TÜRK VE İSLAM DÜNYASININ YENİDEN YAPILANMASI
Yazar : Prof. Dr. Sabahattin ZAİM
Yayınevi : Yeni Asya Yayınları
Baskı : İstanbul / 1993 / 258 shf.
BİRİNCİ BÖLÜM:
TÜRK DÜNYASININ YENİDEN YAPILANMASI
Sovyetlerin yıkılmasıyla iki kutuplu dünya oluşumu sona erip A.B.D.’nin liderliğinde yeni bir dünya düzenine gidilmektedir. Bununla beraber eskiden beri var olan Güney İslam dünyasının yanısıra Bosna’dan Çin’e kadar uzanan topraklarda yeni Türk devletlerinin ortaya çıkmasıyla kuzey
Türk-İslam dünyasından söz edilir olmuştur.
Bugün dünyada yaşayan Türk boylarının nüfusunun 210 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye dışında 150 milyon soydaşımızın olduğunu görürüz. Toprak olarak %75’inin bağımsız olduğu düşünülürse azımsanmayacak bir potansiyele sahip olduğumuz görülür.
A)Türk Dünyasının Yapısı:
Günümüzde Bosna’dan başlayıp Sancak, Kosova, Makedonya ve Türkiye üzerinden Kafkasya ve Türkistan nihayetinde Moğolistan ve Çin’in içlerine kadar uzanan sahada Türkler yaşamaktadır. Sayıları 26’yıbulan Türk kökenli halkların toplamı 116 milyon, yerleştikleri coğrafyanın büyüklüğü 7.8 milyon km2 yi buluyor.
Türk dünyasında Türkiye dışında iki büyük merkez Türkistan ve Kafkasya’dır. Sovyetler Türkistan’da bulunan kabile şuurunu devamlı tahrik etmişlerdir. Mesela; Özbeklerde bu kabile anlayışı bir etnik milliyet duygusu haline gelmiştir. Halbuki Özbek ismi miladi 10. Asırda Müslüman olan Altınordu Han’ı Özbek Han’dan gelmektedir. Diğer devletler içinde de etnik milliyet düşüncesi hakimdir. istikbalde Türk dünyasının selameti adına bu problemin aşılması şarttır. Türklük duygu ve düşüncesi bugün için Azerbaycan’da hakimdir.
Türkistan’ın büyük ve tarihi şehirleri Fergana vadisi boyunca uzanan Maveraünnehir bölgesinde serpilmiştir. (Aşkaabat, Buhara, Semerkant, Duşanbe, Taşkent, Bişkek, Almaata, Kaşkar, Yarkent, Urumçi) Fakat maalesef bu medeniyet merkezleri müstevli Çin ve Ruslar tarafından herbiri ayrı bir devlet olarak dağıtılmıştır.
16. Yy. da Türkler Türkistan’dan taşıp Dünyaya yayıldılar. 16. yy.da kanuni Don-İdil nehirlerini bir kanalla bağlayıp Türkiye-Türkistan su yolunu açmak istemiş ancak hayata geçirememiştir. Bunu Ruslar 1952’de becerebilmişlerdir
İkinci merkez Kafkasya; Türkler genelde Asya’dan Hazar Denizi üzerinden Kafkaslara inip yerleştiler. 7. Ve 8. asırda Güney Kafkasya Emevilerin hakimiyeti altına girdi. Ve hazar Türkleri islamiyeti kabul etti. 1514’de Çaldıranla Osmanlı Kafkasya’ya girdi. 1864’de bölge Rusların İşgaline uğradı.
Başlıca Türk Boyları Dağistan, Çerkezistan, Aphazya, Karatay, Azerbaycan Gibi yerlerde toplanmıştır. Stalin döneminde Ahiska Türkleri Sovyetler Birliğinin çeşitli yerlerine çil yavrusu gibi dağıtılıp yerlerine Hristiyan gürcüler getirilmiştir.
Rusların Kafkasya Politikası: Türkiye sınırında Hristiyan Gürcü ve Ermenillerden oluşan gayri müslim bir halka oluşturarak Türkiye’nin Türk Dünyası ile irtibatını kesmek bunun için Kafkasya dışından Ermenileri getirip yerleştirmiş, suni bir devlet olan Ermenistan’ı bir kama gibi bölgeye saplamıştır.
Rus Federasyonundaki Diğer Türk Devletleri: Sovyetlerin petrol üretiminin %40’ından fazlasını üreten Tataristan ve Başkırdistan, Kırım ile Kafkasya ve Sibirya’daki özerk cumhuriyeti gelmektedir.
B) TÜRK CUMHURİYETLERİNİN YENİDEN YAPILANMASI
İktisadi yapılanma: Marksizmden ayrılıp pazar ekonomisine geçme.
Dini yapılanma: Ateizmden ayrılıp inanç özgürlüğüne geçmek.
Siyasi yapılanma: Azınlık oligarşisi veya diktatörlükten ayrılıp demokrasiyi benimseme
Sosyo-kültürel yapılanma: Enternasyonallikten ayrılıp kendi öz milli benliğine dönme
1-İktisadi Yapılanma :
Pozitif faktörler
a)Nüfus Yapısı: İnsan ve hammadde kaynaklarının bolluğu, geleneksel örf ve adetler ve insiyaki İslami davranış tarzı ve bunun yanında genellikle Türk boylarının zirai karakteri hakim olan kırsal kesimlerde yaşadığından dolayı nüfus yapısı çok kuvvetlidir. Fakat Ruslar içki ve alkolü en ücra köşelere kadar yayarak, bu nüfusu çürütmeyi amaçlamış ve kısmen başarılı olmuştur. Dağ başındaki Kırgız köylerine hayvan ve insan sırtında içki göndermiş, Ebulfeyz Elçibey’in dediğine göre Moskova’da şişesi 45 ruble olan içkiyi Azerbeycan’da 5 rubleye sattırmıştır.
b) Hammadde kaynaklarını bolluğu: Türklerin meskun bulunduğu yerler fevkalade
zengin tabii kaynaklara sahiptir. Toprağın altında petrol varken, üstü yemyeşil ormanlarla kaplıdır.(genelde tersi olur.) Her tarafta petrol kuyuları serpilmiştir. Başkırdistan ve Tataristan bu kuyularla doludur. Tataristan’ın petrol üretimi Kuveyt’inkine muadildir. Eski Sovyetler Birliği’nin bakır ihtiyacının %76’sı, kromun%90’ı, uranyumun %90’ı, bizmutun tamamı Türk cumhuriyetlerinde üretilmektedir. Türkmenistan en zengin doğalgaz yataklarına sahiptir. Kömür ve pamuk üretiminde Türkistan çok zengindir. Özbekistan meyve cenneti diye bilinir.
Fakat ne yazık ki, imalat sanayii kasten buralarda yapılmadığı için şeker pancarı zengini olan Türkistan’da şeker bulamazsınız.
Negatif faktörler
a) Ekonomik yapının Sovyetlere bağımlı kılınmış olması: Sovyetler sömürme esasına göre buraları Hammadde deposu olarak kullanmış, imalatta devletleri birbirine bağımlı hale getirmiştir.
b) Müteşebbis insan ve yönetici kadroların olmayışı: Pazar ekonomisinde en önemli unsur inisiyatif kullanacak müteşebbis ve yönetici yetiştirmektir. Örneğin; Kırgızistan’daki altın madenlerini Amerikalılar, Azeri petrolünü İngiliz BP işletmektedir. Avrupalılar bu eksikliği istismar etmektedirler. Türk müteşebbisine bu sahada büyük işler düşmektedir.
c) Çevrenin kirlenmesi: Çevre konusunda bütün Türk devletlerinin önemli problemleri vardır. Kazakistan’da yıllardan beri sürdürülen nükleer denemeler ekolojik dengeyi alt üst etmiştir. Aral gölü kurumak üzeredir. Kazakistan’da radyasyon tehlikesi had safhadadır. Tarım monokültür yoluyla dengesizleştirilmiş, Türkistan’da sömürüyü arttırmak için aşırı gübreleme yapılmış kimyasal atıklardan Kuzey Sibirya’daki şehirlerde sanayi çölleri oluşmuş, nehirlerin ekolojik dengeleri bozulmuş, balık avlamak güçleşmiştir. Esasında maddi çevre kirlenmesi manevi ve kültürel kirlenmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
2-Dini Yapılanma:
Ateizmden ayrılıp inanç özgürlüğünü seçmek
1915 yılında Sovyetler Birliği’nde 30.000den fazla cami varken 70 yılda bunların hepsi yıkılmış, 1980’deki cami sayısı 200’e düşmüştür. Şu an genel kanaat şu merkezdedir: Halkta iman ışığı vardır. Komünizme karşı imanlarını korumuşlar, fakat İslamiyet bir sembol olarak kalmış, muhtevası kaybolmuştur. Şimdi tedrici bir eğitimle İslamın öğretilmesi gerekmektedir. Karşılaşılan önemli bir engel KGB ve CIA tarafından fundementalizm kavramı ile İslamiyetin karalanmaya çalışılmasıdır. Kırgızistan’da bu kavram çocuklara kadar yayılmıştır. Bu çarpıklığın giderilmesi için gönüllü teşekküllere büyük işler düşmektedir. Küçük himmetlerle büyük sonuçlar almak mümkündür.
3-Siyasi Yapılanma:
Azınlık oligarşisi ve parti diktatörlüğünden ayrılıp demokrasiyi benimsemek.
Türk cumhuriyetlerinin çoğunda parti ismi değişmiş fakat yönetimin yapısı değişmemiştir. Hatta Kırgızistan ve Kazakistan’da Lenin’in heykelleriyle orak çekiç sembolleri bir çok yerde varlığını devam ettirmektedir.
4-Sosyokültürel Yapılanma:
Etnik arındırma ve asimilasyon, kolonizasyon, yabancı evlilikler, din, dil, örf, adet ve kültüründen koparma işlemini uygulayarak etnik yapıyı bozmaya, Türk boylarını birbiriyle konuşamaz hale getirmeye çalışmışlardır. Önce latin alfabesini zorla kabul ettirmişler, daha sonra 1938’lerde Türkiye’de latin alfabesi kültüründen uzak tutmak için zorla kiril alfabesini kabul ettirmişlerdir. 70 milyon insanı birden cahil hale getirmişlerdi. Gürcüler ve Ermeniler kendi alfabelerini kullanırken sadece Türkler kiril alfabesini kabule zorlanmışlardır. Fakat Allah’ın lütfu ile Türk insanının idrakini imanını ve Türklük şuurunu yok edememişlerdir. Bu şuuru canlandırmak için eski süreci tersine döndürmek muhtelif boyların ve kabilelerin dilde ve yazıda birliği sağlamaları gerekmektedir.
Türk dünyası maalesef alfabe yönünden istikrarlı bir tarihi seyir takip etmemiş 4 defa alfabe değiştirmiştir. önce islamiyet öncesi Orhum -Yenisey ve Uygur alfabesi kullanmış, islamiyet döneminde Arap alfabesi benimsenmiş, Sovyet döneminde ise önce latin alfabesini kabul etmiş Türkiye latin alfabesini benimseyince biriliğin bozulması için Sovyetlerin zoru ile Kiril alfabesine geçilmiştir.
İnşallah Türkiye’miz gönüllü hizmet erlerinin açtıkları okullarla bir büyük engel olan dil birliğini sağlayacaktır. Şu an Zaman gazetesi tüm Türk Cumhuriyetlerinde Kirilce ve Türkçe olarak çıkmaktadır.
Türklerin yaşadıkları sahalar :
1-Türkiye
2-Balkan yarımadasındaki Türkler
a-)Romanya’daki Türkler
b-)Yunanistan’daki Türkler
c-)Bulgaristan’daki Türkler
d-)Makedonya’daki Türkler
e-)Kosaca’daki Türkler
f-)Sancaktaki Türkler
g-)Bosna-Hersek’teki Türkler
h-)Sırbistan’daki Türkler
ı-)Hırvatistan’daki Türkler
i-)Slavenya-Karadağ’daki Türkler
3-Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’daki Türkler
a-)Azeri Türkler
b-)Dağistan Türkleri
c-)Kumuklar
d-)Karaçaylar
e-)Balkarlar
f-)Nogaylar
h-)Stavrapo Türkleri
ı-)Abazalar
i-)Çeçenler
k-)İnguşlar
l-)Müslüman Gürcüler
4-Orta Doğu ve Afganistan’daki Türkler
Iraktaki, Suriye’deki, Kıbrıs’taki, İran’daki, Afganistan’daki Türkler
5-)Batı Türkistan’daki Türkler
Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar Türkmenler, Karakalpaklar, Uygurlar
6-)Doğu Türkistan’daki Türkler
Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Sarı Uygurlar ve Salurlar
7-)İdil-Ural bölgesindeki Türkler
Tatarlar, Çuvaşlar, Başkurtlar, Tepterler
8-)Yakutistan ve Sibiryadaki Türkler
Yakut Türkleri, Altay Türkleri, Hakaslar, Tannu-Tuva Türkleri, Tobol Türkleri, Doğu Sibiryadaki Türkler.
2. BÖLÜM
Yeni Dünya Düzenindeki Dış Politikamız
A-İhracata dönük iktisat siyaseti: İhracata dönük iktisat siyaseti 1980’lerden bu yana Türkiye’nin benimsediği temel hedeflerden biri olmuştur. Çünkü bütün Cumhuriyet döneminde karşılaşılan başlıca iktisadi güçlükler: Dış ticaret açığı, Cari ödemeler dengesizliği, Türk parasının değer kaybı, enflasyon sonucunda çekilen döviz darlığı olmuştur .Bulunan çare umumiyetle rekabete dayalı ve dışa açık bir iktisat siyaseti ve hususiyle dışa açık bir sanayileşme ve yatırım politikası neticesinde ihracatı arttırmaktır.
Evvelce Avrupa bizden yalnız istediği ham madde ve tarım mallarını alırken bu gün Türkiye Batıya istediği ve işlediği malları satabilir hale gelmiştir. Bu sonuca takip edilen dışa açık bir iktisat siyaseti ile varılmıştır. Fakat ihracatımız miktar olarak artarken değer olarak aynı oranda artmamış yani aynı miktar emtiayı satın almak için gittikçe daha fazla Türk malı verilmiştir. Bu sebeple dolar bazında kişi başına düşen milli gelirimiz yıllık iktisadi büyümemizin gerektirdiği ölçüde artmamıştır. Diğer yandan takip edilen serbest piyasa ekonomisinin tabii seyri içinde ülkede gelir dağılım dengesi bozulmuştur.
Alınacak tedbirler:
1-İktisadi istikrarın muhafazası:
iktisadi siyasetimizde enflasyon hızının yavaşlatılarak gelir dağılımındaki çarpıklığın hafifletilmesi.
2-Sanayileşme sürecine hız verilmesi:
3- Çok yönlü bir dış siyasetin takip edilmesi
a-)Türkiye’nin Avrupa ile münasebetlerinin arttırılması (AT’ ye girilmesi)
b-)İslam dünyası ile münasebetlerimizin arttırılması.
Bu konuda son aşamalarına gelmiş olan 4 önemli proje şunlardır:
1-İslam ülkeleri arasında tercihli tarifeler sisteminin uygulanması
2- Ticari bilgi akışı merkezinin kurulması
3- İhracat sigortasının tesisi
4- İslam kalkınma bankası içinde kurulan orta ve uzun vadeli kredi mekanizmasının işletilmesi
4-Demokratik sürece riayet edilmesi
5-Siyasi istikrarın muhafazası
3. BÖLÜM
YENİDEN YAPILANMA SÜRECİNDE iSLAM DÜNYASININ DURUMU
Bu gün dünyada hakim olan kuvvet batılı güçler ve batı medeniyetidir. iletişim ve ulaşımdaki gelişmeler dünyayı çok küçültmüştür. Bu imkanları kontrol etme, omların dünyaya hulul etme imkanlarını ve müessir olmalarını arttırmıştır. Başka bir ifade ile ham maddesi insan beyni olan sektör topluma hakim olmaktadır. Çünkü bu bitmeyen bir kaynaktır. Diğer bir gelişmede ideolojik alanda meydana gelmiş olup Marksizm ve onu temsil eden Sovyetler çökmüş ve hegemonyası altındaki büyük bir dünya parçasının da hüviyeti değişmiştir. Kuzey islam dünyasının islam dünyası diye bilinirken Sovyetler birliği dağılmış güney islam dünyası gerçeği ile yüz yüze gelinmiştir.1991 yılı islam dünyasının bağımsızlığının başlangıç yılıdır.
Güney islam dünyasına mevcut otoriter kabile rejimleri zahiren çok fiilen tek parti yönetimi rejimler halen devam etmektedir. Batı Arap dünyasını kontrol altında tutmaktadır. Filistin meselesi Lübnan’nın parçalı hali Müslüman Hristiyan çatışması devam etmektedir.
Global olarak organizasyonlara baktığımız zaman islam konferansı teşkilatı hızı ve heyecanı azalmış, dinamiklerini biraz kaybetmiş görünümündedir, yan kuruluşlar da aynı durumdadır. Bunun sebebi liderlik mekanizmasından mahrumiyettir.(Türkiye lider olmaya namzettir ve dahi mecburdur.)
Burada müşahhas olarak üzerinde durulacak olan husus Türkiye, İran, Pakistan işbirliği organizasyonu olan ECO’ ya Özbekistan; Afganistan, Tacikistan, Türkistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’ın da katılımı sağlanıp hilal durumundaki organizasyon tam bir daire haline getirilirse Kuzey islam dünyası önemli bir güç merkezi oluşturabilir. Dolayısı ile burada Türkiye Pakistan ve İran’a önemli görevler düşmektedir. İslam dünyasının silkinebilmesi, kalkınabilmesi için globalleşen dünyada önce bölgesel sonrada makro seviyede birlik imkanlarını elde etmesi gerekiyor.
İslam ülkeleri diş ticareti kendi aralarında fazla arttıramamışlardır. Sebepleri :
1-Bu ülkelerin kendi bölgelerinde ve çevrelerinde başka organizasyonlara üye olmaları.
2-İslam Konferansı Teşkilatı’na rakip olarak Arap birliğinin kurulması.
3-En önemli sebep: Bu ülkelerde hakim olan siyasi kadrolar eski yapıyı devam ettirdiği ve islami şuurla hareket edecek kadrolar yönetimlere hakim olamadığı için kitlelerin zoru ile birşeyler yapılmaya çalışılmakta ama sonuca ulaşılamamaktadır. Şu anda halktan kopuk yönetimler yabancı güçler tarafından bloke edilmekte, ve kendi menfaatlerine uygun bir şekilde yönlendirilmektedir.
İslam Konferansı Teşkilatı da ülkelerin içyapı farklarından dolayı başarılı olamamaktadır. Entegrasyon hareketlerinin islam ülkeleri arasında gerçekleşebilmesi için mevcut iş birliği organizasyonları çoğaltılmalı ikili münasebet ve çok yönlü anlaşmalarla iş birliği arttırılmalıdır.
İslam ülkeleri arasında ulaşım, haberleşme, finans müesseselerinin eksikliği ciddi problem teşkil etmektedir. Orta Asya ülkeleri içinde en büyük problem ulaşımdır. İslam ülkeleri arasında vizeler hala kaldırılamamıştır, ama Avrupalılar kendi içlerinde vizesiz dolaşabilmektedirler.
İ. K. T.’ ye katılan her ülke bir başka dış güçten direktif alma durumunda olunca tabiatıyla kendi başlarına hareket edemiyorlar. Eğer hedefimiz İslam ülkelerinin islami çerçevede bir iş birliğine kavuşturmak ise o zaman islamın sosyo ekonomik modelini ortaya koymak gerekir. Bu sahada iki türlü çalışmak gerekmektedir: Birisi, teorik olarak islamın emirlerini günümüzde nasıl anlamak gerektiğine dair çalışmalar yapılmalıdır. Önce akademik ve ilmi sahada islami modeller geliştirmek, insan yetiştirmek, araştırma yapmak, binlerce mastır, doktora tezi hazırlamak gerekmektedir. Müslüman insan modelinde yönetici kadrolar yetiştirilmelidir.
“Türkiye redd-i miras yaptığı Osmanlı’nın mirası ile karşı karşıya kalmıştır. Balkanlarda kardeşlerimiz var. Bosna’dakiler ve diğerleri çeşitli Türk boylarındandır ve müslümandır. Türkiye Balkanlardaki insanların hürriyetlerini sonrada aralarında kültürel, iktisadi iş birliğini sağlamak bakımından bu bölge ile ilgilenmeli ve kalıcı politikası olmalıdır.”
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TÜRK DÜNYASINDA YENİDEN YAPILANMA KONUSUNDA
MODEL TARTIŞMASI
Batıda ve Türkiye’de öteden beri “Türkiye’nin Müslüman Türk ülkelerine bir sistem ihracı” söz konusu edilmektedir. Son zamanlarda kamuoyunda özellikle Sovyetlerden bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri için “Türk modeli” bir yapılanma tartışmaları yapılmaktadır.
Kanaatimce, bu tip yaklaşımlar Batılıların ortaya attığı fitne doğurmak ve nifak mey
dana getirmek için vazedilen tuzak yaklaşımlardır. Mesela şunun gibi: “Türkiye, Sovyetlerdeki Türk cumhuriyetleri için liderlik iddiasındadır.” Bu konuda Suudi Arabistan ve İran ile çatışmaktadır. Bunlar realiteye uygun değildir. Dolayısıyla burada istenilen hedef, bu insanların hürriyetlerine kavuşmaları, asgari insanlık haklarına sahip olmalarıdır; kendi kimliklerini yönetme imkanına sahip olmalarıdır. Burada amaç, onların Rus sultasında kurtarılıp da başka bir milletin boyunduruğuna girmesi değildir. Ortada ne bir liderlik söz konusudur, ne de bu rejim ihracı.
Hadiseyi bir de şöyle düşünmek lazım. Bu insanlar her ne kadar Müslüman kimlikte iseler de 70 yıllık bir erozyona tabi olmuşlardır. Bu kardeşlerimiz İslamın temel rükünlerini kaybetmişlerdir. İslam dünyasının bütününün bir çok şeyi kaybettiği gibi. Adam kelime-i şahadet getirmesini dahi bilmiyor. Bismillah demesini bilmiyor. Bismillah demesini bilmeyen bir müslüman kitle var; karşımızda daha “La ilahe illallah” demesini bilmeyen bir müslüman var. ama iman kıvılcımı var içinde. Ona buradan ne götürebilirseniz, onun için bir katkı olacaktır. O “ben, İslam’ı öğrenmek istiyorum” diyor. Önce ilmihal, Kur’an-ı Kerim götürmek, onlara yapılabilecek ilk hizmetlerdir. Oradaki meseleyi bizim klasik İslami tartışmalar içinde düşünmemek lazımdır.
Binaenaleyh devletlerin resmi politikaları çok önemli değildir. Önce milletlerin kaynaşmasını sağlamak gerekir. Devletten gidecek bürokratların pek önemi yoktur. Devlet din adamı gönderirken İslami kurumlar da aynı şeyi yapmalıdır.
Milletlerin yapısı aşağı yukarı aynı durumdadır. Onun için burada yapılacak iş Müslüman milletlerin kaynaştırılmasıdır.
Halbuki bizim için mühim olan Türk milletinin bu ülkelerde dostluk sağlamasıdır.
Kaynaşmada Türkiye’nin potansiyel yapısı neyse o ölçüde onlar da o kadar Müslüman olacaklardır. Ama tabiatıyla ileride bizi de geçebilirler. Çünkü onların da ayrı bir bereketi vardır. İslam’ın Mekke’den sonra en çok geliştiği yerler Maveraünnehir mıntıkasıdır. Buhari’lerin, Nakşibendi Hazretleri’nin yetiştiği yerlerdir.
Bizim Türk-İslam cumhuriyetlerindeki kardeşlerimize yapabileceğimiz şey İslamı bir tevhid dini olarak sunmaktır.
Doğu Almanya’da eski valiler, generaller ve idareciler talebe gibi derse giriyorlar. Çünkü piyasa ekonomisi, iktisat, işletmecilik hakkında hiçbir bilgileri yok. Batı Almanya bugün Doğu Almanya’ya yaptırım yapmıyor. Önce insanları eğitmeye çalışıyor ve sırf bunun için önemli miktarda bir fon ayırmış durumda. Şimdi bizim de bu ülkenin insanlarını eğitmemiz lazımdır. Türkiye’nin bu konuda yapacağı çok iş vardır.
Bu çözülmede bu açıklık ve yeniden yapılanma politikasıyla iki hedef gütmüştür.
Birincisi Rusya’yı çevreleyen çember içindeki ülkelerden batıda olanların yani Avrupa’ya yakın olanların siyasi ve iktidari yükünü üzerinden atmak. Böylece Batı ile arasında devamlı bir sürtüşme mevzuu olan bu ülkelerin külfetinden kurtulmaktır. Bu sayede silahlanma yarışından kurtulmak, askeri masrafları azaltarak Doğu Avrupa’daki askeri masraflara tahsis ettiği kaynakları kendi ekonomik yapısına transfer etmektir. Doğudaki çember ülkelerde Rusya aynı politikayı gütmemiştir. Gütmediği de Azerbaycan ve diğer Asya ülkelerindeki tutumuyla ortaya çıkmıştır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
SOVYETLER BİRLİĞİNİN DAĞILMASINDAN SONRA TÜRK DÜNYASI
Doğu bloku ülkelerinden Doğu Almanya, Batı Almanya ile birleşmiştir. Macaristan, Polonya, Çekoslovakya tedricen demokratik bir siyasi yapıya ve serbest pazar ekonomisine doğru gitmektedir. Eski doğu bloğu ülkeleri önce komünist partilerini tasfiye edip bu partileri sosyalist parti haline dönüştürmekte, çok partili sisteme geçmekte, böylece demokrasinin birinci safhası olan siyasi parti safhasını başlatmış bulunmaktadırlar. Bunu, iktisadi demokrasi safhası takip etmekte ve serbest pazar ekonomisine geçmeye, yani üretimde özel mülkiyete yer vermeye çalışmaktadırlar.
Bugün en azından Marksizm ve Komünizm bir slogan ve kavram olarak taraflarına vaad ettiği komünist cennetin tahakkuku fikri açısından iflas etmiştir. Yani o cennet gerçekleştirilememiştir.
Ama Komünizm yerini nereye bırakacaktır? Mutlak bir liberalizme mi, mutlak bir kapitalizme mi, yoksa mutlak bir karma ekonomiye mi? Bu hususun belirlenmesi ilerideki şartlara bağlıdır. Çünkü meseleyi geniş perspektifte ele alırsak, insanların meselelerini çözmek bakımından kapitalist sistem zaten tek başına muvaffak olabilseydi, sosyalizme gerek kalmazdı. Dolayısıyla kapitalist sistemin de kendi içinde sorunları vardır. Komünist sistem kendi başarısızlığını görmüştür, ama bundan dönüş nereye kadar gidecektir? Bu husus açıktadır.
