bu sefer de beni yakaladı. Tramvayda verdiği konferansı işitmeliydin. "Tahsin benim kardeşimdir", diyordu, "fakat zinhar onu kardeşim olduğu için meth ü sena ediyorum sanmayın... Hatta biz, birbirimize dargınız da... Fakat ben hakperest bir adamım... Kafamı kesseler doğruyu söylerim... Öteki dişçiler uşağı bile olamazlar... Ancak ne fayda ki talihi yok... Görünüşte müşteri kum gibi... Fakat hep hamal camal takımı... Vesikalı fahişeler... Öyle insanlardan para mı çıkar? Evet, o İstanbul'un en birinci dişçisi olduğu halde sefalet içindedir. Böyle bir insanı sefaletten kurtarmak hepimizin boynuna borçtur... Efendiler, her kim ki dişi ağrır da Tahsin'den gayri dişçiye müracaat ederse eşşeoğlu eşşektir. Allah rızası için bilen bilmeyene söylesin." Baktım bir rezalet çıkacak... Madem ki senin kardeşinmiş... Koluna girerek yarı zorla tramvaydan indirdim. Bana dedi ki: "O haini gördüğün zaman söyle... Sen birkaç para için onun hatırını kırmışsın. Fakat o, gezdiği, yürüdüğü yerde seni reklâm ediyor... Ondan gördüğüm iyiliğin altında kalmam. Ara sıra köpeğe atar gibi verdiği beş parayı ona kat kat faiziyle çıkarıyorum."
Tahsin'in arkadaşı şaka gibi başladığı sözleri meyus bir ciddiyetle bitirmişti. Biraz tereddütle ilâve etti:
-Bana kalırsa sen bir yolunu bul da bu adamın ağzını kapat... Çünkü bu gidişle seni öyle rezil edecek ki dişçilikte değil, İstanbul'da bile tutunamayacaksın...
-4-
Tahsin, o gün işi gücü bıraktı, sokak sokak ağabeyini aradı. Nihayet akşam üstü onu, Balıkpazarı meyhanelerinden birinin kapısı önünde yakaladı. Hasan ağabey, yine onu görmemezlikten gelerek geçip gitmek istiyordu. Fakat dişçi, onun yakasına yapıştı:
-Gel buraya ağabey... Artık kırdığın ceviz bini aştı. Nedir bu yaptığın rezalet?..
Sakin ve mahçup Tahsin, hiddetinden çıldırmış gibi bir halde idi. Her şeyi göze almıştı. Sarhoş, yine bir münasebetsizlik yapmaya kalkarsa, onu ayağının altına alıp dövecek, sonra karakola gidecekti. Fakat Hasan ağabey, umulmaz bir tatlılık ve hüzünle cevap verdi:
-Tahsin... Allah var... Kimbilir ne günah işledim ki, Allah bu derekei sefalete düşürdü... Neye öyle dik dik yüzüme bakıyorsun... Beni dövecek misin? Döv Tahsin... Benim gibi derbeder bir biçareye tokat atmaktan kolay ne olur? Ne duruyorsun?.. Vursana Tahsin... Babamız olmadığı için ben senin baban hükmündeyim... Bak kollarımı kavuşturdum, boynumu büktüm, bekliyorum... Mukabele etmem... Seni polise, mahkemeye de şikâyet etmem... Ne kadar olsa evlâdım sayılırsın.
Hasan ağabey gözlerinden sel gibi yaşlar akıtarak ağlıyordu. Tahsin, çıldıracak bir haldeydi. Merhametle hiddet, kalbinde cıvık, acayip bir halite haline geliyor, dişçiyi ağlamak ve öldürmek arzuları arasında kararsız bırakıyordu.
-Ağabey, Allah rızası için artık yakamı bırak dedi.
Sarhoş gözyaşlarına fasıla verdi.
Asabiyetten sesi ıslık çalarak:
-Ne yaptım?.. Günah mı söyle, ben de bileyim...
-Daha ne yapacaksın? Bana gûya müşteri bulmak için ötekinin, berikinin yakasına yapışıyor, türlü rezalet çıkarıyormuşsun. Sen, benim canıma mı kastettin?..
Hasan ağabey, derin, derin bir sitemle gülümsedi:
-Ya!!! Tahsin... Demek ki, o da makbule geçmedi... O her harfi kızgın demir olup yüreğini yakan mektubunda, "Bana şimdiye kadar iki paralık bir faydan mı dokundu?" diyorsun. Tahsin, hazinelerim olsa sana verirdim. Fakat kuru bir canımdan başka bir şeyim yok. Sana naçiz bir hizmette bulunayım, dedim.
-Ağabey, bana edeceğin en büyük iyilik, benim adımı ağzına almamandır... İstersen sana ben, ara sıra para vereyim...
Hasan ağabey, dudaklarını büktü, meyusane bir tavırla:
-Hayf, sad-ı hayf, dedi, sen beni tanımıyorsun... Açım... Belki açlıktan öleceğim... Fakat artık senin on paranı kabul edemem... Senin adını anıp anmamak meselesine gelince, artık bundan sonra adını da anmayacağım. Hatta son nefesimde bile. Evet, Tahsin ismini son nefesimde bile anmayacağım. Fakat şunu bil ki, Tahsin'in hayalini yine o son nefeste bile gözümün önünden ayırmayacağım... Elveda, elveda...
Sarhoş ağlaya ağlaya ondan ayrıldı. Tahsin, daha fazla bir şey söylemeye cesaret edemedi. Çünkü etraflarında hamallardan, dükkâncılardan mürekkep bir meraklı kalabalığı toplanmaya başlamıştı.
-5-
Tahsin, birkaç gündenberi sokakta kısık bir sesin ara sıra "Simit gevrek!" diye bağırdığını işitiyordu. Bu ses, Hasan ağabeyin sesine ne kadar benziyordu.
Dişçi, kendi kendine diyordu ki:
-İnsanlar, pek korktukları şeyi her yerde görürlermiş... Bu herif, beni evham hastalığına uğrattı. Gözümü o kadar yıldırmış ki, sokaktaki satıcı sesleri bile bana onun sesi gibi geliyor, tüylerimi ürpertiyor. Bir gün bu, "Simit gevrek!" sesi garip bir ısrarla pencerenin önünde durmuştu. Satıcı, nedense bu sokaktan ayrılmak istemiyor, ikide birde sakil sakil bağırıyordu.
Tahsin, bu sesin sahibini merak ederek pencereyi açtı. Karşı kaldırımda bir tabla duruyor, Hasan ağabey, başını kardeşinin penceresine kaldırmış ara sıra bağırarak satıyordu.
İki kardeş gözgöze geldiler. Tahsin, olduğu yerde taş kesilmiş gibi donup kaldı.
Bugün Hasan ağabey, çok sakin ve tatlıydı.
Eliyle kardeşine aşinalık etti ve hatırını sordu:
-Nasılsın Tahsin? İyisin ya inşallah evladım! Bak elhamdülillah ben de bir baltaya sap oldum. Gerçi simitçilik pek o kadar ehemmiyetli bir ticaret ve sanat sayılmaz ama ne yaparsın mecburiyet... Günde beş on kuruş kazanıyorum. Artık ne sakala minnet, ne bıyığa... Gönlüm rahat, vicdanım müsterih... Elhamdülillah işreti de bıraktım. Ah, Tahsin! Sen belki bilmeden bana bir ders vermiş oldun... Bilmem hatırlıyor musun? Her kelimesi kızgın bir hançer gibi kalbime saplanan o mektupta, "Bir baltaya sap olamadın!" diyordun... Bu söz, izzet-i nefsime çok dokundu. İşte nihayet eş dost sayesinde ben de bir baltaya sap oldum. Ben de kardeş sadakatiyle, ötekinin berikinin lûtfiyle yaşayan tufeylîler zümresinden çıktım. Alnının teriyle geçinen çalışkan insanlar arasına karıştım... Artık bir serseri değilim. İyi kötü bir sanat sahibiyim. Sana göğsümü gere gere kardeşim diyorum. Eminim ki, buna sen de memnun olursun Tahsin... Sen, kafasız ve vicdansız bir adam olsaydın, bir simitçiye kardeşim demek, belki sana ağır gelirdi. Fakat necabet ruhundan eminim Tahsin... Yağmur altında simit satan bir esnafın borsada hava oyunu oynayan bir kısım madrabazlardan daha şayan-ı hürmet olduğunu takdir edersin...