Komünist bloktaki bu çöküşe rağmen dünyada ve ülkemizde hala marksizmin savunuculuğunu yapanların bulunması bu şekilde açıklanabilir : Birincisi bizdeki şahısların angaje oldukları psikolojik yapılanmadan kendilerini birden bire kurtarmakta çektikleri zorluktur. İkincisi de bunların entellektüel seviyesi dünyadaki şartları tam olarak takip etmeye yetmiyorsa kendilerini dünyanın gidişatına göre ayarlamalarında çektikleri güçlüktür.
Öte yandan Doğu-Batı yaklaşmasından bahsedilmektedir. Evvela Doğu-Batı yaklaşması derken meseleyi Batının yani Batı Avrupa’nın Doğu Avrupa ile bütünleşmesi şeklinde alırsak, manevi açıdan da ele alırsak, komünizm aynı zamanda ateizmi de beraber ihtiva ettiği için komünizmden vazgeçmek bir ideoloji olarak ele alınırsa, ateizmden vazgeçmeyi de ihtiva etmektedir. Bu durum zaten kendini göstermiştir. Sovyet Rusya’da dinlerin tekrar ortay çıkması, kiliselerin ve camilerin açılmaya başlaması, komünizmin ideoloji olarak ateizmden de ayrı feragat ettiğini göstermektedir, Gorbaçov’un daha kendi döneminde Papa’yı ziyaret etmesi bunun ifadesidir.
Şu ana kadar dinler arasında çarlık dönemindeki mücadeleleri, komünizmin içindeki suni de olsa bertaraf etmiş olan sistemin yok olması neticesinde dinler mücadelesi tekrar başlayabilir.
Batının kendi içinde ateist ve Hıristiyan olarak ikiye bölünmesinin kaldırılıp, Batı dünyasındaki Hıristiyanlık birliğinin yeniden sağlanması ile Hıristiyan dünyanın İslam dünyası be diğer dinlere karşı müşterek bir tutuma girip yeniden eski sömürgeci saldırgan durumuna dönme ihtimali mevcuttur. Böyle bir durum tabii çok tehlikeli olur. O bakımdan İslam dünyasının bunu dikkatle takip etmesi gerekecektir.
ALTINCI BÖLÜM
İSLAM DÜNYASININ UYANIŞI VE TÜRKİYE
Bugün dünyamızın son iki asırlık sanayileşme inkılabından sonra gelişmenin doruğuna varmış vaziyettedir. Bu teknolojik gelişmeye rağmen içtimai sahada da, insan ruhunda da muazzam fırtınalar kopuyor ve insanlar huzurlu değil.
İşte böyle bir bunalım halinde iken İslam dünyası içinde bir kıpırdanma başladı. Hatırlarsak 20. asrın ilk çeyreği sonunda İslam dünyası tamamen müstemlek haline düşmüştür. 1930’larda zahiri bakımdan istikbale sahip Türkiye, Afganistan, İran, belki kısmen Fas gibi 3-4 ülke vardı. Aradan bir 20 sene geçti, Batı birbiriyle çatışmaya devam etti ve “Şirden hayır doğar.” hükmünce İslam dünyası toplandı. İkinci Dünya Harbi’nden sonra bilhassa Afrika ve Asya uyanmaya başladı. İslam konferansına üye ülke sayısı 55’e yükseldi. Böylece 3 adedi 60 sene içince 55 baliğ oldu. Bugün aşağı yukarı Çin’deki Türk Müslümanlar hariç, müstemleke halinde İslam topluluğu kalmadı. Azınlıkta olanlar da birtakım statüko hakkı sağlıyorlar. Binaenaleyh Rusya gibi Çin de yıkılırsa İslam dünyası iyice ferahlayacaktır.
Böylece İslam alemindeki bu uyanış neticesinde, İslamiyet yeniden insanlığa bir çözüm tarzı olarak ortaya çıkma imkanlarını aramaya başladı. Akif merhumun “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” şeklinde ifade ettiği üzere İslamiyet bugünkü meseleler ile bugünkü neslin anlayacağı biçimde tefsir ve izah etmek cihetine gidildi. Tabii bu, kolay bir iş değildi.
Dünyada onlar hakim olduğu için İslam dünyasının kalkınmasını teyakkuzla ve dikkatle takip ediyorlar. Daha 1955 yıllarında Amerika’da bir kitap neşredilmişti. “İslam on the March” “İslam Yürüyüş Halinde” diye. Bu kitabın yazılışındaki gaye, cemiyeti ve kamuoyunu ikaz etmekti : “Dikkat edin! Bunlar uyanmaya başladı!” deniyordu.
Bugün umumiyetle İslam dünyasında iktisadi sahada söz edilirken “Ortadoğu Ülkeleri” diye bahsedilir. Ortadoğu diye literatürde işlediği ülkeler İslam dünyasıdır.
Türkiye’nin en büyük kaynağı nüfustur. İşte bu sebepten dolayıdır ki nüfus patlaması, nüfus planlaması gibi sloganlarla bu en mühim varlığımızı da engellemeye çalışmaktadırlar. Zira nüfus artışı iktisadi hayatı kamçılamakta, dinamize etmektedir.
İslam ülkelerinde birçok kaynaklar var. İnsanlarının hepsi tertemiz, pırıl pırıl Müslümanlar, ama çoğu bizim hakkımızda bilgisiz, Türkiye’yi tanımıyorlar. İstanbul’daki İslam Konferansına katılanların %70’i İstanbul’a ilk defa geldiklerini söylüyorlardı. Çünkü yıllarca Türkiye ile İslam dünyası arasında bir kopukluk vardı. Batının muazzam politikası, bizde onlar aleyhine, onlarda bizim aleyhimize işlemiştir.
Önce zihniyet önemlidir. Türkiye’nin İslam dünyasında yer almayı arzu etmesi lazımdır. İstersek gireriz. Çünkü bugün Türkiye2ye hakim olan bazı gruplar bunu istememektedir. Önce Türkiye’nin zihniyet olarak İslam dünyasına açılma siyasetini benimsemesi lazımdır.
Ondan sonra bu dünyaya girmek için yetişen yeni neslin ve yeni kadroların dil irtibatıyla kendisini takviye etmesi lazımdır. Türkiye dil bakımından çok kapalı bir ülke durumundadır. Çok içimize kapanık kaldık. Müşterek dilimiz yok. Önce, Türk dünyasıyla müşterek dil ve alfabeyi geliştirmek lazımdır. Türkçe’den gayrı iki dili bilemezsek, ne Asya’ya ne de Afrika’ya girmemiz kabil olur. Arapça ve İngilizce iki gerekli dil halindedir.
Batı dünyası hep takip ediyor, adamlarını gönderiyor. Mesela Dubai’de iken İslamı bir eğitim teşkilatına çağırdılar; gittik, görüştük, konuştuk. Çoğu Türkiye’ye gelmiş ilgili insanlar. Konuşurken solda bir adam dikkatimi çekti. Öyle oturuyor, tuhaf bakışlı, Arap kıyafetli. Tipi dikkatimi çekti, tamamen İslami meselelerden bahsedilen bu toplantıdan sonra sordum : “Kim bu adam, Müslüman mı?” “Hayır” dediler. “Bir Fransız” .“Peki ne işi var burada?” diye sorduğumda, “Vallahi geliyor, biz de git diyemiyoruz, ama kim olduğunu da bilmiyoruz.” dediler. Tabii adam Arapça biliyor, İngilizce biliyor ve topluma kolayca hulul ediyor. Adamlar casus şebekeleriyle, potansiyelleriyle giriyorlar. Kim gidiyor, ne yapıyor, ne ediyor diye merak ediyorlar.
Üçüncü mühim nokta, enformasyon, bilgi alışverişidir. İslam Konferansına dahil ülkeler birbirleriyle irtibat bakımından çok zayıf bir durumdadır. Türk-İslam ülkelerine güzel projeler götürmek lazımdır.
Burada iki önemli nokta var : Birisi ulaşım, diğeri haberleşmedir.
Herşeye rağmen Türkiye İslam dünyasında en büyük potansiyele sahip ülkedir. Pakistan ve Mısır’ın yetişmiş elemanı fazla, ama bunlar dağınık vaziyettedir. Kendi elemanını ülkesi içinde kullanan ve yetişmiş elemanı en fazla olan ülke bugün Türkiye’dir. Onun için Türkiye’nin Orta Asya ve Ortadoğu’da yer alması, hem de üst düzeyde yer alması imkanı vardır. Bunu istemek gerekir. Bunu istemek demek, diğer dünya ile irtibatı koparması manasına gelmez. Cidde’deki bir gündelik gazetenin muhabiri şöyle demiştir : “Siz İslam dünyasına dirsek çevirdiğiniz müddetçe İslam dünyası kalkınmaz, ama siz de kalkınamazsınız. Şayet siz el uzatırsanız İslam dünyasında yerinizi bulursunuz, biz de kalkınırız. Çünkü bu dünyanın size ihtiyacı var.”
Türkiye’nin bunu bilmesi ve kabul etmesi lazımdır. Bugün Avrupa, Amerika, Asya birleşmektedir. Büyük üniteler içinde Türkiye de bir çevre içinde kendini kuvvetlendirmeye mecburdur. Bütün bunları insanlar ve yeni kadrolar yapacaktır. O kadroların da bilgili ve İslam ahlakıyla bezenmiş olarak yetişmesi lazımdır. Yüzlerce, binlerce doktora tezi yapmak lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan arşivlerimizde yüz milyon vesika bekliyor.
Bir Malezyalı sendikacı 15 sene evvel görüştüğümüzde bana “Türkiye bir gün gelecek, dünyada muazzam bir hamle yapacaktır. Bomba gibi patlayacak.” diyordu. Demek ki dışarıdan bizi böyle görüyorlar. Kanaatimce o günler yakındır. İnşallah 2000’li yıllarda bu hedefe ulaşacaktır.
YEDİNCİ BÖLÜM
TÜRKİYE’NİN İSLAM DÜNYASINA YÖNELİŞİ VE
MÜŞTEREK ORGANİZASYONLAR
Türkiye’nin İslam Dünyasına Yönelişi
Belli başlı İslam ülkelerinin büyük şehirlerinde daima ticaret merkezleri kurulması.
Gelişme imkanı olan sektörler içinde taahhüt ve proje işleri, gıda maddeleri, et, taze meyve ile su ve meyve suları ihracatı başta gelir. Canlı hayvan ihracatı gelişirken, helal kesilmiş olması bakımından et ihracatı rahatça gelişebilir.
Müteahhitlik sahasında başlamış olan işler gelişebilir ve yeni ihaleler alınabilir.
Türk - İslam ülkelerinde çalışan işçilerimizin para transferinde karşılaştıkları müşkülleri çözebilecek tedbirleri çoğaltmak gerekir. Ayrıca İslam ülkelerinde çalışan işgücünün sosyal sigorta kapsamına alınması, bu ülkelerle sosyal güvenlik anlaşmalarının yapılması lazımdır.
Kısa vadeli olarak düşünülebilecek bu tedbirlerin yanında uzun vadede de bazı önemli unsurların üzerine eğilmek gerekir. İşbirliğini engelleyici konular giderilmelidir. Bunların önemlileri şunlardır :
Ulaşım güçlükleri
Haberleşme güçlükleri
Finans güçlükleri
Pazarlama güçlükleri
Kültürel sahada işbirliği yapılamayışı.
Müşterek Organizasyonların Kurulması
İlk önce RCD, şimdi ECO denilen bölgesel iktisadi işbirliği çerçevesinde İran ve Pakistan ile iktisadi, sosyal ve kültürel sahada başlayan bu yakınlaşma, 1976’da Türkiye’nin İslam Konferansına üye olmasıyla bütün İslam dünyasına yayılmıştır.
Bugün sayıları 61’e ulaşan İslam ülkelerinin teşkil ettiği topluluk, Endonezya’dan Fas’a, Türkiye’den Uganda’ya, Bosna’dan Moğolistan ve Çin’e kadar dünyanın ortasını bir kuşak gibi sarmış bulunmaktadır. 1.5 milyardan fazla insanın yaşadığı 30 milyon km2 ‘lik bu alan zengin petrol ve maden yatakları, çeşitli ürünler bakımından dünya potansiyelinin beşte üçü ile beşte biri arasında değişen bir imkana sahiptir.
Şayet İslam ülkeleri bu kaynaklarını geliştirip ticaretle bütünleşebilir ve yek diğerini tamamlayabilirse, hem iktisaden süratle gelişir, hem de refah seviyesini arttırmış olurlar.
Bunu idrak eden İslam ülkeleri 1969’da İslam Konferansı’nı kurarak bunun etrafında birleşmiş ve Türkiye’de 1976’da bu konferansa katılmıştır.
Dağınık ve parçalanmış olan İslam ülkeleri ilk defa 1969 yılında Fas’ın Rabat şehrinde devlet reisleri seviyesinde toplanmış ve bu birinci zirve toplantısında daimi bir İslam Konferansı teşkilatının kurulması kararlaştırılmıştır. Bu organ, İslam ülkeleri arasında her sahada işbirliği sağlamakla görevli en büyük kuruluş olmuştur.
İslam Konferansı’nın Yan Kuruluşları ve İştirakleri
İslam Ülkeleri İlim, Teknoloji ve Gelişme Vakfı
İslam Ülkeleri Dayanışma Fonu
İslam Ülkeleri Milletlerarası Haber Ajansı
İslam Kalkınma Bankası
İslam Odalar Birliği (Ticaret Sanayi ve Borsalar Birliği)
İslam Ülkeleri Radyo Televizyon Teşkilatı (ISBO)
İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik, Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi
İslam Ülkeleri Teknik ve Meslek Eğitim ve Araştırma Merkezi
İslam Ülkeleri Ticareti Geliştirme Merkezi
İslam Ülkeleri Gemi Sahipleri Birliği
İslam Ülkeleri Yatırım Garantisi Müessesesi
Milletlerarası İslam Bankalar Birliği
İslam Ülkeleri Sivil Havacılık Konseyi
İslam Ülkeleri Telekomünikasyon Birliği
İslam Ülkeleri Sigorta ve Reansürans Birliği
İslam Ülkeleri Standardizasyon Birliği
İslam Ülkeleri Milli Havayolları Birliği
İslam Ülkeleri Çimento Birliği
İslam Ülkeleri Kültür Sanat ve Tarih Merkezi
İslam Kültür Merkezi
İslam Fıkıh Akademisi
İslam Ülkeleri Merkez Bankaları Birliği
SEKİZİNCİ BÖLÜM
MEKKE DEKLARASYONU VE HAREKAT PLANI
Bu anlaşamaya dayanarak 1981’de Mekke’de toplanan 3. Zirve toplantısında iktisadi işbirliği planı kabul edilmiştir.
Bu planda ticaret sektörüyle ilgili olarak ileri sürülen tedbir ve tavsiyeler arasında şunlar vardır
Üye ülke grupları arasında ticari sahada uygulanmakta olan tercihli şartların bir envanterini çıkartmak, sonra bunları kuvvetlendirip yaymak suretiyle kademe kademe üye ülkeler arası tercihli bir ticaret düzeyine ulaştırmak.
Ulaşım sahasında üye ülkeler arasında bir koordinasyon mekanizması kurma imkanlarını araştırmak ve bu yolla üye ülke müteşebbislerinin sanayici ülkelerdeki rakipleriyle rekabet etmelerini sağlamak.
İslam ülkeleri arasında İslam Konferansı dışında kurulan diğer bazı kuruluşlar da vardır.
DOKUZUNCU BÖLÜM
TÜRK VE İSLAM DÜNYASI ARASINDAKİ TİCARETİN GELİŞTİRİLMESİ
İslam Ülkeleri Arasında Ticaretin Önemi :
Dünyanın ortasını bir kuşak gibi saran İslam dünyası gerek jeopolitik durum, gerekse iktisadi kaynaklarının zenginliği itibariyle önemli bir güze sahiptir. Esasında İslam dünyasının merkezini teşkil etmektedir. Yeryüzündeki semavi dinlerin hepsi eski medeniyetlerin en önemlileri bu kuşakta doğmuş ve serpilmiştir.
Bu durum tesadüflerin sonucu değildir. Bölgedeki ülkeler zengin medeniyetlere sahne olmuşlardır.
İslam ülkeleri arasındaki iktisadi bağları süratle kuvvetlendirmek ve dar pazarlardan büyük imkanlar getirecek olan geniş pazarlara geçmek zaruretiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Allah’ın lütfettiği tabii kaynakları değerlendirmek
Üretim kaynaklarının finans, ticaret ve turizm sektörleriyle takviye etmek
Sanayileşme yoluyla birinci grupta elde edilen ürünlerin katma değerlerini arttırmak.
Türk ve İslam Dünyasından Dış Ticareti Engelleyen Sebepler:
Altyapı yatırımlarının eksikliği
Müessesevi faktörlerin noksanlığı
Üye ülkeler arasında ;
Pazarlama kurum ve fonksiyonlarının noksanlığı
Teşvik unsurlarının noksanlığı
Araştırma kurumlarının yetersizliği
Finans kurumlarının yetersizliği, ticari mübadeleyi engelleyen başlıca sebeplerdir.
Ayrıca ihracatın arttırılması ve çeşitlendirilmesi teşvik edilmelidir.
Bu faktörler üye ülkelerde yabancı bir kültürün gelişmesine batı modeli bir tüketim alışkanlığının doğmasına yol açmıştır. Bu sebeple üye ülkelerde bazen yabancı ithal mallarına hizmet ve proje tekliflerine öncelik verilmektedir.
Siyasi faktörler
Kültürel faktörler
Bankacılık sisteminin yetersizliği
İnsan davranışlarındaki menfi unsurlar
ONUNCU BÖLÜM
FUAR VE SERGİLERİN DIŞ TİCARETİN GELİŞMESİNDEKİ ETKİLERİ
Bu kabil ticaret merkezlerinin başlıca faydalı fonksiyonları şöyle özetlenebilir :
Muhtelif emtialar için pazar araştırmaları yaparak, işletmeleri pazarın özellikleri ve reklam kanalları hususunda aydınlatmak
İslam dünyasının muhtelif merkezlerinde ticaret fuarları düzenleyerek çeşitli bölgelerin ihraç ürünlerini teşhir etmek
Bir bilgi bankası kurarak şirketlere İslam ülkelerindeki sınai, zirai, ticari imkanlar ve inşaat sahaları hakkında bilgi vererek özel kamu ihalelerine katılmak ve lüzumlu tercüme, araştırma, toplantı, teknik bilgi temin etme hususunda yardımcı olmak.
18 Şubat 2009 Çarşamba
TÜRK VE İSLAM DÜNYASININ YENİDEN YAPILANMASI
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
TANRI’YA KOŞAN FİZİK
TANRI’YA KOŞAN FİZİK
Yazar: Sadettin MERDİN
Yayınevi: Timaş Yayınları
BİRİNCİ BÖLÜM:
Antik Felsefeden Modern Fiziğe
Korintoslulara Mektup 8\1: Hepimizin bilgisi olduğunu biliriz. Bilgi kibirlendirir. “Fakat sevgi bina eder.” şeklindeki ifade bilimi küçümsüyordu. Batı da; Abel Rey'in ifadesiyle “Bilim insanların faraziyelerinden dini özelliğin atılmasıyla başlar.” inancı içinde bir din-bilim kavgasıyla yola çıkıyordu.
Kilisenin ilim adamlarıyla yaptığı mücadele putperestlerle yaptığından fazlaydı.
1500'lü yıllarda dünya görüşü organikti. Avrupa'da buna bağlı ve Aristo ile kilise otoritesi hakimdi.
Bu yaklaşım 16. ve 17. yüzyılda değişime uğradı. Bu COPERNİCUS, GALİLEO ve NEWTON'un devrimci başarıları ile oldu. l7.yy bilimi Descartes’in tasarladığı “Doğanın Matematiksel Tasviri ve Analitik Akıl Yürütme” ve BACON'un “yeni araştırma yöntemine dayanıyordu”.
İlk devrim Copernic'in Batlamyus ve Kitab-ı Mukaddesin dünya merkezli evren görüşünü devirmesiyle oldu. Galileo deneyle ilmi gözlemleri matematiksel nicelikler olarak ifade eden ilk kişidir. Bu yüzden Modern Bilimin Babası olarak anılır. Galileo’nun maddesel niceliklere yöneltme stratejisi RUH, BİLİNÇ, AHLAK vb. değerleri ortadan kaldırıyordu.
Descartes, modern felsefenin kurucusu iyi bir matematikçidir. Descartes “Metod Üzerine Konuşma” adlı kitabıyla yeni prensipler getiriyordu.(İndirgemeci yaklaşım, her şeyden şüphe etme kartezyen ayrım gibi..). O, ruh-maddi alem düalizmini getiriyordu. İnsan bilimlerini zihinde, doğa bilimlerini maddede toplayan bu kartezyen ayrım Tanrıyı esas alıyordu fakat bu sonraki yüzyıllarda ters olarak işleyecekti. Descartes'e göre doğa mekanikti.
Newtoncu evren de tam bir mekanik evrendi. Newton aynı zamanda avukat, tarihçi ve kilisede vaizdi. Ona göre, Tanrı başlangıçta maddeyi ve kanunları koymuştu. Böylece evren bir saat gibi çalışmaya başladı ve o gün bugündür devam etmektedir. Daha sonraları PASCAL “İlk anda müdahalesi olan, sonra hiçbir şeye karışmayan Tanrı fikrine çok kızıyordu.
Bu mekanikçi yaklaşım l9.yy da Fransız Laplace tarafından uç noktalara götürüldü. O bütün kainatın tek formülle çözülebileceğini, geleceğin böylelikle tahmin edileceğini söyler. Hatta Napolyon “Sinyor Laplace! Büyük kitabınızı evrensel sisteminizi açıklamak için yazdığınızı söylediler ama tek kelime ile dahi Yaratan'dan bahsetmemişsiniz” der. Laplace`in cevabı şu olur “yer vermedim çünkü; böyle bir hipoteze gerek yoktu.”
Esir
Fakat bu ila-nihaye böyle sürmedi. Newton mekaniğinde ilk çatlaklar Faraday ve Maxwell'le geldi. Bunlar “güç alanları” ile ortaya atıldı, bunlar için de maddi referanslara gerek yoktu, sonradan Maxwell durumu kurtarmak için Esir kavramını ortaya attı.
Michelson-Morley deneyi ESİR DİYE BİR ŞEY OLMADIĞINI gösteriyordu. Ama kimse aklından geçirmeye cesaret edemiyordu.
Sarsıntılar
Rölativite-İzafiyet ve Kuantum teorileriyle Newton mekaniği, zaman, mekan, temel sabit parçacıklar, madde, determinist ve pozitivist felsefe derinden sarsıldı. İzafiyet teorisi KÜTLENİN ENERJİDEN BAŞKA BİR ŞEY OLMADIĞINI, parçacık denen şeylerin enerji hüzmesi olduğunu gösterdi, zamanın her mekanda farklı olabileceğini ispatladı.
Kuantum Fiziği de kuvvet varsayımlarımızı değiştirdi. Yeni kuvvet foton alışverişlerinden başka bir şey değildi. Maddenin atom altı bölümleri bize “Atomun PROTON ELEKTRON VE NÖTRON'DAN İBARET OLMADIĞINI bunlarında ikili görünüme sahip soyut parçacıklardan oluştuğunu gösterdi. Bunlar bazen dalga bazen parçacık görünüyordu, bu görünmede deney aletine ve bilim adamına bağlıydı
İşte Kuantum Fiziği bize bilimin, bilim adamının görüşlerinden farklı olmadığını da gösterdi.
Heisenberg kesin matematik formlarda fiziğin yetersizliğini, sınırlarını “belirsizlik ilkesi” ile çok güzel gösterdi. Kuantum fiziğinde bir olayı kesinlikle önceden tahmin edemeyiz; olma eğilimlerinden, bulunma olasılıklarından bahsedebiliriz. Bu da determinizmin çökmesi demektir.
Kuantum bize çok garip bir dünya vaad ediyor. Örneğin birbiriyle hiç iletişim imkanı bulunmayan iki varlık arasında çarpıcı bağlılaşım-Corelation görülebilir aynı kaynaktan çıkıp karşı yönlerden giden iki fotonun oluşturduğu çifte birbirinden çok uzakken biri üzerinde yapılan ölçümden öbürünün etkilendiği görülmüştür.
Yine elektronların bulunma olasılığının sıfır olduğu yerde magnetik alan etkilerinin duyulduğu deney sonuçları vardır.
Neils Bohr'un da gösterdiği gibi lokalize maddi parçacıkları dış ortamdan soyutlayamayız
-Bizde de bu nurlarla örtülen bir ifadedir -bir şey her şeyle alakadardır.-
Alman matematikçisi Hilbert önce küçük “Hilbert uzayını” ispatladı. Sonra bunun tersi olan “negatif delta Hilbert uzayını” kanıtladı. Burada zaman tersine akıyor önce sonuç sonra neden geliyordu. Böylece determinist nedensellik ilkesi de yıkıldı.
Modern fizik, Kartezyen ayrımı aşmakla kalmadı, şahsi değerlerden bağımsız nesnel bir doğa efsanesini de yıktı.
EİNSTEİN, diğer teorileri de rafa kaldırdı. Hareketlerin zamana bağlı olduğunu, zaman ve mekanın birlikte olup uzayıp kısalan, artan azalan, genişleyen. .vs. olabileceğini gösterdi ve de 4. boyut kavramını getirdi (en-boy-yükseklik-zaman).
1994te yayınlanan TANRI VE YENİ FİZİK kitabının yazarı Paul Davies, “ artık kainatın başlangıcını tam bir yokluğa komşu edebiliyoruz, çağımızın en önemli keşfi kainatın bir başlangıcı olduğudur”. Paul Davies devamla, “zamanı yaratan bir Allah kavramı, O'nun kainatı her an elinde tuttuğunu göstermektedir.
Davies'in yukarıda bahsettiği keşif big bang teorisidir.
Bu kısmı ünlü ŞOK yazarı Alvin Toffler yaklaşımıyla bağlarsak: Bilim, 1900'e kadar aldığı toplam yolun 10 mislini 1900'den sonra almıştır. Toffler bu olayı sadece bilimle sınırlı tutmaz.
Teoriden Gerçeğe
İlim: Bir metottan ibarettir. Bilim: Doğru düşünme, sistematik bilgi edinme sürecidir. Metod: Gerçekle bağdaşan bilgi edinme sanatıdır.
Karl Popper tarafından son yıllarda gündeme getirilen, mantıksal pozitivistlerin doğrulanabilirlik ilkesine karşı yanlışlanabilirlik ilkesi, David Hume'den beri gelen tümevarıma karşı çıktı.