Kapılarının önüne çıkmış dükkancılar sokaktan geçen yolcular bu nutku gülümseyerek dinliyorlardı.
Tahsin cevap vermediği gibi birdenbire içeri çekilmeye de cesaret edemiyordu. Çünkü kardeşinin kızmasından, sokak ortasında avaz avaz bağırmasından korkuyordu. Tesadüfen elinde bulunan bir kerpeteni gösterdi: "İçerde diş çekeceğim, mazur gör!" demek ister gibi bir işaret yaptı.
Dişçi, kendini yüzüstü bir kanepeye attı, şiddetli bir sinir buhranı içinde: "Yarabbi bu belâyı nereden başıma musallat ettin? Kendimi mi öldüreyim, onu mu öldüreyim?" diye çırpınıyordu.
Birkaç dakika sonra çaycı Abbas Ağa, manalı manalı gülerek odaya girdi, elindeki iki simidi ona uzatarak dedi ki:
-Kardeşin gönderdi. "Kusuruma bakmasın, tüccar değilim ki ona teneke teneke yağlar, top top kumaşlar göndereyim... Bizden bu kadar..." dedi. Taze çay demledim... İstersen bir de çay getireyim de...
Kahveci, bıyık altından gülerek hafif hafif eğleniyordu. Tahsin anlamamış görünerek:
-Götür onları sen ye Abbas Ağa, dedi...
***
Koca İstanbul'da başka yer kalmamış gibi simitçi, hemen her saatte bu sokaktan geçiyordu.
Bazen karşı kaldırıma tablasını koyuyor, kardeşinin penceresine gözleri dikerek: "Simit... Gevrek!" diye bağırıyordu.
Onun sesini işitince Tahsin'in ellerine ayaklarına bir titremedir yapışıyordu. Bir gün az kaldı yanlış bir hareketle bir müşterisinin çene kemiğini koparıyordu. Sonra, her sabah muayenehanesine geldiği zaman masanın üstünde iki simit buluyordu. Artık bunların nereden geldiğini sormuyor: "Yarabbi, sen bilirsin! Yarabbi sen bilirsin!" diye bir çekmece gözüne atıyordu.
Nihayet bir gün Abbas Ağa vasıtasıyle onu muayenehanesine çağırttı. Hasan ağabey, merdiven başına kadar geldi. Fakat içeri girmek istemedi:
-Artık muayenehanene ayak atamam Tahsin... Zannetme ki sana dargınım... Hayır hayır ben kendi kabahatimi bilmeyecek kadar beyinsiz bir adam değilim... Ben de insanım.. Benim de izzet-i nefsim var... Kovulduğum yere bir daha gelmem... Mamafih kardeşlik yine baki... Zaten muhabbetin böylesi daha tatlı olur... Evimiz ayrı, işimiz ayrı... ben, büyük kardeşin olduğum için ara sıra bir iki naçiz simitle hatırını sorabilirim... Senden onu da kabul etmem!
Hasan ağabey işreti bıraktıktan sonra halim adam olmuştu.
Tahsin:
-Ağabey, bu hale ben de çok müteessifim, dedi. Sen, gerçi namusunla esnaflık ediyorsun... Buna kimsenin bir diyeceği yok... Fakat insanların hali malûm ya... Komşu dükkancılar seni muayenehanenin karşısında gördükçe...
-Anladım Tahsin, dedi, devam etme... Benden utanıyorsun... Hakkın da var çocuğum... Ne kadar olsa gençsin... Benim gibi feleğin sillesini yemedin... Peki, evlâdım, gönlün rahat etsin... Ben, bir daha buralara uğramam... Başka yerlerde bu kadar satış yapamayacakmışım... Ne çıkar? Allah, kör kurdunun bile rızkından geçmez. Allaha ısmarladık Tahsin...
Ağır ağır merdivenlerden inmeye başlamıştı. Dişçi, arkasından koşarak onu kolundan yakaladı:
-Maksadımı anlatamadım ağabey... Ben yine sana az çok muavenette bulunayım... Zaten akşama kadar kaç simit satacaksın?
Hasan ağabey, mağrur ve mahzun bir tavırla başını kaldırdı:
-Yazık sana Tahsin... Ağabeyini fakirane, fakat meşru ticaretinden menedip zelil ve tufeyli vaziyetine sokmak sana yakışır mı? Sen, beni ne kadar yanlış anlamışsın, acaba Hasan ağabeyinin namûskar elleri, gördüğü hakaretten sonra, senden on para kabul eder mi? Israr beyhude Tahsin... Tablamı alıp gidiyorum. İcab ederse seni utandırmamak için başka memleketlere bile giderim... Elveda kardeşim... Belki artık dünya yüzünde birbirimizi göremeyeceğiz.
Hasan ağabey, ağır ağır merdivenden inerken dişçi, ellerini havaya kaldırdı:
-Ah, hani o günler! dedi.
Bir gün Tahsin'i muayenehane komşusu olan bir avukatın telefonuna çağırdılar. Kalın bir ses.
"Burası (....) karakolu. Pek mühim bir mesele için hemen karakola teşrif ediniz" dedi.
Dişçi, izahat istedi. Fakat komiser:
"Teşrifinizde öğrenirsiniz!" diye telefonu kapadı.
Tahsin karakola giderken düşünüyordu:
-Bugün tam on iki gün var ki, Hasan ağabeyden ses, seda çıkmadı... Biraderi azizimin beni bu kadar zaman rahat bırakmış olması gayri tabii görünüyor. Bu karakol meselesi onunla alâkadar olsa gerek...
Dişçi tahmininde yanılmıyordu. Karakolda, komiserin odasına girerken bodrum katında bir sesin: "Allah... Allah... Canımı daha almayacak mısın?" diye inlediğini duydu. "Eyvah, birader bey burada... Kimbilir ne haltetti ki, deliğe tıkmışlar!" dedi.
Komiser efendi, çatkın bir çehre ile anlatmaya başladı:
-Efendim, biraderiniz olduğunu söyleyen acaip bir herif, bugün olmayacak haltlar yemiş... Tablasındaki iki kırık simitle sözüm ona esnaflık eden bu serseri, sokak sokak dolaşır, çoluk çocuğa musallat olur, önüne gelenle kavga eder... Olmayacak yere tablasını koyar... Belediye memurları ihtar ettikçe: "Namuslu esnaflık ediyorum... Açlıktan öleyim mi?" diye bağırır, rezalet çıkarır... Nihayet bugün başka satıcılarla dövüşmüş, tablası devrilmiş... Polisler karakola getirmek isteyince kızmış, açmış ağzını, sokak ortasında türlü tefevvühatta bulunmuş... Biraz evvel ifadesini aldım. Kardeşiniz olduğunu söyledi. Pek ihtimal vermemekle beraber, zatıâlinizi davete mecbur oldum...
Tahsin, utana utana başını önüne eğdi:
-Maalesef doğru, dedi, başa çıkılmaz bir serseri...
Komiser kaşlarını çatarak itiraz etti:
-Pekâlâ ama, ne de olsa kardeşiniz. Bu adamı biraz gözetmeniz lâzım gelirdi sanırım...
Tahsin, ağlayacak bir haldeydi. Cevap bulamıyordu.