Popper’in tezi çok basit bir mantığa dayanır. Bir önermeyi doğrulayamayız. Çünkü bunun için sonsuz sayıda deney yapmamız gerekir. Sonsuz deney yapamayacağımıza göre tüme varım saçmadır. Bütün canlılar tek başlıdır veya tüm kuğular beyazdır önermesi bize, hiç bir zaman bunun tersiyle karşılaşmayacağımız garantisini vermez.
Bu her şeye septik bakmak olarak algılanmamalı, şimdiki doğru kabullenmeler olmalıdır. Asıl olanlar çıktığında vazgeçip aslı kabul edilmelidir.
Bilim acaba objektif olabilir mi?.. Hayır. Zira bilim ile değer (bilim adamının şahsi değer yargıları) arasında ciddi bir ilişki vardır. Paradigmalarımız bir ölçüde deney ve gözlemlerimizi etkiler.
Bilim başlangıçta manevi temellere, kültürel unsurlara bağlı olarak ‘bilim için bilim’ diyebileceğimiz scientism anlayışına yönelmiştir.
Auguste Comte tarafından temelleri atılan pozitivizm akımı günümüze kadar gelmiş bugün ‘Viyana çevresi’ olarak bilinen mantıkçı pozitivizm ile devam etmektedir. Bu ekol deney ve bilim-sebep-sonuç dışında hiç bir şey tanımaz.
Antik dönemden beri varolan özellikle Aristo mantığındaki sebeb-sonuç arasındaki bağın zorunlu olmasına ilk itiraz edenlerden biri de İ. GAZALİ dir. İ. Gazali neden-sonuç ilişkisini inkar etmemiş, sadece bu bağın zaruriyetini kaldırmıştır. Ona göre hadise sadece alışkanlık, iktiran-peş peşe gelme hadisesidir. Güneşin doğmasıyla ışık arasındaki nedensellik ilişkisi zorunlu değil, alışılmış ilişkiler olduğunu (Güneşten hemen sonra ışığın gelmesi gibi) söylemiş esas müsebbinin Allah olduğuna işaret etmiştir.
Yazar devamla, Marx, Levi-Strauss, Kuhn vb. gibilerin görüşlerini, matematiğin fiziğe uygulanamayışından bahsediyor.
Kur'an-ı Kerim ve Bilimler
Kuranın gayesi insanlara hidayet ve rahmettir.(nahl 64)
O tabiat meselelerine bir vesile değildir. O, ne fizik ne kimya, biyoloji, jeoloji ve ne de astronomi kitabı değildir ama onlardan bahsettiğinde de akla ve gerçek bilime aykırı bir şey bulamazsınız.
Bugünün ilmi realiteleri sürekli değişiklik içindedir. Bu itibarla günümüzün izafi, gelir geçer sonuçları Kur’an tefsirine dayanak kılmak, isabetli, temkinli ve objektif bir davranış değildir. Hatta tehlikeli de olur. Bir takım eski tefsirlerde zelzele, ay ve güneş tutulmaları hakkında pek çok yanlış şeyler yazılmış, Batlamyus’un eski güneş sistemi modeline ve esir kavramına dayanarak bir kısım teviller yapılmıştır. Halbuki Batlamyus’un kozmolojik modelleri sadece bilim tarihi kitaplarında yer almaktadır. Şimdi her hangi biri bu ayetin yanlış tefsirine itiraz ettiğinde alimlere hakaret, modernizm hastalığına yakalanmak... vs suçlar itham edilmektedir.
Günümüzde pozitif ilimlerin bütün sonuçlarıyla Kuran’ı tefsir etmeye yönelik moda cereyanlar mevcuttur: Şöyle ki:
-Bilimsel bakış, icad ve çoğu doğrular geçici teoriler mesabesindedir dolayısıyla her an yanlış oldukları ortaya çıkabilir. Bu yüzden kuranı hemen yeni bilimsel buluş ve teorilerle tefsire girişmek zihinlerde tamiri zor şüpheler uyaracağı gibi Kuran’ın nihayetsiz manasını da daraltacaktır.
-Tefsir biliminden faydalanmak ayrı, Kuran’ı bilim istikametinde tefsir ayrıdır.
-Bu tarzda üstünlük göstermeye çalışmakta verimsiz ve isabetsiz bir taktiktir. Zira o zamanda kalkıp “şu şu mesele Kuran’da var mı?” diye bir kısım keşif ve teorilerin Kuran’da olup olmadığını sorabilirler.(Son söz onların olabilir.)
- * Ayrıca cin, melek, ruh, ters duran Tuğba ağacı vb. Maddesiz ruhi varlıkları anti madde ile katyonlar ile izaha kalkışmak materyalizm etkisinden başka bir şey değildir.
(Hans Von Ainbeg, Ahmet Hulusi gibi)
Bu kısımda yazar cüretkar biçimde şöyle diyor: Faraza bir büyük alim esir'den bahsetti diye esirin varolması gerekmez... .üstelik esir anlayışı Hristiyanlığın teslis inancının uzantısıdır: Yok efendim, bu şeyh, bu müceddid, bu mürşid-i kamil, bunları keşf ile keramet ile bilir.
Bu bölümün kaynak dizininden bazıları:
M Abdülfettah Şahin, Selim Uzunoğlu, Fuat Bozer....İlim ve Bilim, Töv, İz Yay., Yeni Asya Yay., Tübitak.
İKİNCİ BÖLÜM
Kuantum Fiziği Öncesi
Galileo ve Newton'un temellerini attığı ve onları izleyen 2 yüzyıl boyunca bir çok kanıtlarla güçlenen mekanik teori prestijinin zirvesine ulaştı. Bilim; hiç değilse fiziki ilimler, son aşamaya ulaşmış sayılıyor, geriye daha hassas ölçümler ayrıntılar kaldığına inanılıyordu. Galileo'dan beri bilim animistlerin (canlı) dışındaki şeylerin hepsini yüce Allah'a bağlayan telakkileri ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Determinizm adeta ilahlaştırılıyordu. Fizik dogmatik bir hale doğru giderken yavaş yavaş mekanik teoride çatlaklar oluşmaya ve büyüme başlıyordu.
l9.yy son yarısında İngiliz Maxwell dahice bir buluşla ışık olaylarının aslında elektromanyetik olaylardan başka bir şey olmadığını gösterdi. Optik ve elektrik birlikteliği sağlanmıştı. Ama elektromanyetikkimyayı mekanikle bağlaştırmak imkanı bulunamıyordu. Klasik mekanik olayların meydana geldiği yer olarak mutlak salt bir uzay ve zaman var sayıyordu, elektro manyetizma teorisi ise buna uymuyordu.
Mekanik teori ile alan teorisini ancak “Esir” denilen hayali bir madde bir arada tutabiliyordu. Esir denen bu madde ağırlıksız tüm boşlukları dolduran maddeydi.
20.yy başlarında öyle fiziksel hadiselerle karşılaşıldı ki bunları klasik fizikle açıklamak imkansızdı. (Siyah cisim ışıması, compton olayı, foto elektrik olayı. .)
Özetle, ışık, bazen dalga, bazen tanecik, foton görüntüsü veriyordu. Bu ikisini içine alan karmaşık teorilere ihtiyaç vardı. Böylelikle doğanın dalgacık, tanecik özelliklerini birleştiren Kuantum teorisi gelişmeye başladı.
Esirin varlığını ispatlamak için yapılan Michelson-Morley deneyi mekanik teoriyi gerçek bir bunalıma soktu. Einstein’e kadar 30 yıl açıklanamadı. Newton'un teorisi çok ciddi tenkitlere uğruyordu.
Brown Hareketi
İskoç Botanikçisi Robert Brown 1827 yılında suya bırakılan çiçek tozlarının titrediklerini, bunun adi bir mikroskopla gözlenebileceklerini söylüyordu. Brown, belirli bitkilerin çiçek tozlarını suya koyup davranışlarını incelerken bir çoğunun açıkça hareket ettiğini gördü. Sık sık yenilediği gözlemlerden sonra, bu hareketlerin sıvıdaki akımdan ve bu sıvının yavaş yavaş buharlaşmasından ileri gelmediğini bilakis taneciklerin kendi hareketleri olduğuna inandı. Brown'ın gözlemlediği şey suya konulan taneciklerin hiç durmayan kıpırtısıydı. Değişik çiçeklerin tozlarını denemek sonucu değiştirmiyordu. Hatta inorganik cisimlerin çok küçük boyuttaki parçacıkları dahi suyun içine atılınca hareket ediyorlardı. Bütün eski deneylerle çelişir gibi görünen bu hareket nasıl açıklanmalıydı? “Brown Hareketi” adı verilen nedeni üzerinde birçok kuşak hiçbir sonuç elde edemeden düşünmüşlerdi. Suya bırakılan her bir taneciğin konumu, garip bir yörüngedeydi. Şaşırtıcı olan hareketin durmadan devam etmesidir. Sallanan bir sarkaç, suya konulunca çabucak durur. Brown Hareketinde gözlemlediğimiz “asla azalmayan bir hareketin varlığı “bütün deneylere aykırı görünüyordu.
Einstein bilmeceyi çözdü. Maddenin kinetik teorisini göz önünde bulundurarak sıvının atom ve taneciklerinin kendilerine oranla çok büyük olan katı parçacıkları harekete geçirdiklerinin farkına vardı. Yani suyu oluşturan atomlar kendilerinden kat kat büyük olan çiçek tozlarını bombalamaktaydılar. Bombalanan tanecikler yeteri kadar büyükse Brown Hareketi oluşmaktaydı. Bombalanan moleküllerin belli bir enerjisi olmasaydı, başka bir deyişle onların kütleleri ve hızları olmasaydı Brown hareketi oluşmazdı. Dolayısıyla bu hareketin incelenmesinin, bir molekülün kütlesini ölçmeye yaraması hiçte şaşırtıcı değildir ... diyor Einstein. Einstein derhal bu fıkri formulize etti. Bununla da atoma şiddetle karşı çıkanları bile inandırdı.
Fotoelektrik Olay
Yüzyılımızın başında ortaya atılan iki teori fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar Kuantum ve Rölativite teorisidir. Rölativite teorisi tek başına kendi yolunda yürüyen bir adamın ürünüyken Kuantum teorisi birçok kişinin katkılarıyla oluşmuştur. Bu kişiler Planck, Einstein, Bohr, De Brogfie, Schroedinger, Heisenberg, Dirac ve Pauli... dir. Bunlann herbirine Nobel Ödülü Kuantum Teorisine katkılarından dolayı verilmiştir. Kuantum Teorisi yüzyılımızın en büyük bilimsel devrimi sayılırken Einstein’in bu alandaki katkıları da gözden uzak tutulamaz.
Isıtılarak kızıl kor haline gelmiş bir metalin çıkardığı ısı ve ışık radyasyonunun niteliği pek çok fizikçinin ilgisini çeken bir problemdi. Evrende her cisim radyasyon neşreder. (ve\veya emer). Bununla birlikte cismin emdiği radyasyon ile neşrettiği radyasyonun eşit olabilmesi için çevresiyle termal dengede olması gerekir. Böyle bir dengedeki mevcut radyasyona “siyah cisim ışıması” denir.
Ateşte kızdırılan maşa önce kızılaltı kesimine düşen uzun dalgalı radyasyon yayar. Sıcaklığın artmasıyla giderek daha kısa sarı, nihayet beyaz görünür. Daha da artmasıyla yelpazenin mor ötesi kesiminde gözle görülemeyecek kısa dalgalara dönüşür. Max Planck çalışmaya başladığında bu enerji dağılımını ölçebilmekte idi. Problem ölçme sonuçlarının beklenene uymamasından kaynaklanıyordu. Radyasyon enerjisi sürekli akış biçiminde kabul edildiğinden sınırsız uzaması gerekirdi. Ne var ki deney hiçbir maddenin nedenli ısıtılırsa ısıtılsın sonsuz enerji vermediğini gösteriyordu. Çözüm çok basitti: Radyasyonun sürekliliği fikrinden vazgeçmek. Ama doğanın sürekliliği o zamanlar su götürmez gerçek sayılıyordu. Planck çözümünün inandığı klasik fiziği sarsacağını bilmiyordu. Planck giderek temel formülüne ulaşıyordu E=h.f (h=6,625. 10(üzeri -34) joule/saniye ). Formül Planck'ın Kuantum ediği enerji parçacığı ile dalga frekansı arasındaki ilişkiyi sergilemekteydi.
Işıkta hem dalga hem de foton-tanecik özelliği göstermekte idi. Kuantum mekaniği ile bu iki durumun bir birine zıt olmadığı anlaşıldı. (bu ikilem dualite ilkesi denir.)
Kuantum Fiziği, Atom -Altı Parçacıklar
Kuantum Fiziği 20.yy bilminde en önemli kilometre taşlarından biridir. Hatta pek çok felsefi ve epistemik dönüşümler başlatan yolun gerçek başlangıcıdır. Kuantum teorisi, mikrokozmozun, atom ve onun daha alt elementer parçacıklarının doğasını tasvir etme girişimiyle ortaya çıkmıştır. Kuantum fiziği birçok bilim adamının ekip çalışması ve birbirlerine önemli katkıları sayesinde bugünkü seviyeye gelebilmiştir. Planck, Rutherford, Thomson, Beguerel, Marie Curie, Einstein, Bohr, de Broglie, Schrödinger, Dirac, Heisenberg, Paul gibi birçok değerli bilim adamının ortak ürünüdür. Kurucuları arasında Einstein'nında bulunmasına rağmen kuantum fiziğinin klasik fiziğe ve yerleşik sağ duyuya aykırı sonuçları, onu evladı sayılan bu teoriye sırt çevirdiğini görmekteyiz özellikle, bu teorinin nesnel gerçeklik kavramlarıyla çelişmesi ve diğer büyük teori rölativitenin ruhuna aykırı “ani, hayaletvari, yerel olmayan” etkileşmeler içermesi onu şaşırtmış olmalıydı ki, sağ duyuya aykırı bu teorinin geçici olduğuna inanıyordu.
Rutherford alfa ve beta ışımasını bulmuş, bir elementi diğer elemente dönüştürmeyi başarmış, atomların merkezinde (+) yüklü bir çekirdek ile bunların etrafında dolaşan (-) yüklü elektronları bulmuştu. Atom olaylarının devinimlerini açıklayan tutarlı bir teori Paul tarafından ortaya atıldı.
Heisenberg'in belirsizlik ilkesi bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek için şu andaki durumu kesin olarak ölçülebilmelidir. Örneğin elektronu ele alalım çekirdek etrafındaki hızı en az 10(üzeri 10) cm/s içinde tanımlanmalıdır aksi halde elektron atomun çekiminden kurtulup dışarıya fırlayacaktır. Bu elektronun konumunda 10 (üzeri (-8)) cm lik oynama demektir. l0 (üzeri (-8)) zaten atomun çapıdır. Bu da şu demektir; elektron aynı anda atomun her yerinde bulunabilir.
Netice olarak kuantum fiziği tek ve kesin bir sonucu öngörmez.
Yeni fizikte bir çığır da DIRAC'le açıldı. Dirac bir tek matris denklemine eşdeğer rölativistik dalga denklemleriyle ortaya atıldı. O elektronların “spin” denen açısal momentuma sahip olduklarını ve anti-parçacıkları öngörüyordu.
Yine Bohr'un da yeni fıziğe katkıları çok olmuştur.
Max Planck, Einstein, Schrödinger gibiler kuantum teorisinden ürkmüşler, bazıları kulak tıkamışlardır. Hatta “Schrödinger'in Kedisi” bu yüzden tasarlanmıştır.*
Kuantum dünyası her ne kadar bize ters gibi gelse de şimdilik deneyler onu haklı çıkarmaktadır.
(Spinlerin bizim seçimimize kadar gecikmesi, varlıkların lokal olmayan bağıntılarla irtibatlı olması, ihtimallerle yol seçilmesi vb de kuantum Haklılığı gösterir mahiyettedir)
(*) Sağlıklı bir kediyi hava alabilen bir kutunun içine koyalım. Kutuda zehirli bir gaz şişesi bulunsun. Ve bu şişe yarı ömrü 1 saat olan radyoaktif mikroskobik bir parçacıkla işleyen mekanizmaya bağlı açılıp kapansın.
Bir saat sonra kedinin ölü-canlı ihtimalleri eşittir. Kedinin durumu=canlı +ölü' dür yani kedi bir süperpoze durumunda hem ölü hem canlı gibidir. (kitap dışı olarak bkz. Bilim ve teknik Ocak '97, Bir Berilyum atomunun aynı anda iki yerde birden bulunması sağlandı.)
En Küçükler
Son birkaç on yılda proton, nötron ve elektron gibi parçacıkların LEPTON VE KUARK denen iki temel sınıftan oluştukları anlaşılmış ve bunların şaşırtıcı antileri kesinleşmiştir.
MÖ 4.yy da Demokritus maddenin mahiyeti ile ilgili düşünürken onun en küçük bölünemez bir taneciğinin bulunacağına hükmetti ve bölünemez manasına gelen `atom' adını verdi. Bu takip eden 2000 yıl boyunca değişmedi.
Atomun çapı l0-8cm olup çekirdek etrafında elektronlar dolanmaktadır.
Atomun çekirdeği toplam hacminin milyarda biri olmasına rağmen kütlesi korkunç bir şekilde fazladır (toplamın %99 97 !!!). Ve bir elektron, protonla aynı miktar elektrik yüküne sahipken kütlesi 1836'da biri kadardır.
Nötrinolar
Nötrinoların kütlelerinin yok denecek kadar az olması, manyetik alandan etkilenmemeleri, ışık hızıyla hareket etmeleri yakalanmalarını güçleştirmektedir. İlk olarak -teorik öngörüsünden 24 yıl sonra- 1956 ABD Güney Carolina’da bulunabildi.
Bunlar dünyamıza bir ucundan girip 1/25 saniyede öbür ucundan çıkabilirler. Üç çeşidi vardır; Muon, tau ve elektron nötrinosu. Bunlar hesaplanan tahmini kıyametin zamanını daha da yaklaştırır.
Pozitronlar
Bunlar elektronun kütlesine sahip, pozitif yüklü parçacıklardır. Yaşam süreleri çok kısadır.
Fotonlar; Aksiyonlar, bozon, gluon, grevitation
Bu günkü evrende her çekirdek için 20-100 milyon arası foton vardır. Fotonların antisi yoktur, (1) tam spinlidirler. Elektrik yükü ve kütleleri de yoktur.
Mezonlar
İkili kuarkın birleşmesinden oluşur (biri kuark, diğeri anti kuark). Eşit sayıda yaratılmışlardır. Pion, Kaon, Eta... gibi çeşitleri vardır.
Özel İzafiyet
...Şimdi en can alıcı noktaya geldik: ışık hızına yakın bir hızla giden tren ve üzerindeki yolcu örneğini iyi anlayalım.
Tren A noktasından B noktasına hızla hareket ediyor. Tren farz edelim ki saat tam 12'de M noktasına gelmiş olsun.
Yere göre saat tam 12'de A ve B noktalarına aynı anda yıldırım düşsün. Yerdeki gözlemci (C) şöyle diyecektir: Saat 12.00'da A ve B ye aynı anda yıldırım düştü.
Gelelim tren üstündeki yolcuya. Çok hızlı A dan B ye gittiği için A nın ışığı yerdeki gözlemciye ulaştığından daha geç ulaşacaktır. Mesela 12.10'da. Tren üzerindeki yolcu şöyle diyecektir: (B'nin ışığı, çok hızlı tren üzerindekine yerdeki C'ye göre daha çabuk ulaşacağından) 12'ye 10 kala, A ya 12.10 da yıldırım düştü.
Şimdi trenin ışık hızı ile gittiğini düşünelim. Bu takdirde A'nın ışığı hiç bir zaman yolcuya ulaşamayacaktır. Yolcu şöyle diyecektir: B noktasına yıldırım düştü. Yolcuya sorulduğunda yıldırım sadece B ye düştü A ya düşmedi.
Kitabın Üçüncü Bölümü, evren modelleri, makrokozmos gibi alt başlıklarda incelenmiş, big bang, kıyamet, karadelikler türü konularda taslak bilgiler verilmiş.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
SUÇLU ÇOCUKLAR VE ÇOCUK MAHKEMELERİ
SUÇLU ÇOCUKLAR VE ÇOCUK MAHKEMELERİ
Yazarı : Hans ZULLIGER
I. Bölüm: 1-3 YAŞLARI ARASINDAKİ ÇOCUKLARDA ÇALMA EYLEMİ
Bu yaş grubu içersindeki çocukların sevdikleri nesnelerin kendi mülkiyetinde imiş gibi bir duyguya sahip oldukları görülüyor. Ama bu duygu yerini ileride karşılıklı değiş tokuş daha sonrada sevdiği arkadaşları ile paylaşma hissine bırakıyor.
Çocukların fırsatını buldukları an şeker aşırmalarına ya da gördüğü bir oyuncağı sahiplenerek diğer bir çocuğun olmasına rağmen el koyması mülkiyet duygularının tam olarak gelişmediğini görürüz. Bu fiillerinden dolayı onları suçlayamayız. Ama onlara bu tür davranışların hoş olmadığını anlatmak amacıyla küçük cezaların verilmesi, büyüdüklerinde hırsızlık yapmaya kötü bir fiil nazarıyla bakmalarını sağlayacaktır.
Ancak verilen ceza da yetersizdir. Bir çocuk yetiştiği ortam nedeniyle de hırsız olarak yetişir. Babası hırsızlığı ile ün yapmış, annesi ise eli uzunluğuyla bilinen bir çocuk bu ortamın etkisinde kalacak ve hırsız olacaktır. Bu durumdaki bir çocuğun kendisine sabırla güvenilip sevgi verilecek bir ortama alınması gerekmektedir.
Bu konuyla ilgili bir misal verelim. Hırsızlık yapan bir çocuk suçunu itiraf ettikten sonra ıslah evine değil de bir aile yanına gönderiliyor. Bu aile çocuğun çaldığı parayı sahibine veriyor ve çiftlikte çalışıp bu parayı kendilerine taksitler halinde onun ödemesini sağlıyorlar. Ayrıca çocuğun bütün eğitimi de bu aile tarafından karşılanıyor. Çocuğa gösterilen ilgi ve sevgi sonucu çocuk baba ve annesinin hırsız olmaları ve bu ortamda yetişmesi nedeniyle kazandığı hırsızlık duygunun yerini insanlara zarar vermemenin daha yararlı bir takım fiiller yapma hissine bırakıyor.
En önemli husus bir çocuğun kötü huylardan arınması zorlamayla değil içten gelerek kabullenmesine bağlıdır. Ceza korku değil, sevgiyle böyle bir değişiklik söz konusu olabilir.
II. Bölüm: ERKEN ÇOCUKSAL DÖNEMDE VİCDANIN GELİŞTİRİLMESİ VE EĞİTİMİ
Çocuklarda mülkiyet duygusunun gelişmesi ile etrafındaki eşyalara vermiş olduğu zararlardan dolayı cezalandırılacağı korkusu da ortaya çıkar.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus cezanın çocuğun kendisini sevdiğine inandığı bir kişi tarafından verilmesinin gerekliliğidir.
Çocuktaki ceza korkusu kendinin işlediği bir suçun yerine cezası daha az olacak başka bir suçu işlemiş gibi göstermesine neden olabilir. Böylece anne ve babasından az ceza güvencesi almaya çalıştığı görülür. Suçu ortaya çıkınca ama şu suçum böyle aza verdiniz diyerek kendini savunur.
Bir çocuk kırdığı meyve kabından dolayı ceza alacağını bildiğinden önemsiz ve kullanılmayan bir tabağı kırmış gibi annesinden özür diliyor. Annesinin “önemi yok” diye cevap vermesi vicdanındaki korkuyu dindiremediği için bir kez de babasından özür diler. Ondan da aynı cevabı alır. Kısa bir süre sonra meyve kabının kırıldığı ortaya çıkar ve kıracak tek kişininde evin tek çocuğu olan küçüğe sorulunca alınan cevap “ama siz önemi yok dediniz” olmuştur.
Aslında bu çocukların gerçek ile hayal arasında bir düşünce gücünden kaynaklanıyor. Erişkinler ise gerçek olayları saptayıp iç dünyalarına aktarmakla yetinirler.
Çocuklar her, zaman işledikleri suçu hafifmiş gibi göstermeye çalışmazlar. Bazen bunun yerine suçun yansıtımı yani başka biri yapmış gibi gösterme yolunu seçerler.
Küçük çocuğun şekerlikteki şekerleri aşırıp sonrada kuşun üzerine atarak cezalandırması buna bir örnektir.
Eskiden Yahudiler işledikleri suçları bir keçinin üzerine yıkar ve günah keçisi diye adlandırılan hayvanı dinsel bir seramoniye uyarak kovalayıp ya çöle terk eder ya da bir kayalıktan aşağıya yuvarlanıp ölmesini sağlarlarmış. Böylece Yehova'nın gazabından kendilerini kurtardıklarına inanırlarmış. Demek ki çocuk cezasını çekmediği kötü eylem sonucunda suçu işlemeden öncekine nazaran daha kötü olabilir.
Suç bir sevginin yitirilmesine neden olacaksa çocuk bir ön cezalandırıcı yoluna giderek bu sevgiyi kaybetmemeye çalışır. Nasıl mı? Annesinden izinsiz aldığı sosisleri yiyen çocuk, bu yaptığının fark edilmesi sonucu hem annesinin sevgisini kaybedecek hem de ceza görecektir. Bu durumdaki çocuk annesinin kendisine vereceği cezadan daha ağır bir ceza verir. Koşarken düşerek dizini sıyırır. Annesi hemen koşarak ona şefkatle yaklaşır. Bu fırsatı bilen çocuk “Düşmemi Allah istedi, sos lire izinsiz aldığım için” der. Çocuk böyle yapmakla annesinin sevgisini kaybetmez, hatta yeni sevgi kanıtlarını eline geçirir ve cezadan kurtulur.
Çocuklarda sevgi sık sık yön değiştirir. Dünyaya gözlerini açan çocuk ilk olarak annesini hisseder. Biraz büyüyünce annesinden gördüğü sevgiyi babasının araya girerek engelleyeceği endişesine kapılır. Bazen kızar ve babasını istemez. Bazı hallerde bunun terside olabilir. Anne istenmez olur.
III. Bölüm: CEZASI ÇEKİLMEMİŞ HIRSIZLIKLARA KARŞI GÖSTERİLEN VE VİCDANDAN KAYNAKLANAN TEPKİLER
Hırsızlık suçunu işleyip ele geçirilemeyen çocuklar bundan dolayı bir kıvanç duyarlar. Hatta bu eylemi tekrarlayarak büyüklere ait eşyaları aşırmanın tadını çıkarırlar.
Ama bir zaman sonra yapılan bu hırsızlıklar vicdan duvarına çarparak rahatsızlık vermeye başlar. Vicdan bulunulan yetişilen-ortamın yapısına bağlı olarak gelişen bir duygudur. Eğer bir çocuk hırsız bir ailenin çocuğu ise yapılan kötü eylemlerin sanki o kadar da üzücü şeyler olmadığı kanısına sahip olur. İyi bir gözetim altında yetişen çocuk yolda giderken bahçe duvarından sokağa sakmış meyve ağacından bir meyve koparınca bir kaç gün o sakaktan geçemeyecek kadar vicdan acısı duyar.
Vicdan hatta o kadar etkili olur ki çocuğun yaşayış tarzını bile değiştirebilir.
Bir çocuk dersleri iyi olmadığı gerekçesiyle kız kardeşini örnek alması için sık sık uyarılır. Çocuk ise babasının kız kardeşini kendisinden daha çok sevdiği düşüncesine kapılır. Bir gün babasının cüzdanından hatırı sayılır miktarda para aşırır. Ama baba bunun farkına varmaz. Çocuk çaldığı paranın farkedilmemesi üzerine vicdanı ile baş başa kalır. Vicdanı her fırsatta ona hırsız olduğunu hatırlatır. Aslında abasının kendisine göre - az olan sevgisinden mahrum olmamak için suçunu itiraftan kaçınır. Çaldığı parayı ise kendi için değil de babası tarafından çok sevildiğine inandığı kız kardeşine hediyeler için harcar. Bu hareket dahi vicdanının verdiği rahatsızlığı engellemeyince kendini kitap okumaya verir. Ayrıca evde hırçın bir tutum sergiler. Annesine karşı saygısızca davranarak ondan ceza koparmaya uğraşır. Bu cezaları yaptığı hırsızlık için sayacaktır.
Bir danışman vasıtasıyla suçunu itiraf eden çocuk yine eski yaşantısına dönüş yapar.
Çevresi tarafından kendine bir değer verilmediğine inanan çocuklar, kendilerini ispatlamak amacıyla bazen bu gibi hırsızlık olaylarına karışır. Bir de ceza görmezse kendilerine güvenleri artar ve ileride daha büyük suçlara doğru yol alırlar.
Annesinin ölümünden kendini sorumlu gören kız, babasına onun yokluğunu hissettirmemek için çok çalışır. Hatta annesinden bir zamanlar aşırdığı az miktardaki paranın cezasını çekmek amacıyla başkasının kaybettiği parayı kendi çalmış gibi gösterecek hale gelir.
Bir psikiyatriste götürülen kız bir kaç seans sonunda her şeyi açıklar. Tedavi sonunda sınıfta tembel olarak bilinen ve bedenen zayıf olan kızda bir gelişme meydana gelir. Bu da gösteriyor ki işlenen bir suçun ağırlığı sadece ruhsal yönden etkilemeyip bedenen de etkisini gösterir.
Genel olarak bir bakış yapılırsa çocukların işledikleri suçlara karşı ceza almayınca gösterdikleri beş tepki vardır.
1- Bilinçsizce kendilerini ele verirler.
2- Etrafındakileri kışkırtarak onlardan ceza almak için hırçınlaşırlar. Aldıkları cezayı esas işledikleri suça karşılık olarak kabul ederler. Ancak bunun yeterli olduğuna vicdanlarını ikna edemezler.
3- Çete kurarak işlediği suçu sadece kendisi tarafından işlenmediğini göstermektir. Böylece toplum onu tekrar arasına kabul edecektir.
4- Kendi kendini cezalandırma yoluna giderler. Bu ceza çok ağır olur. Böylece çevresindeki insanların kendisine acımasını sağlamaya çalışırlar.
5- Patolojik özellik gösteren durumlarda ise benzer bir suç saptanarak kendi üzerine alıp ceza görmek istenir.
IV. Bölüm: ÇOCUK HIRSIZLIKLARININ BİLİNÇALTI KÖKENLERİ
Çocuklar çaldıkları şeylerin cezası olarak iyi bir dayak yer ya da bu yaptığından dolayı bir müddet azarlanır ve sevgisiz bırakılır.
Ama önemli olan cezayı gerektirecek şekilde suçun işlenme nedenidir. Bunun araştırılması gerekir.
Otto adında bir çocuk postacının bisikletinde bulunan paketi aşırır. Paketin içini açan çocuk onu tuvalete boşaltır. Yakalanınca da “işe yarar bir şey vardır diye aldım. Yiyecek, giyecek ya da elişi yapımında kullanacağım bir şey...” der. Babası paketin masrafını karşılar ama olay mahkemeye intikal eder. Yargıç bilirkişi olarak bir ruh bilimciden araştırma yapmasını ister.
Yapılan araştırma sonucu çocuğun annesinin hamile olduğu ve yakında doğacak olan kardeş ile paket arasında bağlantı bağlantı olduğu görülür. Postacının eşi ebe olduğu için bebeği onun getireceğine inanan çocuk pakette olduğu düşüncesiyle hırsızlık eylemini gerçekleştirir. Bu hırsızlıktan sonra gördüğü rüyalarda ise annesini bir eve benzetip içinin boş olduğunu gördüğünü açıklamıştır.
Çocukların yaptığı hırsızlıkların temelinde bilinçaltından gelen dürtülerin rolü büyüktür. Bunun önlemek amacıyla yeterli bir eğitim verilmelidir. Ayrıca olgunlaşmasını sağlayacak şekilde güven ve sevgi. Otto'nun olayında yargıç “eskisinden daha fazla sevgi verilmesi” kararına varmıştır.
Çocuk mahkemelerinde yargıcın çocuğu ıslahevine mi yoksa ailesinin yanında gözetim altında mı tutmaya karar vermesi için işlenen suçun temeline inilmelidir. Bazen araştırma yapılmaksızın verilen ceza çocuğun vicdanındaki rahatsızlığı giderdiği görülür. Bu nedenle tekrar suç işleme arzusu ortaya çıkabilir.
Para çalan bir çocuğa verilecek en güzel ceza onu borçlandırarak taksitler halinde ödemesini sağlamaktır. Ayrıca iyi bir eğitimin verilmesi tamamlayıcı bir maiyet taşır.
Eğer psikolojik bir sorun varsa tedavi uygulanmalıdır. Tedavi sonucu çocuk daha sağlıklı davranışlar sergileyebilir.
V. Bölüm: JALONDA NİÇİN ÇALAR?
Bir kızın ailesinden yeterli ilgiyi görmemesi ve bunun ruhsal etkileri sonucu hırsızlık yapması konu edilmiştir. Mahkemeye intikal eden olay sonucu bir psikiyatrist tarafından bazı testlerden geçirilen kızın her teste verdiği tepki ve yorumları şunlardır;
Ağaç testinde kağıdın sol üst köşesine küçük bir ağaç çizmesi kızın gözden uzak olmak istediğini ortaya koyar. Ağacın bir toprak zemine yerleştirilmeyişi ailesi ile köklü ilişkilerin olmadığını gösterir. Dikenli bir görüntü arz eden ağacın üzeride bir örtü ile kaplanmıştır. Bu ise çirkinliğinden dolayı gizlenmeye çalıştığını gösterir. Sisli bir ortam çizilmeside düşüncelerindeki düzensizliği ortaya koyar.
Z testi; değişik şekillerde bezenmiş olan tablolar hakkında görüşleri alınıp sonrada bu düşüncelere göre yorum yapmaya dayanan bir testtir. Kızın düşüncelerine göre yapılan yorumlarda ise lise son sınıfta olmasına rağmen düşünce ufkunun orta 3 teki bir çocuğa eş olduğu görülmüştür. Gerçek ile hayali karıştırabiliyor.
Düss-testi ise anlatılan küçük bir olayın sonunda sorulan soruya verilen cevabın yorumuna dayanan testtir. Bu test sonunda kızın, bencil, kendini çevresinden soyutlamaya çalışan ve haksızlığa uğramış gibi gören bir kişiliğe sahip olduğu kanaatine varılıyor.
Mahkeme sonuçta kızın başka bir ortama alınmasına karar veriliyor. Bir süre sonra kızın hem ruhen, hem zekaen, hem de bedenen iyileşme gösterdiği gözleniyor.
Mahkemelerde bilirkişi ve eğitim danışmanlarının testlerine başvurarak verilen kararların çocuklar üzerinde iyi sonuç verdiği görülüyor. Bu yollarla bilinçaltı bozuklukları ortaya çıkmakta ve çocuğa yararlı olan kararın verilmesi sağlanmaktadır.
VI. Bölüm: HATALI VİCDAN TEPKİSİYLE HIRSIZLIĞA KALKIŞMAK
Bazı hallerde vicdanın sesini dinleyen çocukların buna hatalı olarak algılayıp hırsızlığa kalkıştıkları görülmüştür. Bir kızın çalıştığı dükkanın kasasından para çalması sonucu olay mahkemeye ulaşır. Yine bilirkişi raporu istenir.
Yapılan test ve görüşmeler sonucu hazırlanan raporda kızın önceden işlediği bazı hatalarından duyduğu korkunun hırsızlık yaparak duyulduğu ortaya çıkar. Ayrıca ceza gerektirmeyen bazı hataları sonucu temiz ve yıkanmamış elbise giyme gibi bir saplantısı olduğu görülür. Yeni elbiseler almak için hırsızlık yapmaya başlar.
Mahkemenin verdiği karar sonucu psikiyatrist tarafından hatalarının sonucunda temiz elbise giyme zorunluluğu olmadığına ikna edilen kızın hırsızlığa bir daha başvurmadığı görülüyor. Hatta çevresindeki insanlarla iyi ilişkilerde kurmaya başlamıştır.
SONUÇ: Çocuk suçlarında sadece bir organın değilde bir kaç organın olay üzerine eğilip karar vermesi gerekir. Ayrıca mahkemelerde çocuğu cezalandırmaktan çok onun neden bu işe kalkıştığı araştırılıp yeterli eğitimin verilmesi kararları ağırlıkta olmalıdır. Bunun sağlanması için çocuk psikolojisini iyi bilen uzman kişilere ihtiyaç vardır. Son otuz yıldan bu yana sayıları oldukça artan eğitim danışmanlarına büyük işler düşmektedir. Çocukların her türlü sorunlarını rahatlıkla açabildikleri kişi olarak görecekleri eğitim danışmanları çevre ile çocuk arasındaki bağlardan sorumlu kişilerdir. Bu bağ iyi korunursa çocukların suç işleme oranları en az seviyeye inecektir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
SİSTEM SANCISl
SİSTEM SANCISl
Yazar : Ahmet TAŞGETİREN
Yayınevi : Erkam
Baskı : İstanbul / 1991 / 320 shf
1071 tarihinde Türk’lerin Anadolu'ya girişinden Viyana bozgununa kadar olan dönem fetih şuurunun ayakta olduğu bir dönemdir. Daha sonraki dönem ise müslümanların mağlubiyet psikolojisi ile hareket ettikleri bir dönemdir. Fetih şuuru ile mağlubiyet psikolojisi Türk-Batı ilişkilerinde iki önemli kriterdir. Son üç asır yönetici ve aydınlar için ideolojik bir batılaşmanın yaşandığı bir dönemdir. Esasında Türk-Batı ilişkileri bir hakimiyet mücadelesidir.
Çünkü Batı 1071 Türklerin Anadolu'ya girişini halledilmesi gereken bir mesele olarak ele almış ve Türkleri Anadolu'dan atma esasına dayanan Şark Meselesini arkaya atmıştır. Osmanlı'da 1839 Tanzimat Fermanı 1856 Islahat Fermanı 1876 ve 1908 tarihlerindeki Meşrutiyet İlanları batılılaşma adına yapılan yenilikleri içerir. Yöneticiler ve aydınlar batının teknolojik üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmışlar ve reform hareketlerine girişmişlerdir. Fakat yeniliklerin özünün ne olması gerektiğini bilememişlerdir. Bu sebeple yapılan yenilikler şekli olarak kalmıştır. Mesela; Avrupa'dan tiyatro, roman ve orkestranın getirilmesi, kılık kıyafet değişikliği, Mızıkay-ı Humayun'un kurulması vb..
Yöneticiler kendi toplumlarıyla beraber kendi toplum değerlerinden kaynaklanan bir milli kurtuluş gerçekleştirecekleri yerde hazırcılığı tercih edip batıdan tablet beklemişlerdir. Batının uygarlık reçeteleri ile hilafetin kaldırılma projeleri atbaşı gitmiş ve verilen formüllerin esasında Türklerle azınlıkların eşit haklara sahip olması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bunun neticesinde yönetici ve aydınlar ile halk arasında uyuşmazlıklar meydana gelmiştir. Çünkü yapılan yenilikler halkın kültürel değerlerine ters düşüyordu.
Avrupa bir yandan sömürgecilik hamleleri diğer yandan Hıristiyan haçlı zihniyetinin yönlendirdiği bir strateji ile şark meselesini halletmeyi istemektedir. Osmanlı için düşünülen şablon ise şöyledir:
l. Osmanlı Avrupa'dan atılmalı.
2. İslam ülkeleri Osmanlı'dan ayrılmalı.
3. Hilafet Osmanlının elinden alınmalı.
4. Türklere yalnız Türklerle meskun bir yer verilmeli.
Türkiye ve İslam
Türkiye'de İslam milli mücadelenin sonuna kadar tek belirleyici bir konumda idi. Yani hakimiyet islamdaydı. Lozan'da uluslararası güç merkezlerinin nabzını tutan yöneticiler Türkiye'de İslam'ın konumunu tartışmışlardır. Hıristiyanlığı, pozitivist ve materyalist bir anlayışı isteyenler olmuşsa da devlete bağlı din anlayışı kabul edilmiştir.
İslam'ın radikal hareketlerle ortadan kaldırılması mümkün olmadığı gibi ferd, toplum ve devlet hayatını düzenleyen islam kendi haline bırakılması da mümkün değildi. Bu nedenle devlete bağlı din anlayışı esas alınmıştır. Bir bakıma din inanç, ibadet ve ahlak olarak ele alınıyor, dinin muamelatla ilgili olan kaideleri gözardı edilip din kul ile Allah arasına hapsediliyordu. Bu da sistemin halka güvensizliğini ortaya koyuyordu.
Türkiye yüzyılın ilk çeyreğinde halka rağmen tepeden inme olarak bir devrim yaşamış ve bu devrimin etrafında elit tabaka tarafından tabular ağı örülmüştür. Genel düşünce devrimlerin kısa sürede halk tarafından kabul göreceği ve halkın devrimlere göre şekilleneceği düşüncesi vardı. Fakat devrimler “Sezar'ın hakkını Sezar'a... Tanrının hakkını Tanrıya...” veriyordu. Bu da Allah'a acziyet isnat etmek demek olduğundan halk tarafından kabul görmedi.
Bu gün Türkiye'nîn asıl problemi toprağın tapusu, insanın imanı ve sistemin karakterinin birbirine uyum arz etmemesidir. Türkiye'de yaşanan başörtüsü problemi, Cuma'ya izin verilmemesi vb.. problemlerin temelinde bu vardır. Anayasa Türkiye'de temel hürriyetler açısından anayasanın yapımı büyük önem taşır. Türkiye'de anayasalar yapılmış halka dikte ettirilerek demokrasi makyajı yapılmıştır.
Türkiye'de anayasalar ya tek belirleyici kişilerin ya da ülke yönetimine el koyan askeri kadroların eseri olmuştur. 70 yılda hazırlanan anayasalar din hakimiyetini ön gören devlet sistemi yerine laikliğin esas alındığı devlet sistemini ön görmüştür. İslamın sistem kurucu özelliği yok edilebilirse laiklik din hürriyeti olabilir. Eğer yok edilemezse dini sınırlayan, kontrol eden bir mekanizmaya dönüşmektedir. Devlete bağlı din anlayışını esas alan sistem öğretmemek, öğrenileni yaşatmamak ve müesseseleştirmemek suretiyle toplumun islami diriliğini zaman içinde yok etmeyi amaçlamaktadır. Yani kuşatma altındaki bir islamı tercih etmektedir,
Bir Korkunun Tahlili
Türkiye'de sistemi belirleyen sistem adamlarının temel düşünceleri şöyledir:
1. Türkiye için batılı ve laik bir çerçeve düşünülmüştür.
2. Sistemin halk tabanını oluşturup oluşturmadığı konusunda tereddüt vardır. Halkın dini, sosyal. Siyasi ve ekonomik idealleri ile birleşmesi engellenmelidir.
3. Dine verilecek serbesti islam iktidarına sebep olabilir.
4. İslam iktidarına olan saldırıyı şeriat kisvesine bürümüşlerdir.
5. Devlete bağlı din şemasını esas almışlardır.
Türkiye ve AT
Ata girmek isteyen Türkiye kapıdan kovulunca bacadan girmek istemekte ve Avrupa'nın karşısına bir paketle çıkmaktadır. Bu pakette öz itibarıyla batının ara batıcı değerlerle donanmış batıcı bir Türkiye, ya da islamla donanmış batı karşısında bir Türkiye” yi seçmesi istenmiştir.
Türkiye'de islamın karşısına anti-islam bir cephe çıkarılmak suretiyle Türkiye'yi I. Dünya Savaşı'ndan sonra belirlenen konumunda tutulmak istenmektedir. Emperyalist güçler bunu gerçekleştirebilmek için 5. Kol faaliyetlerinde bulunmakta, müslüman işbirlikçilerinden faydalanmakta; hepsinden de önemlisi, emperyalist politikaların en yoğun biçimde uygulandığı yer basın ve kamuoyu oluşturma kurumlardır.
Avrupa ve Amerika, Türkiye'den;
l. Bünyesindeki islami gelişmeyi kontrol altına almasını,
2. Bölgedeki islam fundamentalizmine set çekmesini ve diğer ülkelerin laikleşmesine yardımcı olmasını istemektedir. Bir bakıma Avrupa Türkiye'den kimliğini değiştirmesini, batıcı ve laik olmasını, islamı ise dışlamasını istiyor. Bu gün Laik, Kemalist ve Batıcı diye kendilerini tanımlayan insanlar bir tedirginlik içindedir. Büyük şehirlere göç eden insanların beraberlerinde kendi kültürlerini de getirerek hemşehri kümeleri oluşturmaları, dindarların sermaye gücünün artması, akademisyenlerin çoğalması, müslümanların kendi aydınlarını, bürokratlarını yetiştirmeleri ve hepsinden önemlisi siyaset sahnesine çıkmalar bu tedirginliği arttırıyor. Çünkü sistemin sahibi olarak kendini gören bu insanlar halkın gerçek kimliği ile buluşmalarını hazmedemiyorlardı.
Uluslararası güç odakları nezdinde Türkiye'nin bir politika, eğitim, ekonomi, askeri, yargı ve bürokrasi ile ilgili bir ölçüsü vardır. Bu ölçü zorlandığı veya aşıldığı zaman bu güç odakları iç odakları da kullanmak suretiyle karşı harekete geçiyorlar.
Din Eğitimi İnsanları dinden soyutlamak mümkün olmadığı gibi din eğitimi almadan da onlar için şahsiyetleri geliştirmek ve kimlik edinmek bakımından bir haktır, bir zarurettir. Dine karşı Marksizm ikame edilmeye çalışılmış, bu mümkün olmayınca laiklik ve Kemalizm dinin karşısına konulmuş fakat o da din duygusunu öldürememiştir. Din eğitiminin ne kadar olacağını kimlere verileceğini yine islam tespit edecektir aksi taktirde o günkü şahsiyetin ortaya konulması beklenemez.
Din eğitimi denilince değişîk sorular gündeme gelmiştir. Okullara din dersi konulabilir mi? İHL sayısı artmalı mı, artmamalı mı? İHL okuyanlar mesleğini mi yapıyor yoksa üniversiteye mi gidiyorlar? Din eğitimi yapılacaksa bunu müfredatı nasıl olmalıdır. Sistemi savunan insanlar bu sorulara cevap ararken dinin birleştiriciliği, dinin halktan soyutlanamayacağını arılıyorlardı. Doğu Anadolu'daki terör problemine dinle çözüm bulmaktan ve 12 Eylül sonrası gençlerin içinde bulunduğu boşluğu dinle doldurmakta çekinmiyordu. Türkiye yeni bir sistem konusunda kararlıdır. Fakat bu sistemin ne olacağı konusunda kararsızdır. Ülkemizde sistem değişikliğinin yaşandığı 70 yıl içinde ortaya çıkan toplum yapısında insan Rabb'iyle, kendi iç dünyasıyla, bir başka insanla ve eşya ile barışık olamadı. Her 10 yılda bir sistem darbelerle kendini yeniledi ve tekrar başa döndü. Bugün dünyanın hiç bir yerinde İslam müslümanın hayatında belirleyici bir konumda değildir. İslam toplumlarını dört grupta ele almak mümkündür:
1. Sömürge islam toplumları: Sovyet Rusya ve Çin'deki gibi.
2.Bağımsız islam ülkeleri.
3.İslamın üstün değer olarak kabul edildiği ülkeler.
4.Azınlık müslümanlar.
İşgal edilmiş ülkelerde işgal edicinin “zoru”, bağımsız ülkelerde ise mevcut sistemin insanların hayatları konusundaki siyasi sınırları söz konusudur. Her ikisinde de islamın hayata tatbik edilmesi mümkün değildir.
İslam ülkelerini bugün siyasi ünitelere bölen haritalar güçlü ülkelerin kaleminden çıkmış, sınırlar cetvelIe çizilmiş, ülkeler arasında problemli topraklar bırakılmış ve kabileler devlet statüsüne sokularak aynı millete mensup insanlardan farklı devletler oluşturulmuştur. Marks'ın devlet sistemi insanı dünyada iken cennete ulaştıracak ve orada dine ihtiyaç bulunmayacaktı. Fakat Marksizm çökmüştür. Bu çöküşü batılı güçler Kapitalizm'in yegane sistem olduğuna yormuşlardır. Kapitalizm insanlara zulümden başka bir şey getirmediği gibi kendi insanını da sefalete itmiştir. Fakat Sosyalist ve Kapitalist insanı kurtaracak olan müslüman insandır. Müslüman günümüzün teknik imkanlanı kullanarak Kapitalizm'in teknolojisi ile emperyalist yüzünü ayıracak insanların ihtiyaçları ile ümmetin ihtiyaçlarının aynı olduğuna fark edecektir.
Müslüman Bir Gelecek İçin
Hicret Medine'nin nüfus yapısını kemmiyet ve keyfiyet olarak değiştirmiştir. I3 yıllık Mekke hayatında yetişen kadro Medine'de islam medeniyetinin temellerini atmıştır. Günümüz müslümanında şu üç hususun bulunması gerekir:
I. Müslümanda herşeyden önce farklılık şuuru gereklidir.
2.Müslüman bir gelecek ideali.
3.Bu idealin aradığı insanın inşası.
Bugün müslüman nüfusu islamı kuşatan güçlerin iki yönlü saldırısıyla karşı karşıyadır:
1.Yoğun bir nüfus kıyımı.
2.Eritme ve başkalaştırma operasyonu.
Müslüman bir gelecek ideali doğan her çocuğun bütün bir ümmetin sorumluluğuna tevdi edilmiştir.
Sonuç
Sistem Sancısı adlı kitapta genel olarak, Türk-Batı ilişkileri, Türkiye'deki sistem ile müslüman halk arasındaki ilişkiler ve islam ülkeleri ile Türkiye arasındaki ilişkiler ele alınmakta ve Türkiye'nin dünya konjüktüründeki hak ettiği yeri almasında islamın temel belirleyici esas olacağı üzerinde durulacaktır.
Batı Türkiye'yi islamdan uzaklaştırıp Anadolu'dan çıkarmayı ve böylece şark meselesini halletmeyi düşünmektedir. Dinin hakim güç olmaması için özellikle Türkiye'nin islam ülkeleri ile diyalogdan uzak durmasını istediği gibi halifelik ile gücün aynı elde toplanmaması için gerekeni yapmaktadır. Türkiye kendisi için batılı güçler tarafından belirlenen şablonun dışına çıkamaz. Eğer çıkar ise ülkeyi dışa karşı korumakla görevli olan ordu sistemi kuma görevini de üstlenecektir.
Türkiye'de sistem halkına güven duymamakta ve müslümana verilen bir hürriyetin kontrolden çıkmış bir islami gelişmeye yol açabileceğini düşünerek tedirgin olmaktadır. İslami kimliğe bürünen müslüman nesiller ise devamlı kendisine getirilen kısıtlamaları aşabilmek ve dinini bir bütün olarak sistemi zorlamaktadır.
Bir sistemin başansı onun toplumla sağladığı uyuma ve özde insan yapısını kavramasına bağlıdır. İnanç değerleri, ahlak sistemi, kültür yapısı, hukuk gelenekleri ve ekonomik verimleri itibarıyla toplumun birikimini göz önünde bulundurmayan sistem uygulamaları toplum tarafından reddedilmeye mahkumdur.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
SİGARA
SİGARA
İLMİ TIBBİ VE FIKHİ AÇIDAN
Yazar: Ebu Bekir, Cabir el-Cezairi
Yayınevi: Bahar Yayınları
“Hükümler illetleri üzerine bina edilir” kaidesinden yola çıkarak, haram olan diğer maddelerle kıyaslamalar yaparak, çeşitli yönlerden illeti tespit eder. İlmi, Tıbbi ve Fıkhi açılardan örnekler vererek, ana illetin zarar vermek olduğundan yola çıkarak haram olduğu hükmünü verir.
Halil Günenç Hoca Efendi Fetvalar isimli kitabında bu konuyu şöyle ele alır. Sigara veya tütün denilen şey asr-ı saadette ve müçtehitler arasında olmadığı için hakkında ne ayet, ne hadis ve ne de müçtehitlerin sözü vardır. Onu Kur'an ve sünnetin ışığı altında beyan etmek için çaba göstermek lazımdırasr-ı saadette afyon denilen uyuşturucu madde de yoktu ve tanınmıyordu. Hakkında ne ayet, ne de hadis vardırama aklı izale edip sarhoş eden şarabı yasaklayan İslam dini, mutlaka aklı izale etmekle birlikte vücuda da uyuşturan afyonu da yasaklayacaktır. Bunun için ulema afyonu da yasaklayarak haram olduğunu beyan etmiştir.
Sigarada çıktığı ve halk arasında yayıldığı zaman fukaha onun hükmünü ortaya çıkarmak için, araştırmaya başladılar. Bu hususta birlik sağlanamadıysa da çoğu: “Hakkında (ayet- hadis) olmadığı için mübahtır” demişlerancak bir kimse için kesin zararlı ise, onu içen kimse fakir olup çocuklarını ve aile efradını fakr-u zaruret içinde bırakırsa, onların nafakalarını tütün ve sigaraya verirse haram olmasında şüphe yoktur[1].
TÜTÜN MADDESİ.