Komiser efendi, ona, hali vakti yerinde olduğu halde öz kardeşini sokaklarda süründürmesi insaniyete muvafık bir şey olmayacağını uzun bir nutukla anlattı.
Tahsin:
-Rica ederim komiser efendi dedi, ben billahi paradan, puldan kaçınmıyorum... Halimin müsaadesi nisbetinde her fedakârlığa razıyım... Bir çare bulup beni bu adamdan kurtarırsanız size minnettar olurum.
Komiserin emri üzerine sarhoşu bodrumdan çıkardılar. Elbiseleri parça parça idi, alnı kanamış, gözünün biri şişmişti. Hasan ağabeyin sokakta yaptığı münasebetsizliğin pek yanına bırakılmadığı halinden anlaşılıyordu.
-Vay burada da mı sen karşıma çıktın? Ben, senden kurtulamayacak mıyım? Seninle yüzyüze gelmemek için yabancı mahallelerde dolaşıyorum... Burada da mı sen?
Sarhoş, yırtık elbiseleri içinde bir Roma İmparatoru vakariyle dikiliyor, elleriyle garip işaretler yaparak, gözlerini gökyüzüne dikerek söyleniyordu:
-Anlaşılıyor ki bu dünya yüzünde bize hayat hakkı kalmadı... Hiç kabahatimiz olmadan memuriyetten kovulup kardeş eline kalırız. O, bizi istiskal eder. Çaresiz esnaflık etmeye, namusumuzla ekmeğimizi kazanmaya başlarız. Fakat bu defa da kardeşinin sokakta simit satması küçük beyimizin azametine dokunur. Ona da "eyvallah" der, başka mahallelere gideriz. Bu defa da mahalle yumurcaklarından kâfil-i hukukumuz ve muhafız-ı hayatımız olan zabıta memurlarına kadar bütün şehir ahalisi bize musallat olur... Görülüyor ki, bize hayat hakkı kalmadı... Komiser efendi... Komiser efendi... İyi biliniz ki, ölmüş eşşeğin kurttan pervası olmaz. İster hapsedin... İster öldürün... Artık vicdanınıza kalmış bir mesele... Beni İstanbul sokaklarına lâyık görmüyor musunuz? Pekâlâ... Artık sokaklarda da gezmem... Bu akşamdan tezi yok... Eyüp mezarlığına gider, servilerin altına uzanır, açlıktan ölünceye kadar yatarım, anladınız mı?
Komiser, gayri ihtiyari gülmeye başlamıştı:
-Kâfi, anladık... dedi. Bak, biraderin sana muavenet etmeyi vadediyor...
Hasan ağabey, istihfafla gülümsedi:
-Ah, ah... Siz, benim ne ruhta, ne yaradılışta bir adam olduğumu anlayamazsınız komiser efendi... Bu adamın elinden, ölsem bir bardak su içmem... Siz, beni bilmezsiniz. Beni serbest bırakınız, gideceğim yer Eyüp mezarlığıdır...
***
Komiser efendi, nihayet bir çare buldu:
-Bak buraya arkadaş, dedi. Sen, yine kardeşinin elinden on para kabul etme... Her sabah buraya uğrar, benden yarım kağıt alırsın, anlaşıldı mı?
Hasan ağabey, uzun uzun düşündükten sonra, bu teklifi pek izzet-i nefsine dokunacak bir mahiyette bulmadı:
-Bir daha onun yüzünü görmemek şartiyle kabul ediyorum, dedi. Bir ikinci şartım da, bu paraları vakt-i merhununda faiziyle ödeyeceğime dair pullu bir senet yapılmasıdır.
REFiK ÖZDEK
REFiK ÖZDEK
(1928- 28 Ağustos 1995) Gazeteci, yazar, Köstence'de (Romanya) doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne bir süre devam etti. Gazeteciliğe 1959 yılında Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Roman, hikâye ve Fransızca'dan yaptığı çevirileri yayınlandı.
ESERLERi:
GECE YARISI GÜNEŞi
Hayatın dörtyol ağzına gelip duran delikanlı, dünyayı kendisine dar görür. Sayısız erek alanları serilir gözlerinin önüne. Koşa koşa gider o alanlara: Laponlar ülkesi ve Kuzey kutup kuşağından Tac-Mahal'e, Ganj kıyılarına; güneyde Mısır piramitlerine, kuzeyde taygalara, Isık ve Hazar göllerine... Yeni ufuklara, yeni iklimlerde, değişik toplumlar arasında maceradan maceraya koşar. Bu özelliğiyle eser bir macera romanıdır. Belgeli, gerçek bir macera...
AFŞAROĞLU
Afşaroğlu Mustafa, bıçak ve tabancadan başka güç tanımayan, asil duyguları damarlarında saklı ve uyarı bekleyen acar bir köy delikanlısıdır. Bir gün, yaşadığı köyün kör-karanlık bir kuyu olduğunu anlar ve çok ışıklı bir yıldızın kuyruğuna yapışarak o karanlık kuyudan çıkar. O çok ışıklı yıldız köyün genç öğretmenidir. İkisi arasında önce kavga olur, sonra sarsılmaz bir dostluk kurulur. Ama Afşaroğlu, ışıklı, uygar kentlere, birçokları gibi Almanya'ya gitmeye kararlıdır. O ışıklı kentlerde aydınlanacak, uygarlığın nimetlerini tadacaktır.
KiZiROĞLU MUSTAFA
Kitap üç hikâyeden oluşuyor. "Şakirden Al Haberi" ve "Kiziroğlu Mustafa" adlı hikâyelerinde Refik Özdek, vur-kaç'lı, burgaçlı, kargışlı günlerin başlangıcını ve sonrasını çarpıcı örneklerle anlatıyor. Karışık bir dünya değil, barışık bir dünya özlemini dile getiriyor. "Kendi Mezarını Kazan Adam" adlı hikâyesinde ise, toprağına ve doğaya tutkun bir çiftçinin, canından usandıran baskılara rağmen bunları korumak için direnişini, bu uğurda ölüme gidişini...
YAZI YAZMAKTAN KARNI NASIRLAŞAN ADAM
Roman konusu daha çok eski Sovyet İmparatorluğunun sınırları içinde kalan Türk ellerinde geçer. Ama okur, o ellerin doğasında, o ellerde yaşayanların duygu ve düşüncelerinde, global ya da küresel diyebileceğimiz meselelerin özünü de buluyor bu eserde.
(1928- 28 Ağustos 1995) Gazeteci, yazar, Köstence'de (Romanya) doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne bir süre devam etti. Gazeteciliğe 1959 yılında Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Roman, hikâye ve Fransızca'dan yaptığı çevirileri yayınlandı.
ESERLERi:
GECE YARISI GÜNEŞi
Hayatın dörtyol ağzına gelip duran delikanlı, dünyayı kendisine dar görür. Sayısız erek alanları serilir gözlerinin önüne. Koşa koşa gider o alanlara: Laponlar ülkesi ve Kuzey kutup kuşağından Tac-Mahal'e, Ganj kıyılarına; güneyde Mısır piramitlerine, kuzeyde taygalara, Isık ve Hazar göllerine... Yeni ufuklara, yeni iklimlerde, değişik toplumlar arasında maceradan maceraya koşar. Bu özelliğiyle eser bir macera romanıdır. Belgeli, gerçek bir macera...
AFŞAROĞLU
Afşaroğlu Mustafa, bıçak ve tabancadan başka güç tanımayan, asil duyguları damarlarında saklı ve uyarı bekleyen acar bir köy delikanlısıdır. Bir gün, yaşadığı köyün kör-karanlık bir kuyu olduğunu anlar ve çok ışıklı bir yıldızın kuyruğuna yapışarak o karanlık kuyudan çıkar. O çok ışıklı yıldız köyün genç öğretmenidir. İkisi arasında önce kavga olur, sonra sarsılmaz bir dostluk kurulur. Ama Afşaroğlu, ışıklı, uygar kentlere, birçokları gibi Almanya'ya gitmeye kararlıdır. O ışıklı kentlerde aydınlanacak, uygarlığın nimetlerini tadacaktır.