Sigara aslen Amerika'da yetişen bir bitkidir, ama şimdi Avrupa memleketlerinde de ekilmektedir. Boyu bir, bir-buçuk metreye varır, ılıman iklimlerde yetişir. Özellikle sıcak olan memleketlerde boynunun beş metreye vardığı da olur. Kurumuş yaprakları sigara olarak içilerek, yahut çiğnenerek veya nikotini ilaç gibi buruna damlatılarak kullanılır. Bu çok zararlı bir adettiraraştırmacılar bu maddenin insanlığa verdiği zararların içkinin verdiği zararlara eşit olduğuna işaret etmişlerdir.
Bu madde Amerika’nın keşfinden önce 15. Asırda yoktu. Avrupa'da yayılması da İspanyol gemicileri vasıtasıyla olmuştur. Onlar Amerika yetkililerini sigara içiyor buldular, onları taklit ettiler ve bu adeti Avrupa'ya getirdiler, böylece Avrupa'ya yayıldı.
SİGARA İÇMENİN HÜKMÜ
Sigara içmenin hükmü ile ilgili araştırma bizden iki şeyin hakikatının bilinmesini ister:
1. Zararın manasının ne olduğunu
2. Zararın isabet ettiği yerin ne olduğunu.
Zararın manasına gelince: Lafzı, yani kelime manası çok çeşitlidir. Bunların her biri kendisinde faydalı olmayan şeyi anlatır, yahut zorluk, darlık, kötü bir hal ve başka bir şeyde noksanlığı ifade eder.
Zararın isabet ettiği yere gelince: Bu Müslüman’a nispetle onun vücudu, dini, aklı, malı ve ırzıdır. Bu yerler ilahi şeriatın, insanın onları koruması ve muhafaza etmesi için koyduğu beş külli esastır; çünkü onlar hayatı ayakta tutan Dünya ile Ahiret saadetinin üzerinde dönüp durduğu esaslardır. Bundan dolayı İslam şeriatı bu külli esasları bozan her Müslüman için cezalar getirmiştir. Kasten adam öldüren için kısas, başkalarının malını çalan kimse için el kesme, insanların namuslarına dokunarak onların aileleriyle zina eden kimse için ölünceye kadar taşlanma, iffetli kadınların iffet ve şerefine leke sürmek için iftira atan kimseye değnek cezalarını koymuştur, koymakla da kalmayarak bu külli esaslardan birine veya hepsine birden, noksanlık veya zarar vermek ki haram kılınmış bir cinayettir.
Zararın isabet ettiği yeri böylece araştırdıktan sigaranın zararları üzerinde durulmaktadır.
1 - İnsan Vücuduna Yaptığı Zarar
Sigara insan vücuduna zararlı ve onu helak edicidir. Sigaranın insan vücuduna zarar verdiği mütehassıs doktorlar tarafından şöyle ifade edilmektedir. Zehirli bir madde olan sigaranın en tehlikeli yönleri şöyledir:
A. Nikotin: Bu gün insanlığın bildiği zehirlerin en tehlikelilerindendir. Genç bir insanı öldürmek için ondan bir miligram vermek, zerk etmek yeterlidir. Bu miktar insan vücudunda bulunan kanın bir kilogramında milyonda bir parçadır. Bir adet sigarada ise 1-3 gram arasında değişmektedir.
B. Karbon monoksit gazı: Sigara içen bu gazı burnuna çeker, bu ise zehirli bir gaz olduğundan dolayı, kandaki oksijenin zehirlenmesine sebep olmaktadır. Bunun sonucu olarak günde bir paket sigara içen kimse gücünün 1/5' ni kaybetmiş demektir.
C. Zift yahut katran: Her sigarada 15-30 miligram zift bulunur bu da zamanla sigara içen kimsenin solunum organlarında iltihaplanmalara sebebiyet verir.
Dr. Muhammet Ali Bal ise sigara hakkındaki bilgileri şöyle özetliyor.
I. Her bir sigara kişinin ömründen 5,5 dakika eksiltir. O da sigara içtiği sırada geçen zamanın ta kendisidir.
II. Her üç sigara tiryakisinden en az biri ecelinden evvel ölür. Bu görüş İngiltere Kraliyet Üniversitesi'nin resmi olarak açıklayıp neşrettiği istatistiklere göredir.
III. Son olarak ta kanser, nefes darlığı, kısırlık, zayıflık, saçların dökülmesi, damar sertleşmesi, ana rahmindeki çocukların çirkin bir hal alması, kalp sıkıştırması gibi hastalıkların her biri sigaranın sebep olduğu hastalıklardır.
2. Akla Yaptığı Zararlar:
Akıl insanoğlunun diğer yaratıklardan seçilip ayrıldığı bir hususiyettirakla zarar vermesi sebebiyledir ki içki haram kılınmıştır. Yine afyon, eroin ve diğer aklı giderici şeyler de cinsleri ve etkileri farklı olmasına rağmen, haram kılınmıştır. Bunun için içki içen kişilere de caydırıcı ve men edici cezalar konulmuştur. Bu da, bu cürümü işlemek suretiyle akla zarar veren kişiye bütün insanların huzurunda seksen değnek vurulması cezasıdır. Had cezaları akla zarar veren şeyler için ALLAH (cc) tarafından konmuş cezalardır. Çünkü onlar bir an olsun insana isabet etse insanın canlılık ve şevkini ayakta tutan aklına zarar verirler. Sigaranın da insan aklına menfi yönde tesir ettiğini ve ona zarar verdiğini görürüz. Sigara tiryakisi halini söyle açıklar: ‘Sanki gözlerim kapanmış, kafam şişmişti. Aklım almıyor anlayamıyordum. Aklım beni yanıltmıştı. Bütün bunlar sigara içtiğim içindi.’
3. Mala Verdiği Zararlar:
Kanın (canın) gözetilip sakınılması, ırzın muhafazası gibi dini hükümler içinde malın hürmeti de mertebe yönünden asla onlardan aşağı değildir. Kur' an-ı Kerimde bir ayette “Allah Teala Müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı” başka bir ayette “Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat ediniz” Mal ve canın haram kılınması ve yasaklanması hakkında Resulullah' ın sünneti aralarını şöyle birleştirdi: “Sizin mallarınız ve canınız size haram kılınmıştır”. Bütün bunlar İslam'da mala verilen değere işaret etmektedir. Bundan dolayı malın israf edilmesi ve saçılıp savrulmasını haram kılmış, infak edilmesi hususunda da adaletli olmayı emretmiştir. Bir başka ayet-i kerimede “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver; elindekini saçıp savurma”(İsra, 26). Bir başka ayet-i kerimede “Onlar sarf ettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; ikisi arasında bir yol tutarlar. Bütün bu hususlar sigara içmenin yanlış bir iş olduğunu bize öğrettiği insanın vücuduna ve malına da zarar verdiğini gösterir. Bu sebeple malı israf etmenin, saçıp savurmanın haram oluşu gibi sigara içmekte haramdır.
4. Şahsiyete Zarar Verip İnsanın Şerefini Zedeler:
Sigara içmek insanın şahsiyet ve namusuna zarar verir mi ki bu sebeple haram kılınsın. Doğru cevap gerçekten sigara içmenin insan şahsiyetine zarar verdiğidir. Bir kimse insanlar içinde sigara içmesiyle bilinmeden önce utancından dolayı ne babası ne kardeşleri, amcaları, halaları gibi akrabalarının önünde sigara içmeğe cesaret edemez. Bu durum fıtrat-ı selime sahibi kimseler için sigara içmenin insan şahsiyetine leke sürdüğü ve zarar verdiğine şahitlik yapmaktadır şahit olarak da yeter.
5. Dine Yaptığı Zarar:
Sigara içmek kulun saadete ermesi veya şekavete düşmesine tesir etme makamında bulunan namaza, onu batıl hale getirecek derecede zarar verir; çünkü namaz her türlü pislikten temiz olma (hadesten taharet) şartına bağlıdır. Peygamberimiz mübarek sözlerinde “Allah Teala abdestsizlik meydana gelince, abdest almadıkça namazınızı kabul etmez.” Buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Allah temiz (abdestli) olmayanın namazını kabul etmez” buyurmuşlardır. Bir başka hadislerinde “Kişi meleklere eziyet vermemesi için sağa sola tükürmesin” Bir başka hadislerinde “ soğan, samırsak veya pırasa yiyen mescidimize gelmesin”
Sonuç olarak
Sigaranın zararlarını, çirkinliğini bu kadar açıkladıktan sonra, onun günahlığı diğer günah olan şeylerle, haramlığı diğer haram olan şeylerle eşit midir, yoksa değil midir?
Allah (cc) buyuruyor: “Günahın zahirini de batınını da terk ediniz. Günah işleyenler işledikleri günahın karşılığını göreceklerdir. “
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
ORYANTALİZM
ORYANTALİZM
Yazar: Edward SAİD
Kitap, önsöz, giriş ve üç uzun, on iki kısa bölüm ile bir ekten müteşekkil olup, 540 sayfadır. "Oryantalizm'in kapsamı" başlıklı birinci bölümde, gerek tarih ve tecrübe, gerekse felsefi ve siyasi temalar açısından Oryantalizm konusunun bütün boyutlarının altı çizilmektedir. İkinci bölüm, "Oryantalist yapılar :Eski ve Yeni" geniş kronolojik bir anlatım ve mühim şair, sanatçı ve bilim adamlarının eserlerinde görülen ortak bazı araçlara işaret ile, çağdaş oryantalizmin ortaya çıkışını anlatmaktadır. " Şimdilerde Oryantalizm" başlıklı üçüncü bölüm, ikinci bölümün sonundan yani 1870 den, Doğu daki büyük sömürgeci genişlemesini konu edinerek II. Dünya savaşında son bulur. Bu bölümde Doğunun İngiliz -Fransız hegomonyasından Amerikan hegomanyasına geçişi tasvir edilmektedir. Yine bu bölümde Amerika’daki oryantalizm konusundaki fikri ve sosyal gelişmelerden ve gerçeklerden söz edilmektedir.
Yazar bu eserinde Batı'lıların Doğu'yu ele alırken bütünü ile kendi görüşlerinden ve varsayımlarından hareket ettiklerini,hayallerini konuşturduklarını ve Batı'nın çıkarlarına uygun bir Doğu manzarası ortaya koyduklarını ispat etme gayretindedir. Çok defa Batı'1ı yazarların görüşlerine baş vurarak ve Batı'lı eserlerden örnekler vererek onlara günahlarını kendi ağzından itiraf ettiriyorlar.
Misal: "Onların her şeylerini tahrip ettik, felsefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun bir hale geldiler..." Lovis Massignon
· Avrupa'lı için Doğu, Avrupa'nın bir icadı olup, eski çağlardan beri insanlarda hülyalar uyandıran, garip izlenimler yaratan, kendine has yaratıkları ve manzaraları ile fevkalade deneyimlere yol açan bir yerdir.
Amerikalı'lar için Doğu, Uzak Doğu'dur. Ve özellikle Çin ve Japonya'dır. Amerika'lıların aksine Fransız'lar ile İngiliz'ler ve onlar kadar olmasa da Alman'lar, Rus'lar, İspanyol'lar, Portekiz'liler, İtalyan'lar,İsviçre'liler uzun bir Oryantalizm geleneğine sahiptirler.
· Şark’ı öğreten, yazıya döken, veya araştıran kimseye Şarkiyyatçı yada Oryantalist denir. Yaptığı şeyde Oryantalizm'dir.
· Doğu Avrupa'ya bitişik bir kara olmanın yanında, Avrupa'nın en büyük,en zengin ve en eski sömürgelerinin bulunduğu yerdir, kurduğu medeniyetlerin ve konuştuğu dilin membaıdır, kültürel uzanımıdır. En önemlisi Doğu Avrupa'nın "karşıt kalesi" olarak kendini tesisinin en büyük yardımcısıdır
Bu yönleriyle Oryantalizm, kültürel hatta ideolojik bir açıdan, arkasında müesseseler, kelimeler, ilim, tasvirler, öğretiler hatta müstemleke bürokrasileri, müstemleke usulleriyle kavramlar olan bir muhakeme biçimidir.
Oryantalizmi bir muhakeme usulu olarak ele almaksızın ve doğu hakkında söz söylerken bu muhakamanin usullerine riayet etmeksizin muvaffak olmak yani Doğu'yu politik, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel ve fikri bakımdan yönetmek imkanı yoktur. Yani Oryantalizm Şark söz konusu olduğunda otomatik olarak devreye giren ve tesir icra eden menfaatler örgüsüdür.
· Oryantalizm, Avrupa'nın Doğu hakkındaki bir uydurması değil, Batı tarafından bilinçli vücuda getirilmiş ve nesiller boyu hatırı sayılır yatırımlara konu olmuş bir teori ve pratikler bütünüdür.
· Bilgi, kendini elde edeni bir beşer olarak kendi şartlarına bağlılığını inkar edemiyor ise, Şark'ı etüt eden Avrupa'lı veya Amerika'lı da Doğu'nun karşısına önce bir Avrupa'lı yada Amerika'lı sonra bir beşer olarak çıktığını inkar edemez. Bu sebeple Oryantalizm'deki anlam,varhğını doğrudan Doğu'yu görünür, seçilir ve var kılan Batı anlatıcılarına ve Batı anlatı tekniklerine borçludur. Böylece Oryantalizm Doğu'dan daha çok Doğu'yu icat eden Batı idi ve kendisini ortaya koyan Batı kültürüyle bağlantılı idi.
· Oryantalist Balfour’un ifadelerine göre, Mısır İngiltere'nin bildiği nesnedir, İngiltere Mısır'lıların kendi kendini yönetemeyeceğini bilmektedir ve Mısır'ı işgal ederek bunu teyit etmiştir. Mısır'lılar için İngiltere'nin idari ettiği peydir. Mısır medeniyeti de İngiltere idaresine girmekle mümkündür.
· Balfour'a göre Batı'lılar vardır, birde Doğu'lular vardır. Birinciler hükmederler, ötekiler hüküm altında olmalıdırlar, buda ekseriye ülkelerin işgal edilmesi, iç işlerine tam müdahale, can ve mallarını şu yada bu Batı'lı gücün eline bırakılması demektir.
· Doğu'lular hakkında bilgi onların yönetimini kolay ve karlı kılan şeydir.
· Doğu Batı ayrımının ortaya çıkması seneler hatta yüz yıllar almıştı. Keşif seyahatleri yapılmış, ticaret ve savaş vasıtasıyla temaslar sağlanmıştı. 18. yy.. ortasından itibaren doğu-batı ilişkisinde iki ana öğe vardı
. I-) Doğu hakkındaki sistematik bilginin gelişmesi ,
2-) Batı'nın tahakkümü
· Batılı oryantalistlere göre Doğu mantıksızdır, dinsiz olup azgındır, çocuk ruhludur, sapkındır. Böylece Avrupa'lı makuldür, fazıldır, o1gun ve normaldir.
· Yazar oryantalizmi, bir kültürel tahakküm konusu olarak tahlil ve tetkik peşindedir. Buradan oryantalizm, Doğu'lu nesneleri inceleme, eleştirme, hüküm, disiplin yahut yönetim için sınıfa, mahkeme salonuna, hapishane yahut el kitabına yerleştirilen “Doğu bilgisidir".
Oryantalizm pozitif bir doktrinden ziyade düşünceye getirilmiş bazı sınırlamalar olarak anlaşılmalıdır. O, entellektüel bir kudretin ifadesidir.
· 1815'den,1914'e kadar Avrupa'nın direkt sömürge hakimiyeti yeryüzü karalarının % 35'inden % 85'ine çıktı. İngiliz ve Fransız İmparatorlukları'nın başını çektiği bu sömürgecilik faaliyetinden en fazla Asya ve Afrika kıtaları etkilendi.
· Kissinger çağdaş dünyayı kalkınmış ve kalkınmakta olanlar olarak ikiye bölüyor. Birincisi Batı'yı, ikincisi ise Doğu'yu ifade eder. Newton devrimini esas alır.
· Hindistan'daki i1k oryantalistlerin çoğunluğu ya hukuk alimi yada misyonerlik eğilimi fazla doktorlardı. Bunlar bir yandan Asya'da ıslahı kolaylaştırmak için bilim ve sanatı inceliyorlar diğer yandan da aynı inceleme ile kendi ülkelerinde bilginin ve sanatının ıslahına çalışıyorlardı.
· Napolyon Mısır'dan ayrılırken yardımcısı Kleber'e çok sıkı talimatlar verdi. Buna göre Mısır her zaman oryantalistler ve gönlü kazanılabilen dini liderler marifetiyle yönetilecekti. Napolyon Mısır'ı Fransız ilminin bir şubesi yaparak, şark ülkesinin seyyahlar, alimler, ve askerler dışındaki kimyacı, tarihçi, arkeolog vs. vasıtalarla tanınmasını tanıtılmasını sağlamıştır.
· Oryantalizmin başarıları: 19. yy'da bilim adamları üretmesi, Batı'da eğitimi yapılan dillerin sayısını artırması, neşredilen, tefsiri, tercümesi yapılan orjinal eserlerin sayısını arttırılmış olması,Doğu'ya sempati duyan,Sanskritce'nin grameri ile, eski Fenike kuruluşları ile ve Arap şiiri ile gerçekten ilgilenen öğrenciler çıkarması olarak sıralanabilir.
· Oryantalizmin kafasında değişmeyen Batı'dan tamamen farklı bir Doğu vardır.l8. yy'dan sonra oryantalizm asla kendini yenileyememiştir. Oryantaliste göre Doğu ya da Doğu'lu yabancılaşmış olan varlıktır; yani kendine nispetle bir başkası olan varlıktır. Başkaları ele alır, başkaları anlar, başkaları tanımlar, başkaları değiştirir, kendine nispetle fiilsiz olup muhtar ve hükümran değildir. Oryantalistler tetkiklerinde özcü davrandıkları için neticede ırkçılığa ulaşıyorlar.
· 19. yy'ın başlıca oryantalist alimlerini ve kurulan cemiyetlerini şöylece sıralayabiliriz: Alimler: Gobineau, Renan, Humboldt, Steintal, Burnouf; Remuşut, Palmer, Meil, Dozy, Muir'dir. Asya cemiyeti 1822, Kraliyet Asya Cemiyeti 1823, Amerikan Şark Cemiyeti 1842 vb.
· Bir yeri müstemlekeleştirmek demek, öncelikle oradaki menfaatleri ayırt etmek yada yaratmak demektir. Bu menfaatler ticari bilimsel,kültürel olabilir. Oryantalizm bu menfaatlere ulaşmada en büyük vasıtadır.
1920'lerden itibaren, bir baştan bir başa bütün üçüncü Dünya ülkelerinde, imparatorluklarla ve emperyalizm ile ilişkiler "Karşılıklı etkileşim" şeklinde olmuştur.1955 Bağlantısızlar hareketinin başlangıcında (Bantung Konferansı) Doğu artık Batı'nın imparatorluklarından yakayı sıyırmıştır. Dünyada yeni güç dengeleri oluşmuştur : SSCB ve ABD. Artık oryantalizmin karşısında siyasi sesi olan ve düşünebilen akıllı bir Doğu vardır.
· Doğu'daki ulusal bağımsızlık hareketleri Oryantalizmin kafasındaki "pasif kaderci, hüküm altındaki ırklar) fikrinin tutmadığını ve düşüncedeki Doğu ile mevcut Doğu arasında farklar olduğunu ortaya koymuştur. Halk da uzmanlar oryantalist düşüncede bir zaman aşımının ve tutarsızlığın mevcudiyetinde hem fikir idiler. İki türlü idi: Oryantalist bilim ile onun araştırdığı konu (doğu) arasında Daha önemlisi, beşeri bilimlerde kullanılan yöntemler ve çalışma araçlarıyla oryantalizmin yöntemleri ve kavramları arasında
· Çağdaş oryantaliste göre gerçek insan Batılıdır. Doğu nimetlerinin kullanım hakkında öncelikle bu gerçek insana aittir. Onun gözünde Doğu'lu: deve üstünde, eli kamalı, ukala, her türlü ahlaksızlığa meyyal, şehvet düşkünü bir insandır.
· Oryantalizmin en büyük hatası bir başka bir kültürü, milleti ya da coğrafi bölgeyi önemsememesi ve ona zaafından ayrılmayan, değişmeyecek kusurlar atfetmesindedir.
· l8.yy'da genişleme, tarihi yüzleşme, anlayış ve tasnif şeklinde ortaya çıkan düşünce dalgalanmaları çağdaş Oryantalizmin fikri kurumsal yapılarını meydana getirmiştir. Bu düşünce dalgalan aynı zamanda Doğu'yu ve özellikle İslam'ı Batı'nın dini anlayışına dayalı, dar çerçeveli tahlil ve değerlendirmelerden kurtarmıştır. Çağdaş Oryantalizmin l8.yy'da Avrupa kültürünün laik unsurlanndan meydana gelmiştir.
· I. Dünya Savaşı bittiğinde dünya topraklarının %85'i Avrupa'nın sömürgesi durumundaydı. Bu durum çağdaş Oryantalizmin hem emperyalizmin hem de sömürgeciliğin bir cephesini teşkil ettiğinin ifadesidir.
· Sacy ve onun şahsında dinci Oryantalistler Arap şiirinin batılıya zevk verebilmesi için Oryantalistin ona belli bir şekil vermesi gerektiği görüşündedirler. Yine onlara göre Doğu'lu eserler kısmen ele alınmalıdırlar. Zira Doğu'lu eserler Avrupa'ya yabancıdırlar. Daha da önemlisi sürükleyici olmamaları, yeterli zevk ve eleştirici ruhla yazılmamalarıydı.
· Renan, Sacy'nin başlattığı işi resmileştirmiş, sistemleştirmiş , onun fikri ve maddi müesseslerini ihdas etmiştir.
· Profosyonel Oryantalistin görevi, Doğu'nun parçalarını birleştirerek, bir portre yapmak, Doğu'yu bir tabloda adeta yeniden oluşturmaktır.
· İngiltere Hindistan'da biri yıkıcı diğeri kurucu çift yanlı bir vazife yapmıştır. Yıkıcı olanı Asya toplumunun imha edilmesi, kurucu olanı Asya'da, Bah toplumunu maddi temellerinin tesis edilmesidir.
· Oryantalistler insanı insan olarak değil, kümeler ya da soyut genellemeler olarak düşünürler. Samiler, Doğu'lular, Arap'lar vs...
· Oryantalistlerin bazıları özellikle ilk Oryantalistler hiç Doğu'da bulunmadan tamamen kitaplara dayalı bir Oryantalizm ortaya koymuşlardır. (Sacy ve Renan gibi...) Bazıları ise Doğu'da bulunmuş ve Doğu'lularla temas halinde bulunmuş olarak Oryantalist fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu ikinciler Doğu'lular için hem yerli hem de yabancı idiler. Yazdıkları faydalı bilgiler idi fakat Doğu'lular için değil, Avrupa için ve onların neşriyat kurumları için bir gücün temsilcisi olarak onların içinde idiler. Vakıayı sadece dışarıdan resmediyorlardı.
· Oryantalist için Doğu cinsel arzularının tatmin yeridir.
· Avrupa'nın Doğu siyaseti ekalliyetlere konusuna istinat eder.
· İlk Oryantalistler (Renan, Sacy, Laen) Doğu’nun anlatımını mizansenli olarak gerçekleştirdiler; sonraki Oryantalistler alim veya yazar olsun sahneye sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Daha sonra sahnenin yönetilmesi gerektiği görüldü ki; yönetim oyununda kurumlar ve hükümetler şahıslardan daha fazla ön plana çıktı. İşte l9.yy'da 20.yy'la geçerken
Oryantalizmin çizdiği tablo bu şekildeydi.
· Üçüncü bölümde Oryantalizmin düşünüş ve faaliyet olarak neleri kapsadığı anlatılmaya çalışılmıştır. Oryantalizmde en fazla beliren husus Doğu ile karşılaşan batılılarda daima bir çatışma hissinin olmasıdır.
Doğu-Batı derken orada bir sınırın tayin edilmesi, Batı'ya "üstünlük ve kuvvetin" Doğu'ya ise "zaafın" atfolunmasıdır. Yapılan bütün çalışmalarda iradi olarak coğrafi bir ayrımın yapılması sıkıntılarına yüzyıllardan beri katlanılmaktadır.
Oryantalizm geleneksel öğrenim (klasikler, İncil, filoloji) kamu müessesleri (hükümetler, şirketler, coğrafya cemiyetleri üniversiteler ) ve genel eserler (Doğu tasvirleri, fantezi kitapları, seyahat kitaplar) ile ilgilenir.
Doğu'dan bahseden her Avrupa'lının ırkcı, emperyalist ve milliyetçi olduğu söylenebilir.
Yazara göre oryantalizm Doğu Batı'dan daha zayıf olduğu için Doğuya tahakkümünü öngören Doğu'nun farkım onun zayıflığından ibaret bulan siyasi bir doktrindir.
19 yy oryantalizminde önemli gelişmelerden biri Doğu hakkındaki bazı fikirlerin kristalleşmesi idi. Tescili yapılan bu fikirleri şehvet düşkünlüğü,despotluk eğilimi,sapık zihniyet,yanlış gözlem ve hafıza geriliğiydi. Artık bir şark dedi mi, okuyucunun aklına hemen bu müseccel özellikleri geliyordu. Oryantalizm bir erkekler alemiydi ve bu alemde kadın, erkeğin gücünûn yarattığı şeydi.
19. yy da ortaya çıkan "Irklar arasındaki eşitsizliğin biyolojik kökenlerine ilişkin her" Doğu- Batı eşitsizliğini tescil eden bir vasıta gibi kabul gördü.
Batı Doğu'ya, Doğu'luların aklını eğitmek için değil, şahsiyetini eğitmek için gitmiştir.
20. yy'a girerken vurgulanması gereken bir nokta da ırklar, uygarlıklar ve diller arasındaki farklarla ilgili Batı hükümlerini kat'i ve değişmez kabul edilmesidir.
· 20.yy oryantalist anlayışında artık sadece Doğu'nun anlaşılması hedeflenmiştir. Bu devrede Doğu uzmanından beklenen, Doğuyu çalışan bir makine haline getirmesi ve onda ne takat varsa Batı medeniyetinin menfaat ve araçlarını kazandırılması idi. Burada Doğu hakkındaki bilgi doğrudan faaliyete dönüşür ve sonuçlar Doğu'da yeni düşünce ve eylem akımlarına yol açar.
· Sonuç olarak: Oryantalist, Doğu tarihi denince akla gelen bir simadır,onun (Doğu) ayrılmaz bir parçası ve şekillendiricisidir, onun Batı'dan gelen karakteristik alametidir. Bir dizi inanış ve bir tahlil metodu olarak oryantalizm gelişmeye kapalıdır. Nüvesini Sami'lerin gelişmemiş oldukları şeklindeki hüküm oluşturur.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİYLE DÜNYA NELER KAYBETTİ
MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİYLE DÜNYA NELER KAYBETTİ
Yazarı : Ali El-Haseni En-Nedvi
Yayınevi : Kitabevi
Baskı : İstanbul / 1995 / 360 shf.