KiZiROĞLU MUSTAFA
Kitap üç hikâyeden oluşuyor. "Şakirden Al Haberi" ve "Kiziroğlu Mustafa" adlı hikâyelerinde Refik Özdek, vur-kaç'lı, burgaçlı, kargışlı günlerin başlangıcını ve sonrasını çarpıcı örneklerle anlatıyor. Karışık bir dünya değil, barışık bir dünya özlemini dile getiriyor. "Kendi Mezarını Kazan Adam" adlı hikâyesinde ise, toprağına ve doğaya tutkun bir çiftçinin, canından usandıran baskılara rağmen bunları korumak için direnişini, bu uğurda ölüme gidişini...
YAZI YAZMAKTAN KARNI NASIRLAŞAN ADAM
Roman konusu daha çok eski Sovyet İmparatorluğunun sınırları içinde kalan Türk ellerinde geçer. Ama okur, o ellerin doğasında, o ellerde yaşayanların duygu ve düşüncelerinde, global ya da küresel diyebileceğimiz meselelerin özünü de buluyor bu eserde.
iBRAHiM KAFESOĞLU
iBRAHiM KAFESOĞLU
ESERLERi:
TÜRK İSLAM SENTEZİ
"Devlet kuruculuk ve teşkilâtçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütûhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne herşeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller alemi sayıp çözemediği hadiseleri hemen "mucize"ye bağlayan Sâmî-İranlı-Hindli gibi düşünmektedir. Türk'ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı-maneviyatçı olmaktır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müsbet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.Bu ortamda, iradeyi ön safa alan, ilahî emirleri akıl ve deliller ışığında kavrayan İslâmî düşünce tarzının gelişmesi, zaman ve mekân şartlarını gözeten bir hukuk nizamı, eski Bozkır Türk siyasî teşekküllerinde görülen devlet anlayışı, vicdan hürriyeti ve askerî geleneklerin İslâm'la terkibi, siyasetten ilme, sanata kadar hayatın her safhasında Türk üslûplu bir İslâm anlayışını ve uygulamasını meydana getirmiştir."Elinizdeki kitap, bu sentezin tarihî sürecini özetlemektedir.
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN MESELELERİ
"Türk olmanın gerçekten mutluluk sayıldığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, istiklâl, huzur ve emniyetin bahşettiği rahatlık içinde, albayrak gölgesindeki aziz Türk toprakları üzerine mes'ut bir tevekkülle eğilen Türk köylüsü; yurdu yeniden kurmak şevki ile tezgâhına ve makinasına sarılan işçisi; Türklüğü genç dimağlara aşılamak heyecanı ile gönlü dolu öğretmeni; vazife namustur şiarı ile çalışan memuru; milliyetçilik aşkı ile geleceğin bahtiyar Türkiye'sinde vazife alma nöbetine hazırlanan iradeli, vatanperver asil genci ile Türklük şuurunun çelikleştirdiği bir millet vardı.Halbuki o zamanın parolası da, tıpkı şimdiki gibi, Batılı bir cemiyet olmak, "yurdu muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak"tı. Ancak, medeniyet yolunun millî kültürden geçtiği hakikatine erildiği için, eğitim ve öğretim Türk tarih ve kültürüne yöneltilmiş, ilk ve orta öğretim programları bu maksada göre düzenlenmiş, üniversite kürsülerinde Türklük bahisleri ana mevzu haline getirilmişti. Türk milletinin zihninde iftihara değer tarihî ve zengin kültürü ile Türklük şuurunun yerleştirilmesine çalışılırdı. Medenî´eşmede hareket noktasının millî kültürü geliştirme olduğunun idrak edildiği o heyecan çağında Türkiye'nin kültürel panoraması böyle olduğu için başarı kazanılmıştı. Fakat sonra durum değişti."
TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ
Her millet maddî imkânları ve manevî değerleri ile bir kültür bütünüdür. Bir millet yaşamakta ise, onun bir kültürü olacaktır. Biz de takriben 4000 yıllık tarihe sahip Türk milletinin kültürünü araştırdık. Asya bozkırlarında gerçekleştirilen bu kültürü çeşitli cepheleri ile belirtmeğe çalıştık. Kültür unsurlarının da zamanın ve çevrenin şartlarına uygun bazı değişiklikler gösterdiği, fakat ana vasıflarını daima koruduğu gerçeğinden hareket ederek yaptığımız iş, bütün yönleri ile Türk milletince ortaya konup geliştirilmiş kültürün çatısını kurmak ve onun yüzyıllarca karakterini muhafaza eden özelliklerini tesbit etmek gayretinden ibarettir.
ESERLERi:
TÜRK İSLAM SENTEZİ
"Devlet kuruculuk ve teşkilâtçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütûhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne herşeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller alemi sayıp çözemediği hadiseleri hemen "mucize"ye bağlayan Sâmî-İranlı-Hindli gibi düşünmektedir. Türk'ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı-maneviyatçı olmaktır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müsbet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.Bu ortamda, iradeyi ön safa alan, ilahî emirleri akıl ve deliller ışığında kavrayan İslâmî düşünce tarzının gelişmesi, zaman ve mekân şartlarını gözeten bir hukuk nizamı, eski Bozkır Türk siyasî teşekküllerinde görülen devlet anlayışı, vicdan hürriyeti ve askerî geleneklerin İslâm'la terkibi, siyasetten ilme, sanata kadar hayatın her safhasında Türk üslûplu bir İslâm anlayışını ve uygulamasını meydana getirmiştir."Elinizdeki kitap, bu sentezin tarihî sürecini özetlemektedir.
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN MESELELERİ
"Türk olmanın gerçekten mutluluk sayıldığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, istiklâl, huzur ve emniyetin bahşettiği rahatlık içinde, albayrak gölgesindeki aziz Türk toprakları üzerine mes'ut bir tevekkülle eğilen Türk köylüsü; yurdu yeniden kurmak şevki ile tezgâhına ve makinasına sarılan işçisi; Türklüğü genç dimağlara aşılamak heyecanı ile gönlü dolu öğretmeni; vazife namustur şiarı ile çalışan memuru; milliyetçilik aşkı ile geleceğin bahtiyar Türkiye'sinde vazife alma nöbetine hazırlanan iradeli, vatanperver asil genci ile Türklük şuurunun çelikleştirdiği bir millet vardı.Halbuki o zamanın parolası da, tıpkı şimdiki gibi, Batılı bir cemiyet olmak, "yurdu muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak"tı. Ancak, medeniyet yolunun millî kültürden geçtiği hakikatine erildiği için, eğitim ve öğretim Türk tarih ve kültürüne yöneltilmiş, ilk ve orta öğretim programları bu maksada göre düzenlenmiş, üniversite kürsülerinde Türklük bahisleri ana mevzu haline getirilmişti. Türk milletinin zihninde iftihara değer tarihî ve zengin kültürü ile Türklük şuurunun yerleştirilmesine çalışılırdı. Medenî´eşmede hareket noktasının millî kültürü geliştirme olduğunun idrak edildiği o heyecan çağında Türkiye'nin kültürel panoraması böyle olduğu için başarı kazanılmıştı. Fakat sonra durum değişti."
TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ
Her millet maddî imkânları ve manevî değerleri ile bir kültür bütünüdür. Bir millet yaşamakta ise, onun bir kültürü olacaktır. Biz de takriben 4000 yıllık tarihe sahip Türk milletinin kültürünü araştırdık. Asya bozkırlarında gerçekleştirilen bu kültürü çeşitli cepheleri ile belirtmeğe çalıştık. Kültür unsurlarının da zamanın ve çevrenin şartlarına uygun bazı değişiklikler gösterdiği, fakat ana vasıflarını daima koruduğu gerçeğinden hareket ederek yaptığımız iş, bütün yönleri ile Türk milletince ortaya konup geliştirilmiş kültürün çatısını kurmak ve onun yüzyıllarca karakterini muhafaza eden özelliklerini tesbit etmek gayretinden ibarettir.
EROL GÜNGÖR
EROL GÜNGÖR
(1938- 24 Nisan 1983) Yazar, fikir adamı. Kırşehir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'nde bir süre okuduktan sonra İ.Ü., Edebiyat Fakültesi'ne geçerek Felsefe Bölümü'nü bitirdi (1961). Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın yanında sosyal psikoloji asistanı oldu. 1965'te doktorasını verdi. İki yıl ABD'de Colorado Üniversitesi'nde araştırmalar yaptı. 1971'de doçentliğe, 1978'de profesörlüğe yükseldi. 1982'de Konya Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü'ne getirildi. İstanbul'da öldü.
ESERLERi:
AHLAK PSiKOLOJiSi ve SOSYAL AHLAK
Bu eser, Prof. Dr. Erol Güngör'ün "Ahlâk Psikolojisi" (1974) ve "Sosyal Ahlâk" (1975) konularında kaleme aldığı, bu güne kadar yayınlanmamış iki eserinden meydana getirilmiştir.
iSLAMIN BUGÜNKÜ MESELELERi
20. Asrın ikinci yarısında görülen İslâm Uyanışı dünyanın büyük ilgisini çekmektedir. Bütün İslâm dünyasını incelemekle beraber, Türkiye'ye ağırlık vermiştir.
iSLAM TASAVVUFUNUN MESELELERi
Erol Güngör bu eserinde, sosyal ilimci gözüyle İslâm dünyasının tasavvufî meselelerini ele almaktadır.
TÜRK KÜLTÜRÜ ve MiLLiYETÇiLiK
Yazar bu eserinde milliyetçilik ile Türk kültürü arasındaki münasebetlere sosyal-psikoloji açısından bakmaktadır.
KÜLTÜR DEĞiŞMESi ve MiLLiYETÇiLiK
Bu eserde kültür değişmeleri, zihniyetimizde meydana gelen değişmeler ve milliyetçilik meseleleri arasındaki ilgiler üzerinde durulmuştur.
DÜNDEN BUGÜNE
Milliyetçilik fikirlerinin temel kaynakları olan tarih ve kültür meselelerini, sosyal ilimci gözüyle, tahlil etmekte ve okuyucunun meselelere bakış açısı kazanmasını sağlamaktadır.
TARiHTE TÜRKLER
Bu eser sosyal ilimci gözüyle Türk tarihinin başlangıcsından günümüze bir tesbitidir.
SOSYAL MESELELER ve AYDINLAR
Erol Güngör'ün Ortadoğu ve Millet gazetelerinde neşredilenlerin haricindeki makalelerinin toplanmasıyla meydana getirilmiştir.
DÜNYAYI DEĞiŞTiREN KiTAPLAR
Bu kitap batı dünyasının -ve dolayısıyla bütün dünyanın- bugünkü halini almasında büyüktesirleri olmuş bulunan on altı eseri asıllarından ve bütünüyle okuma imkanı bulamayanlar için tertiplenmiştir.
BATI DÜŞÜNCESiNDEKi BÜYÜK DEĞiŞME
Bu eserde Avrupa düşüncesinde 1680-1715 tarihleri arasında yer alan köklü değişmesinin hikâyesini anlatıyor.
(1938- 24 Nisan 1983) Yazar, fikir adamı. Kırşehir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'nde bir süre okuduktan sonra İ.Ü., Edebiyat Fakültesi'ne geçerek Felsefe Bölümü'nü bitirdi (1961). Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın yanında sosyal psikoloji asistanı oldu. 1965'te doktorasını verdi. İki yıl ABD'de Colorado Üniversitesi'nde araştırmalar yaptı. 1971'de doçentliğe, 1978'de profesörlüğe yükseldi. 1982'de Konya Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü'ne getirildi. İstanbul'da öldü.
ESERLERi:
AHLAK PSiKOLOJiSi ve SOSYAL AHLAK
Bu eser, Prof. Dr. Erol Güngör'ün "Ahlâk Psikolojisi" (1974) ve "Sosyal Ahlâk" (1975) konularında kaleme aldığı, bu güne kadar yayınlanmamış iki eserinden meydana getirilmiştir.
iSLAMIN BUGÜNKÜ MESELELERi
20. Asrın ikinci yarısında görülen İslâm Uyanışı dünyanın büyük ilgisini çekmektedir. Bütün İslâm dünyasını incelemekle beraber, Türkiye'ye ağırlık vermiştir.
iSLAM TASAVVUFUNUN MESELELERi
Erol Güngör bu eserinde, sosyal ilimci gözüyle İslâm dünyasının tasavvufî meselelerini ele almaktadır.
TÜRK KÜLTÜRÜ ve MiLLiYETÇiLiK
Yazar bu eserinde milliyetçilik ile Türk kültürü arasındaki münasebetlere sosyal-psikoloji açısından bakmaktadır.
KÜLTÜR DEĞiŞMESi ve MiLLiYETÇiLiK
Bu eserde kültür değişmeleri, zihniyetimizde meydana gelen değişmeler ve milliyetçilik meseleleri arasındaki ilgiler üzerinde durulmuştur.
DÜNDEN BUGÜNE
Milliyetçilik fikirlerinin temel kaynakları olan tarih ve kültür meselelerini, sosyal ilimci gözüyle, tahlil etmekte ve okuyucunun meselelere bakış açısı kazanmasını sağlamaktadır.
TARiHTE TÜRKLER
Bu eser sosyal ilimci gözüyle Türk tarihinin başlangıcsından günümüze bir tesbitidir.
SOSYAL MESELELER ve AYDINLAR
Erol Güngör'ün Ortadoğu ve Millet gazetelerinde neşredilenlerin haricindeki makalelerinin toplanmasıyla meydana getirilmiştir.
DÜNYAYI DEĞiŞTiREN KiTAPLAR
Bu kitap batı dünyasının -ve dolayısıyla bütün dünyanın- bugünkü halini almasında büyüktesirleri olmuş bulunan on altı eseri asıllarından ve bütünüyle okuma imkanı bulamayanlar için tertiplenmiştir.
BATI DÜŞÜNCESiNDEKi BÜYÜK DEĞiŞME
Bu eserde Avrupa düşüncesinde 1680-1715 tarihleri arasında yer alan köklü değişmesinin hikâyesini anlatıyor.
PEYAMi SAFA
PEYAMi SAFA
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.
Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.
Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.
Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).
Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Hayatı, Sanatı Felsefesi Dramı'nı yayınladı (1998).
ESERLERi:
BiZ INSANLAR
Mütefekkir romancı bu eserde insan ruhunun derinliklerine büyük zekasının ışığını tutmaktadır. romanda asil bir ruhun insanın anlaşılmazlığı karşısındaki bunalımları, ikiyüzlülüğe ve bayağılıklara karşı isyanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâi hayanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâî hayatı perişan eden havası iinde dürüstlüğün ve ülkücülüğün savunması yapılmakta, kozmopolitliğe karşı milliyetçilik, materyalizme karşı maneviyatçılık bayraklaştırılmaktadır.
YALNIZIZ
Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.
FATiH HARBiYE
Yazar bu romanında Tanzimat'tan kopup gelen, Millî Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini incelemektedir.
MATMAZEL NORALiYA' NIN KOLTUĞU
Peyami Safa'nın mizac ve ruh yapısına uygun düşen bir konuyu ihtiva etmektedir. Ruhçu ve akılcı dünya görüşünün yazarın anlayışı çerçevesinde birleştirilmesi esasına dayanır.
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
Roman, yalnız ve hasta bir çocuğun ızdırabını, çocukça aşkını ve kıskançlığını; mes'ud olmak isteyen bir genç kızın temiz sevgisini; inanmak arzusu bütün benliğini saran bir insaın kuruntularını ve çıplak hastahane duvarı gerisindeki hıçkırıklarını anlatır.
MAHŞER
Yazarın görüşlerini değişik bir tarzda işlediği bir romandır.
ŞİMŞEK
Yazarın ilk romanlarındandır. Yazar bunda da bütün eserlerinde işlediği konuları, bir başka tarzda yeniden işlemektedir.
CANAN
Peyami Safa'nın "Şimşek", "Bir Akşamdı", "Mahşer" romanları tarzında bir diğer eseridir.
SÖZDE KIZLAR
Günümüzün kızlarını, onları mesud yahud bedbaht edebilecek hususları birer ibret levhası gibi yansıtmaktadır.
TÜRK İNKILABINA BAKIŞLAR
Atatürk İnkılâbları öncesindeki fikir cereyanlarını en gerçek kaynaklarıyla ortaya koymaya çalışmıştır.
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.
Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.
Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.
Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).
Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Hayatı, Sanatı Felsefesi Dramı'nı yayınladı (1998).
ESERLERi:
BiZ INSANLAR
Mütefekkir romancı bu eserde insan ruhunun derinliklerine büyük zekasının ışığını tutmaktadır. romanda asil bir ruhun insanın anlaşılmazlığı karşısındaki bunalımları, ikiyüzlülüğe ve bayağılıklara karşı isyanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâi hayanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâî hayatı perişan eden havası iinde dürüstlüğün ve ülkücülüğün savunması yapılmakta, kozmopolitliğe karşı milliyetçilik, materyalizme karşı maneviyatçılık bayraklaştırılmaktadır.
YALNIZIZ
Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.
FATiH HARBiYE
Yazar bu romanında Tanzimat'tan kopup gelen, Millî Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini incelemektedir.
MATMAZEL NORALiYA' NIN KOLTUĞU
Peyami Safa'nın mizac ve ruh yapısına uygun düşen bir konuyu ihtiva etmektedir. Ruhçu ve akılcı dünya görüşünün yazarın anlayışı çerçevesinde birleştirilmesi esasına dayanır.
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
Roman, yalnız ve hasta bir çocuğun ızdırabını, çocukça aşkını ve kıskançlığını; mes'ud olmak isteyen bir genç kızın temiz sevgisini; inanmak arzusu bütün benliğini saran bir insaın kuruntularını ve çıplak hastahane duvarı gerisindeki hıçkırıklarını anlatır.
MAHŞER
Yazarın görüşlerini değişik bir tarzda işlediği bir romandır.
ŞİMŞEK
Yazarın ilk romanlarındandır. Yazar bunda da bütün eserlerinde işlediği konuları, bir başka tarzda yeniden işlemektedir.
CANAN
Peyami Safa'nın "Şimşek", "Bir Akşamdı", "Mahşer" romanları tarzında bir diğer eseridir.
SÖZDE KIZLAR
Günümüzün kızlarını, onları mesud yahud bedbaht edebilecek hususları birer ibret levhası gibi yansıtmaktadır.
TÜRK İNKILABINA BAKIŞLAR
Atatürk İnkılâbları öncesindeki fikir cereyanlarını en gerçek kaynaklarıyla ortaya koymaya çalışmıştır.
NEZİHE ARAZ
NEZİHE ARAZ
yazar
1922 yılında Konya'da doğdu.Ankara eski milletvekili Rıfat Araz ile Adeviye Araz'ın kızı. Nurettin, Hayrettin, Kemal Araz'ın ve Samiye Alplaçin, Vecihe Büyükaksoy'un kardeşidir.
Nezihe Araz; DTCF'de Behice Boran'ın asistanı iken sol eylemlere katılmıştır. *Bilahare solculuktan Rifailiğe geçmiştir. Kenan Rıfai ve 20. Asırda Müslümanlık kitabını yazanlardandır.Son yıllarda sosyal demokrat çizgide eserler vermektedir.
Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Nezihe Araz, Resimli Hayat dergisinde gazeteciliğe başladı (1950). Babıâli'nin çeşitli gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. Röportajları ve araştırmaları yayınlandı. Yunus Emre'nin ve Mevlana'nın hayatını "Dertli Dolap" ve "Aşk Peygamberi" adlı kitaplarda anlattı.Peygamber Efendimiz'in ve Fatih Sultan Mehmet'in hayatını anlatan biyografileri yayınlandı. Şiirlerini "Benim Dünyam" adlı bir kitapta toplayan Nezihe Araz'ın "Anadolu Evliyaları" adlı kitabı ilgi ile karşılandı.Meydan-Larousse, Larousse-Gençlik ve Kaynak Kitaplar Yayınevi'nin hazırladığı Türkiye Ansiklopedisi'yle diğer yayınların yapımcı veya yayıncılığını yaptı.
Anadolu halk törelerini, özellikle kadın giyim ve süs eşyasının özelliklerini ve banlara ilişkin anekdotları derledi. Anadolu kadınları baş süslemelerinden bir koleksiyon oluşturdu. Orta Anadolu yörükleri arasında yaptığı araştırmaları "Kırk Pencereli Konak" adıyla yayınladı.
Nezihe Araz, Kent Oyuncuları tarafından sergilenen "Hayattan Yapraklar" adlı televizyon dizisini ve yine Kent Oyuncuları'nın sergilediği, "Akıllı Tavşan ve Güçlü Aslan", "Sihirli Fındıklar" adlı müzikli çocuk oyunlarını yazdı. Araz'ın Devlet Tiyatroları edebi kurullarınca repertuara alınan ve çeşitli tarihlerde oynanan oyunları şunlardır:"Bozkır Güzellemesi", "Öyle Bir Nevcivan", "Alacakaranlık", "İmparatorun İki Oğlu", "Afife Jale", "Cahide", "Ballar Balını Buldum."
Ayrıca 1984'ten sonra televizyonda "Hanımlar Sizin İçin" adlı, kadınlara yönelik kuşak programları çeşitli aralıklarla yayınlanmaktadır. "O Kadın", "Ekmek Kavgası", "İhtiras Fırtınası", "Afife Jale" ve "Hanım" adlı senaryoları film olmuştur.
yazar
1922 yılında Konya'da doğdu.Ankara eski milletvekili Rıfat Araz ile Adeviye Araz'ın kızı. Nurettin, Hayrettin, Kemal Araz'ın ve Samiye Alplaçin, Vecihe Büyükaksoy'un kardeşidir.
Nezihe Araz; DTCF'de Behice Boran'ın asistanı iken sol eylemlere katılmıştır. *Bilahare solculuktan Rifailiğe geçmiştir. Kenan Rıfai ve 20. Asırda Müslümanlık kitabını yazanlardandır.Son yıllarda sosyal demokrat çizgide eserler vermektedir.
Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Nezihe Araz, Resimli Hayat dergisinde gazeteciliğe başladı (1950). Babıâli'nin çeşitli gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. Röportajları ve araştırmaları yayınlandı. Yunus Emre'nin ve Mevlana'nın hayatını "Dertli Dolap" ve "Aşk Peygamberi" adlı kitaplarda anlattı.Peygamber Efendimiz'in ve Fatih Sultan Mehmet'in hayatını anlatan biyografileri yayınlandı. Şiirlerini "Benim Dünyam" adlı bir kitapta toplayan Nezihe Araz'ın "Anadolu Evliyaları" adlı kitabı ilgi ile karşılandı.Meydan-Larousse, Larousse-Gençlik ve Kaynak Kitaplar Yayınevi'nin hazırladığı Türkiye Ansiklopedisi'yle diğer yayınların yapımcı veya yayıncılığını yaptı.