CAHİLİYE DEVRİ :
Bu asırda insanoğlu yaratıcısını, kendisini ve varacağı yeri unutmuş, iyi ile kötü, güzel ile çirkini ayırma kudretini kaybetmiş, peygamberlerin daveti çoktan kesilmişti.
Diğer Din ve Milletlere Bakış
Hıristiyanlık: Bu din hiç bir zaman bir medeniyete destek olacak, insanlığın problemlerine çözüm getirecek güçte cihanşumül bir din değildi. Fakat tevhide dair bazı izler taşıyordu. Sonra Paul geldi. Hıristiyanlığı, içinde büyüdüğü putperestlik ve üzerinden atamadığı cahiliye hurafeleriyle karıştırdı. Böylece Yunan mitolojileri, Roma putperestliği, Mısır Eflatunculuğu ve ruhbanlıkla meczedilmiş karma bir din haline geldi. Ayrıca ihtilaflar neticesinde Şam Hıristiyanları ve Roma Devletiyle, Mısır Hristiyanları veya melekaniye ve monofistler arasında mezhep kavgaları oluştu. Daha sonra Herakliyüs, çatışan mezhepleri birleştirip monosili mezhebini resmi mezhep haline getirdi.
Roma: İçtimai çöküntü ve iktisadi sıkıntı içindeydi. Miladi 532 yılında vergiler ve müsaderelere karşı çıkan isyanda 30 bin kişi can verdi. Gippon: Roma 6. asrın sonlarında çöküntünün son noktasına varmıştı.
Mısır: Nil gibi bir hayat kaynağına ve zengin topraklara sahip Mısır; Roma ve Hristiyanlık yüzünden bahtsız bir ülke haline geldi. Akıl ve din hürriyeti yönünden mahrumdu.
Habeşistan: Monofizist mezhebinden idi. Vahşetten kalma bir çok putlara tapıyorlardı. Dinde ruh, dünyada aşk ve aksiyon yoktu.
Kuzey Avrupa Ülkeleri: Onlarda koyu cehaletin, yaygın ümmiliğin ve kanlı savaşların zifiri karanlığı içinde yaşıyorlardı. Doğuda ve Batıda cereyan eden ve tarihin çehresini değiştiren hadiseler karşısında en küçük bir ilgi duymuyorlardı.
Yahudiler: Avrupa, Asya ve Afrika’da dini prensipler yönünden yeryüzündeki milletlerden daha zengin, dinin mana ve ıstılahlarını anlamada daha mahir bir milletti. Fakat medeni, siyasi ve dini sahada başkalarına tesir edecek durumda değillerdi. Fakat devrinin (610) son yıllarında Antakyada Yahudiler, Hristiyanlara karşı ayaklandılar. İmparator Kumandanı Abnososu isyanı bastırmak üzere Antakya’ya gönderdi, O da bütün halkı kılıçtan geçirdi. İran’ın Mısırı fethi sıralarında Yahudiler Sur şehrinde ayaklandılar. 20 bin kişinin katıldığı Yahudi-Hristiyan savaşında Yahudiler Sur şehri dışındaki bütün kiliseleri yakıp yıktılar. Sonra kuvvetlenen Hristiyanlar birçok Yahudiyi öldürdü.
İran: Ahlaki esaslar senelerden beri çeşitli sarsıntıların tesiriyle eriyip yok olmuştu. 5. asrın ortalarında devlet başkanı II. Yezdegerd kendi kızıyla evlenmiş sonra öldürtmüştü. Sonra idarede bulunan Behram kız kardeşiyle evlenmişti. Bu evlilikler onlarca Allah’a yaklaşmaya vesile sayılıyordu. Ayrıca Kisralar kutsileştiriliyordu. Kanunlar üstü, tenkit edilemez varlıklar olarak bakıyorlardı. Şireveyhten sonra 7 yaşındaki oğlu Ezdeşiri Kisranın oğlu Hüsrev hükümdar yaptı. Rüstem ve Cubin gibi kumandanları hükümdar seçmeyi düşünmemişlerdi. Çünkü onlar hanedana mensup değillerdi. Sınıflar arasında uçurumlar mevcuttu. Hükümet halktan bir vatandaşın, bir asilin mülkünü satın almasını yasaklıyordu.
Çin: Çine üç din hakimdi. Lao Thisse dininin mensupları dünyadan elini eteğini çeken zahitlerdi. Bu din sağlam bir hayata veya ideal bir devlete temel olamazdı. Konfüçyus nazariyattan çok malumata önem veriyordu. Onun nazariyelerinde saksiyoner bir iman, semavi bir kanun yoktu. İnsanların istedikleri zaman kullanıp istediklerinde atabilecekleri hikmetli sözler ve tecrübeler vardı.
Budizm: 6. asırda safiyet ve değerini yitirmişti. Peşinden gelen Brahmanizm onu bir lokma gibi yutarak gittiği yere putlarını taşıyan heykeller diken korkunç bir putperestliğe çevirdi. Neticede Budizm, Brahmanizm potasında eriyip kayboldu.
Orta Asya Milletleri: Ne ilmi çalışmaları nede ileri siyasi nizamları vardı. Çocukluk devresini atlatamamışlardı.
Hindistan: Parlak, cazip görülen herşey ilah kabul edilip tapılıyordu. Ganj nehri, Harp yazı aletleri, İnek, Gök cisimleri vb. Zalimane sınıf ayrılıkları ; ülke halkını dört ayrı sınıfa ayırıyordu.
1)Brahmanlar.
2)Kshyatriyalar.(savaşanlar)
3)Saicyalar.(Tüccar-çiftçi)
4)Cudralar.(İşçi-köleler)
Eğer bir Brahman ölüm cezasını gerektiren bir suç işlemişse Hakim ancak onun saçlarını kesebilir, atnı suç diğer zümrelerde ölümle sonuçlanır. Mono şöyle diyor:10 yaşındaki bir Brahman 100 yaşındaki kshatriyadan, babanın çocuğundan üstünlüğü gibi üstündü. Cudralar hayvandan daha aşağı bir hayat yaşıyorlardı. Brahmanlara hizmet etmeleri büyük saadetti. Cudralardan biri Brahmanlardan birinin yanına oturmak istese; Hükümdar derhal onun arkasını dağlayarak sürgün ederdi. Hint toplumunda kadın köle seviyesine düşmüştü. Bazen bir kumar masasında kaybedilir, bazen de bir kadının birden çok erkeği olurdu.
Araplar: Allah’ın kainatı yoktan var edip yeri göğü idare ettiğine inanıyorlardı. Fakat peygamberlerin risaletleri kafalarına girmiyordu. Herhangi bir şahsın duasının arada vasıta olmadan Allah katında kabul olacağına inanmıyorlardı. Bunun için duaları ulaştıracak vasıtalar aradılar. Daha sonraları edindikleri putlarla şirk koşmaya, onların kudret sahibi olduklarına inanmaya başladılar. Bütün şehirlerin, köylerin, nahiyelerin hatta şahısların putları vardı. Meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Onların tasavvurlarına göre Peygamberler, yemez, içmez, evlenmez, çarşı pazar dolaşmazlardı. Ayrıca kıyamet gününü inkar ediyorlardı.
İçtimai ve ahlaki hastalıklar içki, faiz, zina had safhadaydı. Kadın eşya gibi alınıp satılıyordu. Kabile taassubu ve kan davaları vardı.
Bazı kilise ve mabetlerde bu katran renkli zifiri karanlıkta görülen bu zayıf parıltılar; bir gecede etrafa ışıltılar saçan fakat karanlığı yanamayan yıldız böceklerine benzemekteydi. İlim aşıkları ve dine susayanlar memleket memleket geziyor, birkaç kişiye ancak rastlayabiliyorlardı.(Misal: Selman-ı Farisi)
Cahiliyye Döneminde İktisadi ve Siyasi Nizam:
Bu asırda idare şekli mutlak monarşi idi. Çinliler başlarındaki İmparatorun ‘Gök’ün oğlu olduğuna inanıyorlardı.
Robert Briffault Romalılar için ; Büyük kitlelerin gözyaşı ve alınteri üzerine küçük bir topluluğu refah tahtına oturtmak için kurulmuş sömürü makinasından başka birşey değildir. Mısırdaki, Roma idaresinin halkın malını elinden alıp, idarecilere dağıtmaktan başka bir gayesi yoktu.
PEYGAMBERLERİN ISLAH VE INKILAP METODU
Hz.Muhammed’in (sav) Karşılaştığı Dünya: Efendimiz (sav) dünyaya bir peygamber gözüyle baktı. Orada bayağılaşan bir insan tablosuyla karşılaştı. Akli melekeleri bozularak düşünce alemi altüst olmuş bir insanlık gördü. İnsan toplumlarında görülen hastalıkların ıslahı bir ömür ister. Zevk ve sefayı eğlenceyi, en büyük ideal benimsemiş başıboş bir toplumda ıslahatçı içkiyi yasaklamaya kalkarsa başaramaz. Çünkü; içki zehirde olsa nefsin gıdasıdır. Propagandaları, yayın vasıtaları, ağır kanunlar bunu önleyemez. Bunu ancak derin ruhi bir ıslahat halledebilir.
Rasulullah(sav) Sadece Bir Bölgenin Adamı veya Bir Ülkenin Lideri Değildi Ona Utbe bin Rebia vasıtasıyla reislik teklif edilmişti. Bunu kabul etseydi, Arap yiğitleriyle İran Devletini yıkarak Arapları zafere ulaştırabilirdi. Habeş, Yemen diğer komşularına saldırarak onları Arap birliğine katabilirdi.
Müslümanların Cahiliyetten İslamiyet’e Göçü:
Cahiliye toplumu bu eşsiz davetin mahiyetini anlamada gecikmedi. Onlar bu davetin cahiliyetin ciğerine yönelmiş bir ok ve Allah’a imana davet eden bir mesaj olduğunu anladılar. Allah ve Rasülüne inananlar ellerini peygamberin eline verdiler, canlarını ve bütün varlıklarını Ona teslim ettiler. Din gibi yüce bir dava uğrunda çektikleri eziyetler akidelerine olan bağlılıklarını, hamiyetlerini ve kafirlere olan nefretlerini artırdı. Ciladan geçmiş kılıç gibi çıktılar.
Medine’de Durum: Medineliler Mekkeli Müslümanları karşıladılar. Evs ve Hazrec kabileleri arasında çıkan Buas harbinin tozları henüz silinmemişti. İslam bunların kalplerini birleştirdi. Tarihin görmediği bir kardeşlik bağı kuruldu. Rasulullah(sav) derin ve engin bir terbiyeden geçiriyordu. Dünya nimetlerinden uzaklaşmak onların umurunda değildi. Hükümlerin ihtiva ettiği emir ve nehiy dışında yol aramıyorlardı. Efendimiz(sav) kısa sürede eşine rastlanmamış bir inkılap gerçekleştiriyordu. İslam cemiyeti her türlü davranışlarından mesul akıllı olgun bir cemiyet haline geldi. Hz. Muhammed(sav) beşerin istidat ve kabiliyetlerini geliştirmeye çalıştı. Allah’ın (cc) yardımıyla beşeriyetin kalbinde gizlenen iman ve akideyi bularak oraya yeni bir ruh üfledi. Yetiştirdiği insanlar muvaffak birer medeniyet banisi haline geldiler.
İslam’ın Hükümranlık Devri:
Müslümanlar tarih sahnesine çıkar çıkmaz liderliği ellerine geçirerek beşeri liderliği istismar eden ve onu kötüye kullanan hasta milletleri alaşağı ettiler.
- Müslümanlar herşeyden önce Allah katından indirilmiş bir kitaba, ilahi nizama inanıyorlardı. Kendi arzu ve isteklerine göre kural koymuyorlardı.
- Müslümanlar idareyi bazı milletlerin yaptığı gibi ahlak ve ruh temizliği olmadan ele geçirmiş değillerdi.
- Müslümanlar bütün milletlerden üstün olduğuna inandıkları bir milletin menfaati için koşan kimseler değillerdi. Ribiy bin Amir Yezdecerdin meclisinde şöyle demişti: “Allah bizi insanları kula kulluktan bir olan Allah’a kulluğa, dünyanın darlığından geniş ufkuna ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çağırmak için gönderdi.” İslamiyet’te madde mana dengesi maddi başarı islamda makbul ve muteberdir, fakat hiçbir zaman gaye değildir.
İslam Medeniyetinin Beşeri Hayattaki Tesiri: İslam devletinin bütün heybetiyle varlığını ilan etmesi dinler tarihinde yeni bir devir, siyasi ve içtimai sahada yeni bir doğuş oldu. Medeniyetin akışı değişti. Dünya onunla yeni bir istikamet kazandı. Bütün dinlerin müntesiplerini dini esaslarını İslam tevhidine benzer bir şekilde ifade etmeye çalıştılar. Roma İmparatoru III. Louis 726 yılında resim ve heykelleri yasakladı. Torin papazı Claadius kilisedeki haç ve resimleri yakıp onlara ibadeti yasakladı. Miladi VIII. asırda Fransa’nın güney batısında günah çıkartmayı reddetme gibi enteresan hadiseler yaşandı.
İslami Hayatta Gerileme:
Yükseliş devrinde İslam’ın kumanda liderliği iman, akide, terbiye, ruh nezafeti, kemal ve itidal yönünden Hz. Muhammed(sav) eşsiz bir mucizesi olan mümtaz şahsiyetlerin elinde bulunuyordu. Daha sonra bu durum tersine döndü ve gerileme baş gösterdi. Sebepleri;
-Hilafetin ehil ellerden ehliyetsiz ellere intikali
-İslami hayatın bozulması
-İdari mekanizmadaki cahiliye temayülleri: Devlet adamları hatta halifeler din ve ahlak yönünden halka mükemmel bir misal olmaktan uzaklaştılar.
İdarecilerin İslamı kötü temsil etmeleri
Faydalı ve pratik ilimlere gereken önemin verilmemesi: Münevver tabakayı teşkil eden bilginler tecrübeye dayanan pozitif ilimlere ve semereli olan pratik ilimlere, Yunanlılardan aldıkları teolojik felsefeye ilgileri kadar ilgi göstermediler. Zeka ve kabiliyetlerini faydası olmayan kelam ve felsefe münakaşalarıyla öldürdüler.
Altıncı asırda Hristiyanlarca mukaddes sayılan toprakları istila etmek için Haçlı seferleri tertip edildi. Haçlılar Kudüs’ü ve Suriye’nin bütün şehirlerini istila ettiler. Medine’ye bile saldırmak istediler. Bunlar Atabek Zengi, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi tarafından geri püskürtüldü. Selahaddin Eyyubi’den sonra İslam aleminde gerileme başladı. Her geçen gün aleyhlerin işliyordu. Yabancıların farkına varamadığı bu gerileme Harzemşah devletinin Tatarlar tarafından parçalanması neticesindeki itibar ve güç kaybına kadar devam etti. Dünya liderliği Tatarlar ve Moğolların eline geçti.
Osmanlılar Tarih Sahnesinde: II. Mehmed’in Bizans’ın müstahkem başkenti İstanbul’u fethiyle ümitler tazelendi. Draperin dediği gibi Fatih matematik ilimlerini gayet iyi biliyor, onları harp tekniğine en güzel şekilde uyguluyordu.
Türk Milletinin Meziyetleri: Türkler ileri görüşlü, kalplerinde cihad ruhu coşan cengaver bir millet idi. Temiz bir fıtrata sahip olmaları sebebiyle ahlaki ve içtimai çöküntüden korunmuşlardı.
- İslamın maddi ve manevi hakimiyetini yayacak, dünya liderliğini eline alacak kadar harp gücüne sahipti.
-Osmanlı Türkleri bulundukları mevkii itibariyle dünya liderliğinin en güzel mevkiğinde bulunuyordu.
Türklerdeki Ahlaki Çöküntü, İlim ve Harp Sanatındaki Duraklama
Türkiye’de İlmin Dondurulması: Hristiyan kilisesi din ile ilim arasındaki çarpışmalardan sonra müspet ilmi üniversitelerin müfredat programlarına koydu. Böylece fakülteleri modern ilim merkezi haline geldi. Osmanlı Türk alimleri bunun tersine hareket ettiler. Modern ilimler üzerinde hassasiyet göstermediler. Böylece öğretim sistemleri tamamen gerileyerek iyice katılaştı. Artık onlar için Aristo felsefesine bağlanıp ilimlerini istidlal metodu üzerine kurmaktan başka yol yoktu. Bu arada miladi 17. asırda Avrupa uzun süren uykusundan uyandı. Gaflet ve cehaletle geçen zamanını telafi etmeye, gayesine doğru hızla ilerlemeye başladı. Kısa zaman içerisinde bütün ilim dallarında büyük alimler yetiştirdi. Bu asrın sonrasında Türkiye sanat ve keşif sahasından tamamen elini çekti. İstanbul semasında görülen uçan balonu hile ve sihir işi zannettiler. Türkler harp teknolojisinde de Avrupa’nın gerisinde kaldılar. Avrupa buluşları, aksiyon gücü ve disipliniyle Türkleri geride bıraktı. Hatta Osmanlı ordularını 1774 de büyük bir hezimete uğrattı. Osmanlıda bunun üzerine III. Selimle başlayan bir dizi ıslahatlar yaptı. III.Selim kendinden önce gelen hükümdarlardan farklı olarak saray dışında okuyup yetişmişti. Yeni yeni okullar açtı. Modern tarzda askerler yetiştirdi. Türklerin eskiye olan bağlılık ve hassasiyetleri her sahada gelişerek son haddine vardı. Nihayet Yeniçeriler III. Selim’e karşı ayaklanarak onu öldürdüler. Daha sonra II.Mahmut ve I.Abdülmecid ıslahat hareketlerini devam ettirdiler. Müslüman Türklerin ilerleme ve hareket sahasında aldıkları mesafe ile Avrupalı 18. ve 19. asırlarda katettiği mesafe arasında korkunç farklar vardı. Avrupa ile Türkler arasındaki bu koşu, kaplumbağa ile tavşanın yarışına benziyordu.
AVRUPA DEVRİ
Avrupa Medeniyetinin mahiyeti ve tarihi: 20. asır garp medeniyeti, ne Avrupanın karanlık devirlerini takip eden son asırların çocuğu, ne de birçoklarının zannettiği gibi yeni doğmuş orijinal bir şeydir. Avrupa medeniyetinin tarihi, binlerce sene öncesine dayanır. Aslında bu medeniyet Yunan ve Roma medeniyetlerinin bir devamı olup, bu iki medeniyetin siyasi, fikri ve medeni temelleri üzerine oturur.
Yunan medeniyetinin özellikleri:
-Duyu organlarının hissettiği şeylere inanmak, bunların dışında kalanlara önem vermemek.
-Dine ve Allah inancına pek itibar etmemek.
-Dünya hayatına ve zevklerine haddinden fazla değer vermek.
-Vatan sevgisi
Bu farklı hususiyetleri bir tek kelimede toplamak mümkündür. O da materyalizmdir.
Vatan mefhumu Avrupa’nın cevherinden bir parçadır. Avrupa’daki vatan mefhumu Asya’dakinden daha kuvvetlidir. Bunun tek sebebi, içinde bulunduğu coğrafi mevkiinin karakterindendir. Asya devletleri coğrafi yönden genişlemeye müsaittir, topraklar geniş ve verimlidir. Avrupa’nın ise böyle bir avantajı yoktur.
Roma medeniyetinin özellikleri: Romalılar ilmi sahada Yunanlılara boyun eğdiler ve Onların sofralarından geçindiler. Onların ilimlerini, felsefelerini ve fikirlerini aldılar. Hatta Romalıların eski tarihçileri kitaplarını Yunanca yazıyorlardı.
Romalılar ilmi sahada ilerlemeler kaydedip düşünce ufukları genişleyince dini daha çok küçümsüyorlardı. Putperest Romalılar mabetlerde ilahlara tapıyorlar, tiyatro devrinde de onlarla alay ediyorlardı. İmparator Augustus donanması battığı zaman sinirlenmiş deniz ilahı Neptone heykelini parçalamıştı. Roma tarihinde dinin tesiriyle yapılan tek bir fedakarlık örneği gösterilemez. Romalıların bazen zahitliğe yönelip oruç tutmaları sırf yemeğe olan iştahlarını artırmak içindi. İşte tam bu sıralarda büyük bir hadise meydana gelmiştir ki; bu da Hristiyanlığın putperest Roma tahtına yerleşmesidir. Kendi saltanat ve tahtı için Hristiyanların cesetlerini basamak yaparak imparatorluk makamına yükselen Konstantin idareyi ele aldıktan sonra güzel muamele etti, ve imparatorluğun anahtarlarını onlara teslim etti.
Fakat Hristiyanlar muharebe meydanlarında muzaffer olurken dini sahada hezimete uğradılar. Büyük bir imparatorluk kazandılar fakat yüce bir dini kaybettiler. Çünkü Roma putperestliği dini asıl hüviyetinden çıkararak başka şekillere soktu. Hristiyanlığın tahrif edilmesinde en büyük rolü Konstantin oynadı. Konstantin Hristiyanlığın ve putperestliğin çıkarlarını nazari itibara alarak ikisini birleştirmeye karar verdi.
Rahiplerin acayip davranışları: Rivayete göre Makarius, tam altı ay çıplak vücuduna zehirli sineklerin ısırması için su mahzeninde yatmıştır. Rahip Eusibius da iki kantar ağırlığında bir demir taşırdı. Yine bu adam susuz bir kuyuda üç yıl yaşamıştır. Bazı rahiplerde hiç giyinmiyorlardı. Onların nazarında insanların takvaca en yüksek olanı, temizlikten en çok uzaklaşanıydı. Rahipler memleket memleket dolaşarak ellerine geçirdikleri çocukları aile ocağından ayırarak ruhban terbiyesiyle yetiştiriyorlardı. Hükümet ise bunlara ses çıkaramıyor halkta rahiplerin bu hareketlerini destekliyordu. En sonunda velayet ve nüfuz rahiplerin eline geçti.
Ruhbanlığın maddecilik karşısında hezimeti: Hiç bir kimse bu aşırı ruhbanlığın Roma materyalizmini dizginleyip kuduran aşağı arzuları zaptettiğini söyleyemez. Çünkü insan fıtratına aykırıdır. Ruhbanlar kadınların gölgesinden bile kaçıyorlardı. Onlara yaklaşmayı bile günah sayıyorlardı. Velev ki bu kadınlar annesi veya kız kardeşi dahi olsa. Orta yolu takip eden nizam insanlığın fıtratını parçalamaya çalışmaz. Bilakis onu faydalı bir istikamete çevirir. Hz Muhammed (sav) de bu şekilde hareket etmiştir. Arapların cesaret ve yiğitliklerini Allah yolunda cihada ve O’nun ismini yüce kılmaya kanalize etmiştir. Fakat Hristiyan Roma, insanların taşıyamayacağı ağır bir nizam getirdi. Halk azgın maddeciliği dizginlemek için buna katlanmak zorunda kaldı. Daha sonra katlanamayarak isyan etti.
İmparatorluk ve papalık çatışması: XI. asırda bu iki kurum arasında şiddetli bir çatışma başladı. Bu mücadelenin başlangıcında papalık üstün geldi. Bundan sonra aralarında büyük savaşlar oldu ve papalık zayıfladı.
Avrupa’nın din adamlarından çektiği çile:
Hristiyanların ne büyük talihsizliğidir ki din adamları bu müthiş saltanatı kendi makamları yolunda kullandılar. Böylece Avrupa cehaletin katran renkli karanlıklarına, hurafe ve geriliğin çukuruna yuvarlandı. Avrupa kıtasının nüfusu bin sene gibi bir zamanda hiç artış göstermedi. Şüphesiz bunun sebebi papazların halkı teşvik ettikleri bekarlık hayatıdır.
Avrupa da din adamlarının en büyük hataları elerinde bulunan dini kitaplara beşeri malumatı, devrin tabiat ilimlerini sokmuş olmalarıdır. Bu bilgiler bir bakıma devrin en üstün bilgileriydi. Fakat hiçbir zaman insan ilminin eriştiği son nokta değildi. Bu mücadelede beşer ilmiyle - ki onun içinde hakikatler, hurafeler temiz ve kötü şeylerde vardı- karışan din aklın önünde büyük bir hezimete uğradı. Daha sonra ilim adamları Hristiyanların bu uydurma kitaplarına hakaret ederek açıkça tenkit ettiler. Tam bu sırada kilisenin kıyameti koptu. Avrupa’nın dizginlerini ellerinde bulunduran kilise adamları ilim adamlarını küfürle itham ettiler. Daha sonra Engizisyon mahkemeleri kuruldu. İnsanların analarından emdikleri sütü burnundan getirdi. Bu mahkemelerin cezalandırdığı insan sayısının 300000 olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 32000’i diri diri yakılmıştır.
Reformistlerin inkılabı: Reformistler, ilim ve dinin birleşemeyeceğini, bunlardan birini kabul edenin diğerini mutlaka terk etmesi gerektiğini iddia ettiler.
Reformistler dini liderliği kendi inhisarlarına alan kişilerin uydurduğu saçmasapan şeylerle gerçek dini birbirinden; dinin mesuliyet ve mükellefiyetleriyle, kilise mümessillerinin cehalet ve kötü davranışlarını ayıracak tefekkür gücüne sahip değillerdi. Cahiliye taassubu, Müslüman şarkla Hristiyan garp arasında çıkan savaşların çektiği kalın duvarlar, kilise adamlarının İslamiyet aleyhindeki yaptıkları propagandalar, araştırma ve tetkik zevkinin kaybolması, ahirete ehemmiyet verilmemesi ve bütün bunlara rağmen Müslümanların Avrupa da İslam fikriyatının yayılıp gelişmesini ihmalleri... Evet işte bütün bunlar Avrupa’nın İslam’a yönelmesine şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde İslam’a sarılmalarına mani oldu.
Garbın materyalizme yönelmesi: Filozoflar bu kainatın yaratıcısı olmadığını, madde ve tabiatın ötesinde bu alemin hareketlerini idare edip kontrol eden bir kuvvetin bulunmadığını ilan ettiler. Prof. Joad şöyle diyor: Asırlardan beri Avrupa’nın zihnine hakim olan düşünce servet yığma arzusudur. Servetin çokluğu insanlığın şeref ölçüsüdür. Mal mülk edinmede ileri gitmiş milletlerin, ancak medeni millet olabileceği telkin ediliyordu. Onlara göre insanı harekete geçiren motif ruhi duygu ve arzular değil, bizzat servet toplama hırsıdır.
Amerikalı meşhur gazeteci Jhon Gunther bu psikolojik durumu şöyle ifade eder: “İngilizler haftanın altı gününde İngiltere bankasına taparlar, yedinci gün de kiliseye giderler.