Anadolu halk törelerini, özellikle kadın giyim ve süs eşyasının özelliklerini ve banlara ilişkin anekdotları derledi. Anadolu kadınları baş süslemelerinden bir koleksiyon oluşturdu. Orta Anadolu yörükleri arasında yaptığı araştırmaları "Kırk Pencereli Konak" adıyla yayınladı.
Nezihe Araz, Kent Oyuncuları tarafından sergilenen "Hayattan Yapraklar" adlı televizyon dizisini ve yine Kent Oyuncuları'nın sergilediği, "Akıllı Tavşan ve Güçlü Aslan", "Sihirli Fındıklar" adlı müzikli çocuk oyunlarını yazdı. Araz'ın Devlet Tiyatroları edebi kurullarınca repertuara alınan ve çeşitli tarihlerde oynanan oyunları şunlardır:"Bozkır Güzellemesi", "Öyle Bir Nevcivan", "Alacakaranlık", "İmparatorun İki Oğlu", "Afife Jale", "Cahide", "Ballar Balını Buldum."
Ayrıca 1984'ten sonra televizyonda "Hanımlar Sizin İçin" adlı, kadınlara yönelik kuşak programları çeşitli aralıklarla yayınlanmaktadır. "O Kadın", "Ekmek Kavgası", "İhtiras Fırtınası", "Afife Jale" ve "Hanım" adlı senaryoları film olmuştur.
NEVZAT KÖSOĞLU
NEVZAT KÖSOĞLU
(1941-) Yazar, Erzurum'un İspir ilçesinde doğdu. Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir dönem parlamenterlik yaptı.
ESERLERi:
TÜRK DÜNYASI TARiHi ve TÜRK MEDENiYETi ÜZERiNE DÜŞÜNCELER
Asır asır Türk tarihini, Türkiye ve diğer Türk sahalarının tarihleriyle birlikte ele alan eserde, her asrın sonunda geniş ve doyurucu bir değerlendirme ile sosyal meselelere bakılmaktadır.
KiTAP ŞUURU
Muhtelif makalelerden oluşmaktadır. Bunlar Türk Milleti'nin bugünkü problemlerine derinlemesine bakan bir Türk münevverinin araştırma-inceleme sonuçlarıdır.
MiLLi KÜLTÜR ve KiMLiK
Yazar, bu kitapta toplanmış yazılarıyla bir tarih ve kültür felsefesinin bakış açılarına istinaden, kültürümüzün dünkü, bugünkü durumlarını açıklamağa ve yarınlarla ilgili ipuçlarını yakalamağa çalışmaktadır.
KONUŞMALAR
Nevzat Kösoğlu'nun 1977-1980 arasında TBMM'nde yaptığı bazı konuşmaları ve Aralık 1981'de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'ndaki Sorgu'sunu ve Savunma'sını içine almaktadır.
TÜRK KİMLİĞİ VE TÜRK DÜNYASI
Türkiye bugün, tarihî kıblesine dönük bir iman hamlesi içinde görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında, büyük zamanlar yaşamakta olduğumuz söylenebilir. Türk kültür coğrafyasının bütün alanları, tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar birbirine açılmıştır; çok büyük ve güzel kültürel açılışlarının imkânları doğmuştur. Bu imkânları değerlendirebilmek için, bu iman hareketini alevlendirip genişletmek, böylece, toplumun kendine güvenini sağlayarak, kültürel yaratıcılığı beslemek gerekecektir. Eğer bu iman hamlesi, kıblesini kaybetmeden, zengin ve sağlıklı bir fikir muhtevasına ve çağdaş ve sağlıklı ölçülere sahip olamazsa geleneği, geleceğin malzemesi ve üslûp örneği gibi görmeyip, mukaddeslerimiz arasına alırsa, kaybolmuş zamanları yaşamış olacağız.
(1941-) Yazar, Erzurum'un İspir ilçesinde doğdu. Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir dönem parlamenterlik yaptı.
ESERLERi:
TÜRK DÜNYASI TARiHi ve TÜRK MEDENiYETi ÜZERiNE DÜŞÜNCELER
Asır asır Türk tarihini, Türkiye ve diğer Türk sahalarının tarihleriyle birlikte ele alan eserde, her asrın sonunda geniş ve doyurucu bir değerlendirme ile sosyal meselelere bakılmaktadır.
KiTAP ŞUURU
Muhtelif makalelerden oluşmaktadır. Bunlar Türk Milleti'nin bugünkü problemlerine derinlemesine bakan bir Türk münevverinin araştırma-inceleme sonuçlarıdır.
MiLLi KÜLTÜR ve KiMLiK
Yazar, bu kitapta toplanmış yazılarıyla bir tarih ve kültür felsefesinin bakış açılarına istinaden, kültürümüzün dünkü, bugünkü durumlarını açıklamağa ve yarınlarla ilgili ipuçlarını yakalamağa çalışmaktadır.
KONUŞMALAR
Nevzat Kösoğlu'nun 1977-1980 arasında TBMM'nde yaptığı bazı konuşmaları ve Aralık 1981'de Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'ndaki Sorgu'sunu ve Savunma'sını içine almaktadır.
TÜRK KİMLİĞİ VE TÜRK DÜNYASI
Türkiye bugün, tarihî kıblesine dönük bir iman hamlesi içinde görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında, büyük zamanlar yaşamakta olduğumuz söylenebilir. Türk kültür coğrafyasının bütün alanları, tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar birbirine açılmıştır; çok büyük ve güzel kültürel açılışlarının imkânları doğmuştur. Bu imkânları değerlendirebilmek için, bu iman hareketini alevlendirip genişletmek, böylece, toplumun kendine güvenini sağlayarak, kültürel yaratıcılığı beslemek gerekecektir. Eğer bu iman hamlesi, kıblesini kaybetmeden, zengin ve sağlıklı bir fikir muhtevasına ve çağdaş ve sağlıklı ölçülere sahip olamazsa geleneği, geleceğin malzemesi ve üslûp örneği gibi görmeyip, mukaddeslerimiz arasına alırsa, kaybolmuş zamanları yaşamış olacağız.
NECİP FAZIL KISAKÜREK
Şair-Yazar
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
KALDIRIMLAR / I
Sokaktayım,
kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
Bu geceyarısında iki kişi uyanık:
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor,
Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır,
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumda bir tâk olsun zulmetten taş kemerler.
Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...
NECİP FAZIL KISAKÜREK
(26 Mayıs 1905 - 25 Mayıs 1983)
HAYATI
Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.
VASİYETİ
1- Bu vasiyet,çoluk-çoğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...
2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.
3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."
Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.
4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:
1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...
5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...
6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...
7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...
8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!... Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...
9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.
Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...
Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!
10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!
11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!
GENÇLİĞE HİTABE
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!
Allahın selâmı üzerine oIsun...
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..
Necip Fazıl
ESERLERİ
1-Hikayelerim
2-Cinnet Mustatili
3-Bir Adam Yaratmak
4-Çile
5-Kafa Kağıdı
6-O ve Ben
7-Yunus Emre
8-At'a Senfoni
9-Para
10-Sahte Kahramanlar
11-Hazret-i Ali
12-Tanrı Kulundan Dinlediklerim
13-İhtilal
14-Moskof
15-Tohum
16-Aynadaki Yalan
17-Reis Bey
18-Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
19-Babıali
20-Sosyalizm,Komünizm ve İnsanlık
21-Hitabeler
22-Peygamberler Halkası
23-İbrahim Ethem
24-Hesaplaşma
25-Esselam
26-Dünya Bir İnkilap Bekliyor
27-Hac
28-Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
29-Türkiye'nin Manzarası
30-Çerçeve-I
31-Nur Harmanı
32-İman ve İslam Atlası
33-Müdafaalarım
34-Veliler Ordusundan 333
35-Benim Gözümde Menderes
36-İdeolocya Örgüsü
37-Mümin-Kafir
38-Senaryo Romanlarım
39-Çöle İnen Nur
40-Son Devrin Din Mazlumları
41-Öfke ve Hiciv
42-Sabır Taşı
43-Ulu Hakan II.Abdülhamid Han
44-Başbuğ Velilerden 33
45-Çerçeve-II
46-Konuşmalar
47-Rabıta-i Şerife
48-Doğru Yolun Sapık Kolları
49-Başmakalelerim-I
50-Tasavvuf Bahçeleri
51-Çerçeve-III
52-Namık Kemal
53-Hücum Ve Polemik
54-Rapor 1/3
55-Rapor 4/6
56-Rapor 7/9
57-Rapor 10/13
58-Yeniçeri
59-Reşahat
60-Başmakalelerim-II
61-Mektubat
62-Başmakalelerim-III
63-Çerçeve-IV
64-Gönül Nimetleri
ŞİİRLERİNDEN
ÇİLE
Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı
Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı
Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al san rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye
Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makânı bir satih, zamanı vehim.
Bütün bir kahinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...
Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.
Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.
Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...
Necip Fazıl Kısakurek
SAKARYA TÜRKÜSÜ
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
Insan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Necip FAZIL
ÇOCUK
Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...
Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa "niçin,nasıl?" ve hayret...
Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.
Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"
Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...
Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!
İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...
Necip Fazıl
KALDIRIMLAR
Sokaktayim, kimsesiz bir sokak ortasinda
Yuruyorum, arkama bakmadan yuruyorum
Yolumun karanliga karisan noktasinda
Sanki beni bekleyen bir hayal goruyorum.
Kara gozler kul rengi bulutlarla kapanik;
Evlerin bacasini kolluyor yildirimlar.
Bu gece yarisinda iki kisi uyanik:
Biri benim, biri de uzayan kaldirimlar
Icimde damla damla bir korku birikiyor;
Saniyorum her sokak basini kesmis devler,
Simsiyah comlarini uzerime dikiyor
Gozleri cikarilmis bir ama gibi evler
Kaldırımlar, istirap cekenlerin annesi
Kaldırımlar, icimde yasamis bir insandir.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, icimde uzayan bir lisandir.
Bana dusmez can vermek yumusak bir kucakta,
Ben bu kaldirimlarin emzirdigi cocugum.
Aman sabah olmasin bu karanlik sokakta,
Bu karanlik sokakta bitmesin yolculugum
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
Iki yanimdan aksin bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi ac kopekler isitsin;
Yolumda bir tak olsun zulmetten tas kemerler.
Ne isikta gezeyim, ne goze goruneyim;
Gunduzler size kalsin, verin karanliklari.
Islak bir yorgan gibi iyice buruneyim,
Ortun, ustume ortun serin karanliklari.
Necip Fazıl
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahi,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir gunahi,
Seni bekledigim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yoklugunda buldum seni;
Birak vehmimde golgeni,
Gelme, artik neye yarar?
Necip Fazıl Kısakürek
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
KALDIRIMLAR / I
Sokaktayım,
kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
Bu geceyarısında iki kişi uyanık:
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor,
Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır,
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumda bir tâk olsun zulmetten taş kemerler.
Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...
NECİP FAZIL KISAKÜREK
(26 Mayıs 1905 - 25 Mayıs 1983)
HAYATI
Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.
VASİYETİ
1- Bu vasiyet,çoluk-çoğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...
2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.
3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."
Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.
4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:
1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...
5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...
6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...
7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...
8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!... Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...
9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.
Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...
Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!
10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!
11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!
GENÇLİĞE HİTABE
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!
Allahın selâmı üzerine oIsun...
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..
Necip Fazıl
ESERLERİ
1-Hikayelerim
2-Cinnet Mustatili
3-Bir Adam Yaratmak
4-Çile
5-Kafa Kağıdı
6-O ve Ben
7-Yunus Emre
8-At'a Senfoni
9-Para
10-Sahte Kahramanlar
11-Hazret-i Ali
12-Tanrı Kulundan Dinlediklerim
13-İhtilal
14-Moskof
15-Tohum
16-Aynadaki Yalan
17-Reis Bey
18-Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
19-Babıali
20-Sosyalizm,Komünizm ve İnsanlık
21-Hitabeler
22-Peygamberler Halkası
23-İbrahim Ethem
24-Hesaplaşma
25-Esselam
26-Dünya Bir İnkilap Bekliyor
27-Hac
28-Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
29-Türkiye'nin Manzarası
30-Çerçeve-I
31-Nur Harmanı
32-İman ve İslam Atlası
33-Müdafaalarım
34-Veliler Ordusundan 333
35-Benim Gözümde Menderes
36-İdeolocya Örgüsü
37-Mümin-Kafir
38-Senaryo Romanlarım
39-Çöle İnen Nur
40-Son Devrin Din Mazlumları
41-Öfke ve Hiciv
42-Sabır Taşı
43-Ulu Hakan II.Abdülhamid Han
44-Başbuğ Velilerden 33
45-Çerçeve-II
46-Konuşmalar
47-Rabıta-i Şerife
48-Doğru Yolun Sapık Kolları
49-Başmakalelerim-I
50-Tasavvuf Bahçeleri
51-Çerçeve-III
52-Namık Kemal
53-Hücum Ve Polemik
54-Rapor 1/3
55-Rapor 4/6
56-Rapor 7/9
57-Rapor 10/13
58-Yeniçeri
59-Reşahat
60-Başmakalelerim-II
61-Mektubat
62-Başmakalelerim-III
63-Çerçeve-IV
64-Gönül Nimetleri
ŞİİRLERİNDEN
ÇİLE
Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı
Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı
Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al san rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye
Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makânı bir satih, zamanı vehim.
Bütün bir kahinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.
Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!
Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...
Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.
Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.
Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...
Necip Fazıl Kısakurek
SAKARYA TÜRKÜSÜ
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat?
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
Insan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
Necip FAZIL
ÇOCUK
Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...
Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
Karıncaya göz atsa "niçin,nasıl?" ve hayret...
Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.
Allah diyor ki:"Geçti gazabımı rahmetim!"
Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...
Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!
İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...
Necip Fazıl
KALDIRIMLAR
Sokaktayim, kimsesiz bir sokak ortasinda
Yuruyorum, arkama bakmadan yuruyorum
Yolumun karanliga karisan noktasinda
Sanki beni bekleyen bir hayal goruyorum.
Kara gozler kul rengi bulutlarla kapanik;
Evlerin bacasini kolluyor yildirimlar.
Bu gece yarisinda iki kisi uyanik:
Biri benim, biri de uzayan kaldirimlar
Icimde damla damla bir korku birikiyor;
Saniyorum her sokak basini kesmis devler,
Simsiyah comlarini uzerime dikiyor
Gozleri cikarilmis bir ama gibi evler
Kaldırımlar, istirap cekenlerin annesi
Kaldırımlar, icimde yasamis bir insandir.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, icimde uzayan bir lisandir.
Bana dusmez can vermek yumusak bir kucakta,
Ben bu kaldirimlarin emzirdigi cocugum.
Aman sabah olmasin bu karanlik sokakta,
Bu karanlik sokakta bitmesin yolculugum
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
Iki yanimdan aksin bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi ac kopekler isitsin;
Yolumda bir tak olsun zulmetten tas kemerler.
Ne isikta gezeyim, ne goze goruneyim;
Gunduzler size kalsin, verin karanliklari.
Islak bir yorgan gibi iyice buruneyim,
Ortun, ustume ortun serin karanliklari.
Necip Fazıl
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahi,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir gunahi,
Seni bekledigim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yoklugunda buldum seni;
Birak vehmimde golgeni,
Gelme, artik neye yarar?
Necip Fazıl Kısakürek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)