Darwinizim’in medeniyet ve fikirler üzerindeki tesiri: Darwine göre insan denen varlık, diğer hayvanlardan daha ileri tekamül safhasına sıçramış bir hayvandır. Neticede bu korkunç teori fikri cereyanları altüst etti. İnsanlara bu kainatın ilahi bir kudret olmadan idare edildiğini; dünyanın, tabiat üstü hiçbir gücün müdahalesine uğramadan yalnız başına hareket ettiğini, bütün yaratıkların hayatın ilk basamağından en yüksek basamağına kadar akıl ve hikmetten uzak fıtri bir hareketle peyderpey tekamül ettiklerini; gerek insan dene varlığın ve gerekse diğer hayvan nevilerinin hikmet sahibi bir yaratıcının eseri olmayıp tabi ayıklama yani seleksiyon denilen tabiat kanunlarının bir neticesi olduğunu empoze etti. Sanki bu insanlar bu nazariyeden dine ve kilise adamlarına karşı kullanacakları sihirli bir silah bulmuşlardı. İnsanların engel tanımayan yıkıcı fikir akımlarına karşı çıkıp mücadele etmek din adamlarına zor geldi ve neticede kilise bu savaşta silahlarını bırakmak zorunda kaldı. Darwin 1883 tarihinde öldüğü zaman İngiliz kilisesi onu din adamlarının defnedildiği Veys Manast Raybı denilen yere gömülmesine izin verdi.
Avrupa da Milliyetçilik Hareketleri:
Hristiyanlık bütün Avrupa toplumlarını bir tek sancak altında toplayarak Hristiyan dünyasını bir millet haline getirmişti. Martin Luther Latin kilisesine karşı hareketini başlattığı zaman, ırktaşları olan Almanlardan yardım istedi. Martin Luther büyük bir başarı sağladı. Böylece latin kilisesi korkunç bir hezimete uğrayarak nüfuzunu tamamen kaybetti. Avrupa milletleri istiklallerini ilan etmeye, ipi dağılmış tesbih taneleri gibi sağa sola savrulmaya başladılar. Nitekim Avrupa da din ve ırkçılık terazinin ilk kefesi haline geldi.
İslam ülkelerindeki ırkçılık salgını: Türkiye’de, eski cahiliye devrinin kültürü ve geleneklerini yeniden yaşatma arzusu ve Turancılık fikri doğdu. Şekip Arslan şöyle diyor: Türkiye’de, bütün meseleleri Osmanlı milliyetçiliği açısından değerlendiren grubun yanında Turancılık fikrini ileri süren ikinci bir grup ortaya çıktı. Bu cereyanın en meşhur simaları, Ziya Gökalp, Rusya’dan gelen Ahmet Agayef, Yusuf Akçora, Celal Sahir, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin Bey ve çoğunu gençlerin ve talebelerin teşkil ettiği edip ve mütefekkirlerdir. Bunlar Türklerin en eski millet olduğunu, medeniyet ve şeref bakımından en üstün seviyede bulunduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre Türkler ve Moğollar aynı ırktandır. Türklüğü Avrupa’daki Macarlara ve Finlere şamil kılıyorlardı. Osmanlıların aksine önce Türk sonra Müslüman olduklarını söylüyorlardı. Biz Türküz, Kabemiz turandır Cengiz Hana methiyeler döktürüyorlar Moğol istilalarına olan hayranlıklarını dile getiriyorlardı. Nitekim aynı hadise İran’da da vuku buldu. İran gençliği eski dinlerinden Kiyamertiyeyi ve zulmetten korunmayı araştırmaya başladılar.
Milletler arası çekişmelerde İslam’ın getirdiği çözüm yolu: İslam beşer alemini sadece iki kısma ayırır. Allah’ın dostları, şeytanın dostları, Hakkın yanında olanlar, batılın yanında olanlar. Kim olursa olsunlar İslam, ancak batılın yanında olanlarla cihad etmeyi meşru kılar. İnsanlık tarihi, bu harplerden daha emin daha az kan dökülen başka harp görmemiştir. Hicretin ikinci senesinde başlayıp dokuzuncu senesine kadar devam eden bütün Gazve, Seriyye ve çatışmalarda ölenlerin sayısı 1018’I geçmemektedir. 259 Müslüman şehit olmuş, 759 kafir ölmüştür. Ne var ki 1914-1918 yıllarında patlak veren Birinci Dünya Savaşında yaralanan 21.000.000 kişiden 7.000.000’u ölmüştür.
Milletlerin Sömürgecilik ve pazar kurma yarışları: Sömürgecilikte bazı milletler ilerlemiş bazıları da gerilemiştir. sonra bir başka devlet ortaya atılarak sömürgecilikte ilerleyen devlete karşı rekabet yapmaya yeni pazarlar aramaya başlamıştır. Bu sefer birinci devlet ikinciyi diskalifiye etmeye ihtiraslarını engellemeye çalışmıştır. Bu devletler arasında çıkan harpler aç gözlülük ve ihtiras harpleriydi. Nitekim Şekip Arslan’ın BM hakkındaki sözleri çok yerindedir. “BM denilen teşkilat tıpkı susuz bir denize benzer. Bunlar ancak, düşmanlıklara kanuni bir kılıf geçirmek için ve yapılan istilaları çeşitli isimler altında dünyaya yutturmak için kurulmuştur.” Dr. Muhammet İkbal’de bu gerçeği şöyle ifade eder.” “Hırsızlar ve kefen soygucuları teşkilatı kefen taksiminde birleştiler.”
İslam ile kapitalizm arasındaki fark:Ömer bin Abdülaziz bir defasında valisine “Yazıklar olsun sana Hz. Muhammed (SAV) servet yığmak için değil, hidayet önderi olarak gönderilmiştir. Bu temeller üzerine oturtulmuş bir hükümetin üzerinde durduğu temel mesele Allah’ın niamı ve idaresi altındaki insanların ahlak eğitimidir. Ahiret gününde halka yararlı olanları alıp zararlı olanları kaldırmak, mal depo edip çeşitli vergiler toplamaktan daha önemlidir. Kapitalist düzede ise hükümet kendi eliyle bir çok kötülükleri serbestleştirir. Faiz alıp vermeyi, kumarı içkiyi gayri ahlaki birçok suçları mubah görür.
İcatlar ve Keşifler Asrı
Keşiflerin gayeleri ve İslam’ın görüşü: Bizim görüşümüze ve göre icat ve keşiflerin gayesi, zaaf ve cehlin beşeri hayatta doğurduğu güçlük ve zorlukları yenmek, dünyada bulunan tabiat kuvvetlerinden ve uçsuz bucaksız kainata serpiştirilen enerji kaynaklarından ve hazinelerinden istifade edip bu kuvvetleri, yeryüzünde büyüklük ve bozgunculuk taslamadan iyi yollarda kullanmaktadır. Avrupalılar ise dini kendilerine haram kıldılar. Yaratılışlarının gayesini unuttular. İnançlarına göre insan için zevk, maddi menfaat, yeryüzünde büyüklük taslamak, yeryüzüne hakimiyet postunu serip halka tahakküm etmek, gelir kaynaklarını ve hazineleri sömürmekten başka gayesi yoktur.
Eğer modern keşif ve icatlar, iyi tanıyıp ona yönelen kimseler tarafından kullanılsaydı insanlığa büyük yararları olurdu. Ne var ki bugün zararı faydasını çoktan aşmıştır.
Avrupa intihara gidiyor: Neticede Avrupalılar iyilik ve doğruluk aşkını kaybedince, kalpleri bozuşup kokuşunca, gayri meşru yollara sapınca, ilim ve icadlar onlara zarardan başka birşey getirmedi. Nihayet Avrupa’nın ikinci Rönesansında Frenk topraklarına atılan pis tohum, birkaç asır sonra uğursuz büyük bir ağaç haline geldi. Bu ağacın meyveleri tatlı fakat zehirlidir.
İSLAM DÜNYASININ KALKINMASI
Hristiyan Avrupa ahlaki terbiyeyi, ruhi gıdayı inkar ederek, icad ve keşiflerini hızlandırmış, ahlaki engelleri ve dini maniaları ortadan kaldırıp müthiş bir kuvvete ulaşmasıyla zayıfları ezen, nesilleri mahveden korkunç bir kuvvet haline geldi. Müslümanların hayat sahnesinden çekilmeleri, dünyanın kumanda mevkiinden ayrılmaları, din ve dünya işlerindeki aşırılıkları, kendilerine ve hemcinslerine karşı giriştikleri cinayetleri sayesinde; Avrupa milletleri liderlik sandalyesine oturdu.
Dünyada gördüğümüz siyasi çekişmeler ve çatışmalar liderlik çatışması ve müşterek gayenin kumandanını tespit kavgasıdır. Komünist Rusya Batı medeniyetinin olgunlaşmış bir meyvesinden başka bir şey değildir. Ancak, Rusya; Avrupa’nın bazen gösterdiği, bazen sakladığı nifak ve yalancılık perdesini yırttı. Doğu toplumlarına gelince Avrupa’nın medeni ve siyasi gayelerine doğru yürümektedirler. Ahlakta ve içtimai davranışlarında onları taklit etmektedirler.
İslam milletleri din ve ahlak yönünden tamamen iflas ettiler. Kalplerine mal ve madde sevgisi oturdu. Egoizm ve ihtiras şeytanının eline düştüler. İdarecilerle tüccarlar meydana çıkmış iki rakip gibi biri diğerini alt edip, yok etmek için çırpınır duruma geldi. Din adamları ve ıslahatçılar, bu millete yeni bir hayat üflemek ve onlara fazilet, güven ve iktisat ruhu aşılamak için çırpındılarsa da, bir türlü başaramadılar. Ve sonra halkı kendi hallerine bırakıp sonlarının gelmesini beklediler.
Dünyadaki buhranların çözüm yolu: Dünya liderliğini ve hayat rotasını iğrenç emellere alet eden günahkar ellerden alıp, temiz ve becerikli ellere teslim etmektir. En geniş anlamıyla idarenin Amerika, Avrupa ve bunların peşinden giden Asya devletlerinden Efendimizin gerçek diniyle ve ebedi risaletiyle idare ettiği İslam alemine geçirmekle mümkündür.
Ne acıdır ki; İslam ordusunun kumandanı olmaktansa, cahiliye sürüsünün parasız çobanı olmaya razı oldular. İslam ülkelerine göz gezdirecek olursanız, Avrupa materyalizminin birçok motifini rahatça görebilirsiniz. Buna rağmen Garp milliyetçiliğiyle yarışan yeryüzünün yegane kuvvet dengesi İslam milletleridir. Dr.İkbal bunu İblis Parlementosu kasidesinde şeytanın diliyle dile getirir.
Ruhi Hazırlık: Bugün İslam alemi nizamını ancak, hayata gereğinden fazla değer vermemekle, cennet aşkıyla, şahadet şevkiyle, Allah yolunda uğradığı eziyetlere sabır ve metanet göstermekle kurabilir ve muzaffer olabilir.
Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed (sav) hayatı zalim nizamlara meydan okuyan, cihad aşkıyla dolup taşan, genç ve dinamik bir millet oluşturacak iki kuvvetdir.
Teknik ve Harp Hazırlığı: Eğer İslam dünyası risalet vazifesini deruhte edip, dünya liderliğini ele geğirmek istiyorsa, üstün bir güce sahip olması, harp tekniği, ticaret, zanaat ve ilimlerde tamamen hazırlıklı bulunması, temel ihtiyaçlarında Avrupa ya el açmaması gerekir.
İlim ve Araştırmalarda Lider Olmak: Müsteşrikler tetkik ve etütlerde, telifat ve tenkitlerde en salahiyetli mürşidler ve yöneticiler durumuna geldiler. İçinde bulunduğumuz nesilde Garp medeniyeti ve onun felsefesini reddedip ve onun oturduğu temelleri itimada şayan, doyurucu ve ilmi gerçeklere dayandırarak izah edecek mütefekkirler azaldı.
Modern İlme Yön Vermek: Kitap ve sünnetin esasları ve dinin değişmeyen hakikatları ile çağın pozitif ilimlerini bir araya toplayan bir eğitim sistemi kurulmalıdır.
İslam aleminin kalkınması, İslam’ı pratik hayata aktarıp dünyayı her an yok olmakla karşı karşıya bırakan tehlikelerden kurtarması, ancak ruhi, sınai, savunma hazırlığı ve müstakil eğitim sistemiyle mümkündür. Liderlik; ciddiyet, gayret ve köklü hazırlık ister.
Arap Dünyasının Liderliği:
Hz.Muhammed (sav) Arap Dünyasının ruhudur: Efendimiz (sav) Arap alemini sapıklık ve cehalet bataklıklarına düşmüş iken varlık sahasına çıkardı. Araplar, Roma ve İran devletleri ile karşı karşıya gelip vuruşacakları rüyalarında bile görmüyorlardı. Arap dünyasının mühim bir parçası olan Suriye Romanın despotik idaresi altında sömürge durumundaydı. Irak zorba bir devletin şamar oğlanı durumundaydı. Mısır ise; Romalılar tarafından hem sağılan hemde binilen bir deve durumundaydı. Hz.Muhammed (sav) olmasaydı; başka bir deyişle O’nun risaleti ve dini olmasaydı; ne Suriye ne Irak ne Mısır ve ne de Arap olurdu.
Arap Dünyasının Kuvveti İmandır: Arap dünyası ne siyonizmle ne komünizmle ve ne de başka bir düşmanla İngiltere’nin göndereceği veya Amerikanın bağışlayacağı yahut da petrolün karşılığı olarak vereceği paralarla savaşamaz. Ancak imanla, manevi kuvvetle Roma ve İran’a bir saat gibi kısa bir süre içinde yerlebir eden ruhla savaşabilir.
Dünya ancak ve ancak Müslüman gençlerin kuracakları cihad ve meşakkat köprüsünden geçmekle saadete ulaşabilecektir.
Orduya Gereken Önem Verilmelidir: Arapların birçok askeri hususiyetlerini kaybetmiş olmaları acı bir gerçektir. Bedenler zayıfladı, insanlar zevk-ü sefaya daldı, yağız atlar yerlerini otomobillere bıraktı. Hz.Ömer bazı Arap valilerine şu talimatı göndermiştir: Zevk ve sefadan ve acem kıyafetlerine özenmekten kaçınınız. Size güneşi tavsiye ediyoruz. Çünkü güneş Arapların banyosudur. Yalçın kayalar gibi olunuz. Sade şeyler giyiniz ve normal yiyiniz. Güçlükler karşısında çelik gibi olunuz. Biniciliğe büyük önem veriniz.
Milleti Şuurlandırmak: Esefle kaydedelim ki; gerek Müslüman milletlerin ve gerekse Arap ülkelerinin ferasetleri zayıftır, dostlarını düşmanlarını bilmiyorlar, bazen düşmanlarına, gerçek dostlarına gösterdikleri ilgiden daha fazla ilgi gösteriyor bazen de dostlarıyla sonu gelmez çekişme ve ihtilaflara düşerek düşmanlarını güldürüyorlar. Takip edilecek ve böylece birçok felaketlerden ve hastalıklardan korunulabilecek en büyük hareket şekli gerek halkı ve gerekse zümreleri uyarıp şuurlandırarak medeni, akli ve siyasi eğitimden geçirmektir.
Arapların Ticari ve Mali İstiklali: Arap dünyası hiçbir zaman Avrupa ile savaşamaz. Çünkü Arap alemi Garba borçludur. Avrupa ile olan anlaşmalarını Avrupa yapısı olan kalemlerle imzalamaktadır. Avrupa ile çatışmaya kalkışsa gene Avrupa’nın mermilerini kullanacaktır. Arap dünyasının kendi işini kendi görmesi, makine ve aletlerini kendi eliyle imal etmesi, devletin işlerini maharet ve güvenle yerine getirecek adamları yetiştirmesi gerekir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE ÜZERİNE DENEMELER
MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE ÜZERİNE DENEMELER
Yazar: Rasim ÖZDENÖREN
Yayınevi: İz Yayıncılık
PANORAMA
Bazı Genellemeler: Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde başka hiçbir ek faaliyete gerek duyulmadan mevcut nüfusun on mislini besleyecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun olduğu aşikardır.
Kaliforniya’nın portakal bahçelerinde günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmak zorunda bırakıldığından dolayı karnını doyuramayan tarım işçilerinin olduğunu, fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için portakalları denize döktüğü bir dünyada ortada bir bozukluğun olduğunu görmek için Kaliforniya’ya gitmeye gerek yoktur.
Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği yerde bir terslik var demektir.
İslamı Anlamak: Kafası Çağdaş putlarla iğdiş edilerek uzlaşmacı bir tavra sürüklenen bazı müslümanlar belki durumu bütün vahametiyle kavramakta acze düşmekte ve çoğu zaman da bilinçsizce İslam düşmanlarıyla aynı safta yer alabilmektedirler. Bakışlarımıza İslam’ın öngördüğü şartlar değil, fakat İslam -dışı
Dünyanın gözümüze taktığı gözlükler hakim kılınmıştır. Müslümanca bakmak nasıl olur? Müslüman kadar batının hasm-ı canı olduğunun bilincinde olan başka bir insan zümresi yoktur. Yalnız İslam kültürüdür ki, kendisinin dışında her türlü kültürü reddetmek durumundadır. İslam’ın kendisiyle bu uzlaşmaz durumunu ise batı çok iyi düşmandır. Bu yüzdendir ki olup bitenleri bizim göstermeye çalıştıkları gibi değil de müslümanca bir bakışla görmek zorundayız diyoruz.
Batı kültürü, bugün öyle bir “bilim” geliştirmiştir ki, bu bilimin hasılası diye bakılan “teknoloji” tabiatı tahrip etmeye yönelirken, bilimin kendisi de dini telakkiye muhalif olmayı adeta varlığının temel hikmeti diye kabul etmektedir. O kadar ki, insanların haya duygularına müdahale etmek, haya duygusunu iptal etmek bile, artık “bilim” yaftası ile peçelenebilmektedir.
Bizim dini görevimiz nedir?
Aslında bugün bizim belki de en önde gelen “dini görevimiz” dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını hayata hakim kılmaktır.
SAĞLIKLI DÜŞÜNMEYE DOĞRU
İnanmanın Diyalektiği: Dine Allah’ın emri olduğu için ve sırf bunun için inanmak asal bir usul meselesidir. Bu yüzdendir ki, akla mantığa yahut hikmete ve felsefeye uygundur diye dine inanmak küfür sayılmıştır. Dininin hükümlerine hiçbir sebeple mukayyed olmadan inanmak, inanmayı kendi hakikati içinde yakalamak ve öylece saklamak anlamına gelir.
Batı dünyasında bu konuda en tutarlı ve doğru yaklaşım içinde olanlardan biri Dostoyevski’dir. O da kendini batılı saymaz. Şöyle bir sözü var: “Hz. İsa’nın batıl olduğu matematik bir gerçeklikle ispat edilse bile, ben yine de onun yanında yer alırdım.” Şurası var ki, bir kez bu yoldan inanınca dinin hükümlerine ait hikmetlerin araştırılması yasak değildir. Bu türden araştırıcılık imanın kuvvetlenmesine yol açarken hikmete uygundur diye inanmak küfre götürebilir.
Çağın gözüyle mi İslam’a bakmalı, İslam’ın gözüyle mi çağa:
Müslüman, kendisini değerlendirmeye tabi tutmak isteyen “kıstası” “müslümanca” olup olmadığına göre değerlendirir. Eğer kullanılan kıstas geçirmeye çabalasın bir değer ifade etmez. Bir başka deyişle bizim için asıl olan bu kıstaslar hakkında İslam’ın ne dediğidir.
MÜSLÜMANIN ÖZELLİKLERİ
Yaklaşımlardaki Mizaç Faktörü: Asabi ve celadetli bir mizaca sahip olan Hz. Ömer Rasulullah’ın irtihali esnasında: “Kim, O öldü derse boynunu vururum” diyordu. Hz. Ömer ancak Hz. Ebubekir’in O’na diri ve kalıcı olanın Allah (cc) olduğunu Rasulullah’ın ise sadece kul olduğunu hatırlatarak “Bütün nefislerin ölümü tadacakları” na dair ayet-I kerimeyi okumasıyla toparlanabilmiş ve ancak o zaman hakikate teslim olabilmişti.
Hz. Ebuzer servet biriktirilmesine şiddetle karşıydı. İnsanları ellerine geçeni dağıtmaya teşvik ederdi. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında ondan kişilerin ellerindeki serveti dağıtmaları hususunda devlet gücünün çalıştırılmasını talep etmişti. Fakat Hz. Osman, zekatını verdikten sonra geriye kalan servetini dağıtması hususunda insanların zorlandığına dair Allah Rasulü’nden herhangi bir sünnet intikal etmediğini söyleyerek, Hz. Ebuzer’in teklifini reddetmişti. Böylece kişisel cömertlik ve takva haliyle, şeriatın ölçüsü tefrik edilmiş oluyordu.
Nihai Hedef: Allah’ın Rızası: Müslümanları öteki din mensuplarından ayıran8 en önemli niteliklerden biri de her amelini, her davranışını “Allah Rızası” için ifa etmesi gerçeğidir. Müslümanın gayesi “Allah’ın Rızasını” kazanmaktır. Halen materyalistik bir bazda işleyen bir kafa yapısının önümüze getirdiği ve gerçekleştirmesini istediği hususların hiçbiri Müslüman için asgari bir düzeyde bile herhangi bir gaye değeri taşımaz. Materyalistik düşüncenin bize gaye diye gösterdiği herşey İslami bir hayatın sonucundan ibarettir.
Ayrıca şu inceliği de belirtmek gerekiyor; Karşılık beklemeden amellerini sırf Allah Rızası için işleyenler, Allah’ın vaadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz fazlasını da!
Bilgi ve bilinçlilik: İslam’a göre bir yaşama tarzını elde edebilmek İslam’a göre düşünmek ise, onun hakkında birtakım “maddi” bilgiler elde etmekle gerçekleştirilmez. Mühim olan kafatasını birtakım bilgilerle doldurmuş olmak değil, İslam’ın gerektirdiği “nosyon” içerisinde düşünebilme yeteneğidir. Prensiplere ulaşamamış bir bilgi manzumesi ne kadar yüklü olursa olsun, hiç beklenmedik yerlerde, kolaylıkla mihverinden sapabilir. Prensiplere ulaşabilen bir bilgi manzumesi ise “bilinçli” olmakla ilgilidir.
Bu müslüman bir yandan namaz kılar, orucunu tutarken, bir yanda da küfrün ve zulmün aleti olmaya bilerek veya bilmeyerek devam ederse, onda elbette belli bir bilincin bulunduğundan bahsedilmez.
Kul olarak Kendini Kavramak: Bugünkü hayat tarzının en önemli özelliği, müslümanı, farkında olmadan İslam dışı emirle itaat etmeye razı kılmasıdır. Dünyaya karşı muhabbet, bağlanma gün ve gün artmaktadır. Bugün sokakta ki Müslüman’ın çok sayıda küçük ilahları vardır fakat bilmemektedir. Çünkü kulluğunun farkında değildir, unutmuştur. Gene unutmuştur ki, Allah’tan başka ilah tanıyan Allah her şeyi ilah kılar Allah’tan başkasına kulluk edeni de Allah herşeye kul eder.
İSLAMIN’IN ÖZGÜNLÜĞÜ
İslam’ın Diyalektik Yapısı: İslam, onu bütün ruhuyla kavramayanlara oldukça “parodoksal” gelebilir. Bir yerde zenginliğin övüldüğünü görürsünüz, biryerde fakirliğin nimetlerinden bahsedilir. Bir yede insanların birbirine güvenmeleri gerektiği söylenirken, başka bir yerde tam tersini söyleyen bir ifadeyle karşılaşabilirsiniz. Bütün bu ifadelerin altındaki gizli anlamı (hikmet) kavramadan sadece lafızlara göre hükmetmeye kalkışırsak, içinden çıkılması imkansız çelişkilerle karşı karşıya bulunduğumuzu sanabiliriz. Fakat çelişki gibi görünen bu ve benzeri ifadelerin altındaki değişmez “temel bildiri”yi hesaba kattığımızda, bunların bütünüyle insanı apayrı bir hayat düzenine, yepyeni bir düzleme çağırdığını farketmekte gecikmeyiz.
İslam ve felsefe: Hayvanların filozofu merkep, Orwell’in “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” adlı satirik romanında şöyle konuşur: “Allah bana sinekleri kovmam için kuyruk vermiş” der ve hemen arkasından ekler; “fakat ne sinekler olsaydı nede kuyruğum.” Burada hem felsefe ile istihza edilmekte, hem miskin bir ruh hali sergilenmektedir. Ayrıca miskin ruhların birtakım bahanelerle nasıl oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta: Merkep kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, birtakım yersiz varsayımlarla avunmaktadır.
Felsefi düşüncede insanı harekete geçirici “cevher” yoktur. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayallerle (illüzyon) uğraştırıyor. Onu nihayet vehimlere götürüyor. Vehim, aklın kendi icadı olan fantezilerle, illüzyonlarla uğraşmasından başka birşey değil… Buysa yerinde sayarak yürümek gibi birşey. Ya da pandomim: Hayat yerine hayatın taklidi.
Batının kafa yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin hayatı sevk ve idare edecek yönünü iptal etmiştir. Marx, din afyondur, derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hıristiyanlığın artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü yitirdiğini vurgulamak istiyordu.
İslam bir zihin fantazisi olarak indirilmemiştir. Yaşasın diye indirilmiştir. Dinin buyrukları yerine getiren, yasakladığı şeylerden sakınan insanların meydana getirdiği toplulukta, hayata, dünyanın gidişatına kendiliğinden müdahale edilmiş oluyor. Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri “sinekler olmasaydı” diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
MÜKEMMEL SAĞLIK
MÜKEMMEL SAĞLIK
Yazar : Dr. Deepak CHOPPA
Yayınevi : İnkılâp Yayınları
Baskı : İstanbul / 1994 / 354 shf.
GİRİŞ
Bu kitapta sosyal bir varlık olan insanın, toplum içindeki yaşamını sürdürürken dış dünyadan gelen uyarıcılara - bu uyarıcılar psikolojik ve fizyolojik (virüs, bakteri ve çeşitli mikroplar) olabilir - karşı zihnen ve bedenen karşı koymasını bir anlamda başkaldırısını anlatmakta ve bunu uygularken öncelikle kendini keşfetmesi ve kendine uygun metod seçerek bedenini sağlıklı bir kıvamda tutmasından bahsetmektedir.
“Mükemmel Sağlık” adını taşıyan bu kitap adından da anlaşılacağı üzere sağlıklı bir yaşam sürmenin metodlarından bahsetmektedir. Mükemmel sağlığa ulaşmanın ancak iyi bir zihin - beden ilişkisi ile olacağını, bunu yaparken de ilk önce kişinin kendisini çok iyi tanıması gerekmektedir. Bu kitapta daha çok sağlıklı olmanın psikolojik boyutu ele alınmış, ayrıca insanın doğa ile uyumlu yaşaması, mükemmel sağlık için beslenmenin önemi ve bedenin sağlık durumunun süreklilik göstermesi için yapılacak egzersizler gibi konular hakkında çeşitli metodlardan bahsedilmiştir.
Daha Üstün Bir Gerçeğe Davet
Her insanın içinde, hastalığın bulunmadığı, acı hissetmeyen, yaşlanmayan ve ölmeyen bir yer vardır. Bu yere gidişler çok kısa da olabilir, yıllarca da sürebilir. Her gün milyonlarca virüs, bakteri, alerji yapan madde ve mantarlarla karşı karşıya geliriz ama, bunların sadece çok küçük bir yüzdesi hastalığa neden olur. Buna göre mikropları barındıran biz bir şekilde onlara kapıyı açıyor veya kapatıyoruz. Buna göre kendilerini hasta olmayacak kadar meşgul gören kimseler normalin üzerinde sağlıklı olurken hasta olmaktan çekinenler ona yenik düşerler.
Atılımcı düşünüş, problem çözmenin eşsiz bir şekildir. İnsanlar eski bildikleri şekilde düşünür ve hareket ederlerse, fazla çalışmakla sadece yüzde 5 - 10 ilerleme gösterirler. Halbuki iki misli yada on misli ilerleme için hedef o kadar yüksek olmalı ki insanlar, o kadar ilerleme ancak gayeyi hayal çıtasının en yüksek noktalara çıkarılmasıyla olur demeliler.
Yeni Bir Tıp Umudu - Maharishi Ayurveda
Mükemmel sağlık için size vermek istediğimiz sır onu kendinizin seçmesi gerektiğidir. Ne kadar sağlıklı olabileceğiniz düşünüyorsanız o kadar sağlıklı olabilirsiniz. Kitabımız. Bilginin eşsiz kaynağını, Önleyici tıp ve sağlık bakımı sistemi olan Maharishi Ayurveda’yı tanıtmaktadır.
Hindistan’da 5000 yıl öncesine dayanır. “Ayurveda” sözcüğü genellikle “yaşam bilimi” olarak çevrilir. Başka bir deyiş de “yaşam süresinin bilgisi” olabilir. Maharishi Ayurveda Batı dünyasına 1985’te ulaştı. Bu sisteme ismini veren, Transadantal Meditasyonun da kurucusu olan Maharishi Mohesh Yogi’dir.
İnsanın Kuantum Mekanik Bedeni
Fizik bilimi bize doğanın temel yapısının düzeyde, atom ve moleküllerin çok ötesinde yattığını söyler. Madde ya da enerjinin atom ve moleküllerin temel ünitesi olarak tanımlanan kuantum, en küçük atomdan 10 milyondan 100milyona kadar küçüktür. Ayurveda’ya göre bedendeki bütün organların ve süreçlerin bir kuantum eşdeğeri vardır. Kuantum mekanik beden, bütün düşünceler, duygular, proteinler, hücreler, organlar, olmak üzere varlığımızı gözle görülen veya görülmeyen her kısmının temelidir.
Hindistan’daki Veda geleneğine göre doğanın temelinde yatan güç zekadır. Bir astrofizikçinin dediği gibi yaşamın gelişigüzel yaratılmış olma olasılığı, bir kasırganın hurdalık içinden eserken Boeing 707 yaratması olasılığına eşittir.
Hepimiz bedenimizi “donmuş bir heykel ”,katı, durağan ve maddesel bir nesne olarak görmek eğilimindeyiz. Halbuki beden daha çok bir ırmağa benzer ; sürekli değişen ve akan bir zeka desenidir. Yani derimiz beş haftada bir yepyeni olur. Görünüşte o kadar katı ve sert
iskelet bile her üç ayda bir tamamen yenilenir. Tıbbın gelecekteki sınırı olan bu kuantum düzeyden, Moharishi Ayurvedi yardımıyla sağlığımızı nasıl denetleyeceğimizi gösteren bu kitap üç bölümden oluşmaktadır.
BİRİNCİ BÖLÜM: MÜKEMMEL SAĞLIK ADINDA BİR YER
Maharishi Ayurveda’ya göre doğa herkese kendine özgü ayrıntılı bir plan vermiştir. Buna o kimsenin Prakriti yani beden tipi denir. Mükemmel sağlık ideali mükemmel dengeye dayanır. Yediğiniz, söylediğiniz, düşündüğünüz, yaptığınız, gördüğüz ve hissettiğiniz herşey genel denge durumunuzu etkiler. Ama dengenin asıl kaynağı çok daha derinde kuantum düzeydedir.
Mükemmel sağlık adına atılacak ilk adım önce kendi beden tipimizi keşfetmemizdir. Çünkü Maharishi Ayurveda’da doğa ile uyumlu yaşamak kolay, rahat, gerginlikten uzak yaşamak, kendi eşsizliğimize saygı duymak demektir. Beden tipimizi bilmek kusursuz sağlığa atılan ilk adımdır.
Hastalıkları önleyebilecek adımları en yararlı olabilecekleri bir zamanda yani hastalık açıkça ortaya çıkmadan önce atabilirsiniz. Mesela açık bir kahve içince bile sinirleri alt üst olan bir kimsenin doğası, üç bardak koyu kahve içip yinede birşey hissetmeyenden farklıdır.
Maharıshi Ayurveda zihin ile bedenin birleşme noktasına bakar. Ve bu birleşme noktasındaki birbirine bağlılık zihin ile beden arasında bulunan ve düşüncelerin maddeye dönüştüğü yerde gerçekleşir. Bu yerde Doşa denilen üç yürürlük bulunur .Bu üç Doşa’ya Vata, Pitta, Kapha adı verilir. Vata doşa’sı hareketi denetler, Pitta doşası metabolizmayı denetler, Kapha doşası yapıyı denetler. Herkeste bu üç doşa da bulunur, ve her üçünün de dengede tutulması gerekir. Fakat baskın gelen doşa o kimsenin dünyaya karşı fiziksel ve zihinsel tepki1erini belirler. Doşa’lar eşsiz ve çok önemlidirler, çünkü zihnin beden ile olan diyaloğunu sağlarlar. Doşa’lardaki dengesizlik zihin ile beden tam orally düzenin gösteren ilk belirler. Hang Doha tipping bedenimizde baskın olduğunu öğrenmek ise Ayurveda doktorunun yapacağı testle mümkündür.
Sadece fiziksel ve zihinsel sağlığı amaçlayan batı tıbbından farklı olarak Ayuverda yaşamın her yönünü daha üst seviyeye çıkarmak ister. Bir soruna nasıl yaklaştığımız, önce o sorunu nasıl gördüğümüze bağlıdır. Beslenmenin gerçek yöneticisi kaloriden daha derin bir düzeyde işlev gören kendi iç zekamızdır. Bir doşanın dengesi bozulmaya başladığında ilk belirti onun merkezinde çıkar ve canlılara özgü bir akış içinde bu üç doşa birbirine sürekli bağlıdır. Dengesiz bir durumda hiç kimse mutlu ve sağlıklı olamaz, çünkü bu doğal değildir.
Mikelanj’ın heykeltraş olarak dehası, bir blok mermerin içinde bitmiş bir heykel görme yeteneğidir. O heykel yapmaz, mermerin içinde hapsolmuş heykeli serbest bırakır.
Dengemizi geri getirdiğimizde bizimde yaptığımız budur. Kendimizi yeniden yaratmıyor içimizde gizli olan kişiliğimizi serbest bırakıyoruz. Bu bir kendini keşfetme sürecidir. Ayurveda’nın güzel yönü insanları en iyi hallerine döndürmek yoluyla onları sağlıklı yapmasıdır. Bunun çaresi dengeli alışkanlıklar geliştirmeye çalışmak ve düzenliliğine hergün biraz daha dikkat etmektir. Büyük koşucuların sırrı attıkları adımlarda değil, başlangıç noktasında ilk adımı atmadan önce içlerinde topladıkları enerjiye bağlıdır.
İKİNCİ BÖLÜM: İNSANIN KUANTUM MEKANİK BEDENİ
Kuantum mekanik beden bir zeka şebekesidir. Sadece beynin değil bedenin 50 trilyon hücresinin toplu sistem bilgisini oluşturur. Doşa’ların, düşünceyi maddeye dönüştüren bir şalter olduğu önceden açıklanmıştı. Madde katı ve durağandır, gözle görülür, elle tutulur, ölçülür, tartılır. Düşünceler ise görülmez ve geçicidir, onlara dokunamazsınız. Ayurveda sağlığa yeniden kavuşmak için doğal ve güzel bir ortam önerir. Beş duyumla sürekli olarak kuantum mekanik bedenimize işaretler gönderir. Durup dururken kendinizi mutlu yada mutsuz, ümitli yada ümitsiz hissedebilirsiniz.
Bu önceden kestirilemeyen ruh hali değişikliklerinin temelinde sizin bilincinizin bozulmuş olan kuantum düzeyi yatar.
Transandantal Mediation (düşünceyi aşma tekniği)
Daha öncede gördüğümüz gibi zihin beden ilişkisi olumsuz tutumları, kimyasal toksinlerle bir çok hastalıkla bağlantılı olan “stres hormonlarına” çevirir. Gereği gibi öğretilip kullanıldığında, meditasyon kişinin düşünce ve duygularındaki “ama”dan kurtulmasını sağlar. Transandantal Meditasyon zihin düşüncenin gürültülü bölgelerini aşarak sessiz, sakin ve bütünleşmiş bir bölgeye geçmeyi öğrenir; hastalığı aşarak sağlığı bulur.
Ayrıca Maharishi Ayurveda bütün işaretlerin tek bir yerde uygun bir şekilde biraraya getirilmiş olduğunu söyler. Bu yer nabızdır. Demek ki nabzımız kuantum mekaniğine açılan bir kapıdır. Nabzımızı okuyacak kişi bileğinize dokunduğunda genel sağlık durumunuzun derinliklerine iner. Erkekler için sağ kol, kadınlar için sol kol kullanılır. Herkeste derin bir nabız vardır.
Bu parmakları sıkınca bastırarak fark edilir ve hastanın doğuştan gelen Doşa yapısı hakkında bilgi verir. Ayrıca Ayurveda deride bulunan çok duyarlı noktalardan yararlanır.”Marma” adı bu noktalar 107 tanedir. Gözle görülmedikleri halde dokunma duyusu ile bulunulabilirler ve bedende dengeyi sağlamak için çok önemli kabul edilirler.
Yaşlanma bir hatadır, kendini sadece fiziksel bedenle özdeşleştirmekten oluşur. Kalben genç olmak uzun ömür belirtisidir. Yaşamı uzatmak aklın bu hatasının düzeltilmesi ve bunun yerine kuantum mekanik bedenle özdeşleşmeyi gerektir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DOĞAYLA UYUMLU OLARAK YAŞAM
Yaşamda ilerlemeye devam etmek için her gün ve her dakika kendiniz için doğru seçimi yapmalısınız. Fakat bedendeki bir çok değişiklik hali açıklanamamaktadır. Hala bilimin ortaya çıkaramadığı mesela; niçin bir kimsenin en kilolu hali akşam yedidedir, niçin ellerimiz sabahın ikisinde en sıcaktır.?
Doğayla uyumlu olarak yaşarken günlük programlar çok önemlidir, yani mükemmel ritimde bir gün yaşamamız gerekmektedir. Ayurveda’nın yeğlediği güneşi izlemeniz ve yılın her günü güneşin doğuşundan bir saat önce kalkmanızdır. Kahvaltı saatimizin, öğle yemeği zamanımızın ve akşam Yemeni zamanımızın ve yatış zamanımızın belli olması gerekmektedir.
Beslenme; mükemmel denge için yemek. Burada önemli olan beden tipine göre beslenme ve doşaların doyurulmasıdır. Her beden tipinin kendine ait doyma noktaları vardır.
Bedene göre yiyecekler ilaçtırlar ve özellikleri diğer ilaçlar gibi dikkatle incelenmelidir. Örneğin tatlı yiyecekler rahatlatıcıdır ve susuzluğu giderir, duygusal olarak tuz yaşama tat verir. Ayrıca dikkati çeken bir nokta ise her üç Doşa tipinde de kırmızı etin yasak olmasıdır. Bunun sonucunda sindirim sistemi sadece bedenimiz için besin elde etmekle kalmaz, duygularınıza da cevap verir. Böylece beden zihin iletişimi kurabilir.
Beden egzersizi; yine burada birinci şart beden tipine göre beden hareketi yapma. Her doşanın kendine özgü hareket tipi vardır. Beden egzersizleri kişiye hafiflik, iş yapma yeteneği, sağlamlık verir, zorluklara dayanmayı saf olmayan maddelerin atılmasını ve sindirimin uyarılmasını sağlar. Yine dikkate şayan bir nokta ise üç doşa tipine göre yapılan hareketlerin bir çoğunun namaz kılarken yapmış olduğumuz hareketlerle ortak olmasıdır.
SONSÖZ
Bedeninizi bir bütün olarak ele almanız, kuantum mekanik bedeninizle uyumlu olarak yaşamanız sonucunda bedeni mirasçısı olduğu hastalıklardan kurtarıp, özgür olmayı sadece düşlemekle kalmayarak idealleriniz kadar mükemmel olan bir beden içinde gerçekten özgür yaşayacaksınız.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
MOSSAD - İHANET ÇEMBERİ
MOSSAD - İHANET ÇEMBERİ
Yazar: Victor OSTROVSKY
Yayınevi: Hikmet
Dost ve düşmanın birbirine karışmaya başladığı günümüzde gerçek düşmanın kimliğini ortaya çıkaracak bir eser olan MOSSAD İHANET ÇEMBERİ adlı kitabımızda düşman kimdir ?, Neler yapmakta ?, Mevcut savaşını kazanmak için ne gibi yollara baş vurmakta? ve Zafer sürecini kısaltmak için ne gibi çalışmalar yapmakta olduğu yer almaktadır.
Düşmanı tanımanın en sağlam yollarından biri düşman saflarındaki insaflı kişilerin itiraflarıdır. Bu kitapta da Mossad içinde görev almış Victor Ostrovsky`nin tahmin ettiğimiz ve tahayyül edemediğimiz itirafları yer almaktadır. Yahudilerin Mossadla CIA'yı nasıl kandırdıkları Sri Lanka'da karşıt iki gerilla grubunu Tel Aviv'de birbirleriyle karşılaştırmadan nasıl eğittikleri, FKÖ'ye silah diye satılan kuru üzümler ve lrak Nükleer Tesislerinin imhasına kadar bir çok olayın gizli kalmış yönleri anlatılmaktadır.
Biz bu kitabı okurken düşmanın hiçbir zaman boş durmadığını daima bir çarpışma ve mücadele içinde olduğunu gördük ve onlar böyle çalışırken biz ne yapıyoruz ve neler yapabiliyoruz diye düşündük.
Yazar Mossad’ın dünya çapındaki faaliyetlerini anlatırken, ara ara teşkilatın yozlaşmış idealler, egoistçe çıkarcılık ve daha önemlisi insan hayatının değersizliğini müşahade ediyor. Mossadın bir kısım faaliyetlerini deşifre etmesine neden olarakta hür ve adil İsrail için beslediği derin sevgiyi gösteriyor.
Kitabın ana temalarından biride Mossadın kontrol dışı olduğu ve görünüşte yetkiliymiş gibi olmasına karşın Başbakanın bile gerçek bir otoritesinin olmadığı ve çoğu zamanda yapılan eylemleri ona onaylatma suretiyle kötüye kullanıldığı anlatılmaktadır. Buna çarpıcı bir misal Sri- Lanka'daki karşıt iki gerilla grubunun Tel Aviv'de aynı anda Başbakanın adına karar verilerek, eğitime tabi tutulması, Libya hava yollarına ait bir yolcu uçağının düşürülmesi ve dünyanın çeşitli yerlerindeki illegal örgütlerin Mossad tarafından eğitilmesi sıralanabilir.
Yazarın Mossadın çalışmalarının sekreterler ve temizlikçiler dahil 1204 kişiyi aşmayacağını söylemesi çok inandırıcı gelmiyor. Fakat yazarın bütün Yahudilerin Mossadın gönüllü ve hazır birer elemanı olduğunu söylemesi enteresandır. Sfenks Operasyonuyla Mossadın Irak nükleer tesislerini nasıl havaya uçurduğu ele alınıyor. Bu operasyonda Mossad Iraklı bilim adamlarını tek tek inceledikten sonra içlerinden Halim adlı birisini para ve kadınla nasıl kullandığı anlatılıyor.
Kitapta yazarın Mossada nasıl girdiği uzun uzadıya anlatılıyor. Girişte bir çok psikolojik imtihanlara tabi tutulduklarını ve aylarca süren seminerleri anlatıyor. Eğitimin önemli bir bölümünü pratikler oluşturuyor. Bu pratiklerde takip edilme, takip etme, telefon görüşmeleri, polisten tezgahlı sopa yeme, bilgi toplama, sır saklama, silah kullanma, adam öldürme, bilgileri muhafaza etme, şifreli haberleşme hususlar özellikle ele alınıyor.
Katsa adı verilen Mossad ajanlarının dünyanın çeşitli ülkelerinde rahatça hareket edebilmeleri için hayali şirketlerin kurulduğu ve bunlarla alakalı olarak Mossadın kütüphanesinde binlerce döküman olduğu e1e alınıyor. Ayrıca her bir katsaya birkaç ülkenin pasaportu, birkaç kimlik düzenlemesi ve bu şirketlerde çalıştığına dair düzenlemeler yapılmaktadır.
Mossadın haber alma ve bilgi toplama sisteminde % 60 gibi önemli bir yeri kitle iletişim vasıtalarının (radyo, gazete, televizyon ) ,% 25 uydu, Telex, telefon ve telsizler yardımıyla sağladığı % 2 ile % 4 ise ajanlar tarafından elde edildiği anlatılıyor. Bu toplanan bilgiler Mossadın çok gelişmiş olan bilgisayar sistemine yükleniyor. Bir isimle alakalı malumat almak istediğiniz zaman tuşa dokunduğunuzda onum son 24 saat içinde kimlerle görüştüğüne ve nerede olduğuna kadar bilgi edinilebiliyor. Bu bilgisayar sisteminde en büyük paya Yaser Arafat sahip. Mossadın bilgi toplama işleminde önemli bir yeri o ülkelerdeki yahudi vatandaşlarının toplamış olduğu malumatlar oluşturur. Bunlara ayrıca para ödenmez, hür İsrail devletini varlığı için yardımcı olurlar, bunların kesinlikle yahudi olması gerekir.
Bu yurt dışındaki yahudilerle irtibata geçmek için İsrail'deki her bir vatandaşın yurt dışındaki akrabaları incelenir bunlar arasından seçim yapılır. Bir yahudi Mossada yardım etmeyebilir ama asla ihanet etmez. Bunlara SAYAN denir. Sayanların genelde doktor, emlakçı, bankacı olmasına dikkat edilir. Doktor herhangi bir operasyon sırasında yaralanmış katsanın tedavisinde, emlakçı katsalara ev bulma, bankacı da acil durumlarda finans sağlama hususlarında yardımcı olurlar. Bu sayanların yaptıkları yardımların deşifre olması durumunda Mossadın cevabı şudur; “Bu sayanlann başına gelebilecek en kötü felaket sınır dışı edilirler ve hepsi İsrail'e gelir. HARİKA !”
Yazar Mossadın Arap ülkelerinde herhangi bir üs bulunmadığını bu ülkeler ile alakalı ihtiyaç duyulan bilgileri ABD, Fransa, İngiltere, İtalya gibi ülkelerden daha fazlasını elde edebilme imkanının olduğunu belirtmektedir. Çünkü bu ülkeler bilim adamlarının, askerlerin ve politikacılarının yetişmelerini sağlamak için Avrupa'ya Amerika'ya göndermektedirler. Bunların içinden seçilenler paraya boğularak, kadın olgusu kullanılarak ve istikbal garantisi sağlanarak kullanıldığı anlatılmaktadır. Böyle bir insan seçilirken kötü alışkanlıkları, zaafları olan ayrıca ideolojik saplantıları yani sisteme düşmanlıkları olan azınlık gruplarından seçilmelerine dikkat edilir. Kısaca seçilen insanın aşağılık birisi olmasına dikkat edilir.
Mossad’ın bilgi toplama usullerinden biri de parayla bilgi satın almaktır. Suriyeli bir bakanın vereceği ehemmiyetli bir bilgiye 20.000 dolara kadar ödeme yapılabiliyordu.
Mossadın kullandığı kişileri gayri ahlaki özellikleri olan kişilerden seçilmesi önemli bir prensibidir. Fazilet sahibi bir kişiyi kullanamayabilirsiniz, içki içmeyen, kadınlara pek ilgi duymayan, paraya ihtiyacı olmayan, siyasi problemi bulunmayan, hayatından memnun olan bir adama rastlarsanız onu kullanamazsınız. Sizin yaptığınız hain ile çalışmaktır. Ne kadar makul sebepler ileri sürerse sürsün ajan vatan hainidir. En kötü insan tipiyle uğraşıyorsunuz.
Mossad insanları değerlendirirken yahudilere faydası dokunur mu dokunmaz mı? Buna bakar eğer yahudilere yararlı biriyse bunlarla çalışırdı.
Mossadın Telekomünikasyon sistemi o kadar gelişmiş ki Arap şeyhlerini ve diğer dünya ülkelerindeki liderlerin konuşmalarını çok rahatlıkla dinlenebiliyor. Ve bu bilgilere göre hareket ediliyordu. Bazen de bu bilgiler kullanılarak bakan ve başbakanların düşürülmesi sağlanıyordu.
İsrail 3.dünya ülkelerine Araplarda buna dahil olmak üzere 3. bir ülke aracılığı ile savaş malzemeleri ve çeşitli teçhizatlar satabiliyordu. İsrailin Suudilere sattığı bir malzemeyi ABD'de Suudilere satmaya kalkınca yahudi lobisi iptal için seferber oluyor, çünkü İsrail için Suudi tatlı bir pazardı.
İran-Irak savaşında Mossadın Arap ajanları vasıtasıyla iki tarafa da verilen bilgilerle savaşın uzayıp gitmesi Mossad tarafından sağlanmıştır. Hatta Mossadın bu ajanlarına o ülkelerde ödül dahi verilmiştir.
İsrail dünyanın çeşitli ülkelerine ve terör örgütlerine silah yardımı ve satışı yapmaktadır. Tayvanlılar silah almak için geldiklerinde onlara satış yapılmıyor çünkü bunlar aldıkları silahların benzerlerini kısa sürede yapıp İsrail ile rekabete girişiyorlar. Onun için satış yapılan ülkelerin teknolojik durumları ehemmiyetliydi.
Mossadın Avrupa ülkelerinden en çok Danimarka ile ilişkisi vardı. Bu hayasızlık düzeyindeki ilişki 2.Dünya Savaşına dayanıyordu. 2.Dünya Savaşında nazilerden kaçan yahudiler Danimarkalılar tarafından himaye görmüşlerdir. Danimarka’daki vize kontrollerini Mossad yapıyor. Kişi problemsiz ise işaret koyuyor. Şayet İsrail için ehemmiyet arzeden bir kişi ise onu kendisi incelemeye alıyor.
Mossad dünyanın çeşitli ülkelerinden teşkilatları davet edip onlara seminerler verir ve bunlarla bağlantılara geçer. Bu seminerlerde terörle mücadele kendilerinden daha gelişmiş bir organizasyon bulunmadığı teması işlenir.
Avrupa ve Amerika'nın icat ettiği yeni silah ve füzelerin nasıl çalınarak taklit edildiği ve bu silahların illegal örgütlere ve çeşitli ülkelere nasıl pazarlandığı anlatılmaktadır.
8 Ekim 1987 günü İsrail ordusuna ait bir kamyon Gazzede sivil kamyonlara çarparak 4 Arap vatandaşın ölümüne 17 kişinin de yaralanmasına sebep oldu. Kazanın aslında suikast sonucu öldürülen İsrail devlet adamının intikamı için düzenlendiğinin ortaya çıkması üzerine Gazzede büyük protestolar başladı. Taş, yanıcı maddeler ve demir sopalarla İsrail askerlerine saldırdılar. Daha sonra çatışmalar Batı Şeriaya, Nablus şehri civarındaki Balata mülteci kampına sıçradı. Daha sonra cuma namazından çıkan Filistinli gençler İsrailli askerlerle çatışmaya girdi. İsrailli askerler hastahaneye girip doktor ve hasta bakıcıları dövdükten sonra 12 tane yaralı Filistinliyi tutukladılar. İNTİFADA BAŞLAMIŞTIR.
İsrailin uluslararası düzeydeki saygınlığı, silahları askerlerin Filistinli çocukların nasıl dövdüğünü kanıtlayan fotoğraflarla zedelendi. ABD usulende olsa durumu kınadı. Aşırı sağcı yahudinin 1990 Temmuz’unda bir Filistinliyi öldürmesi üzerine 6 ay ceza alması İsrailin Psikolojisini en iyi şekilde yansıtmaktadır. Başka bir hahamın bir Filistinliyi öldürmesinden sonra mahkemeye elinde silahla güle oynaya gelmesi ve mahkemeden omuzlarda çıkmacı yahudi zihniyetini dünyaya göstermiştir.
Din okulu müdürü bir hahamın bir konuşmasında “Şimdi düşünme zamanı değil sağa sola ateş etme zamanıdır.” demesi olayları tırmandırmıştır. İsrailli yüce divan hakiminin (birinin taammüden adam öldürüp ihmalden yargılandığını ilk defa gördüm.) demesi düşündürücüdür.
İntifada ile ortaya çıkan her türlü ahlaki çöküş Mossadın çalışma sistemine de damgasını vurmuştur.
İsrailin karşılaştığı tehlike her zamankinden büyüktür. İsrail Filistinlileri ezmeye devam ederken Şamir şöyle diyor” Bunlar bizi acımasızlaştırıyorlar, bizi çocukları öldürmeye zorluyorlar, bunlar ne kötü insanlar, öyle değil mi?” düşüncesi Mossadla başlayan yönetime ve İsrail toplumunun büyük bir kısmına bulaşan (Biz her zaman haklıyız eksenli) bir hastalıktır.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
MEDİNEDEN LOZANA
MEDİNEDEN LOZANA
Yazar: Taha AKYOL
Yayınevi: Milliyet Yayınları
İslamcı kesimden bazı yazarlar, “çok hukuklu sistem” istiyorlar ve bunuda Peygamberimizin “Medine Sözleşmesi”ne dayandırıyorlar; Bugün de Türkiye’de dindarlar, laikler, aleviler, sünniler, hıristiyanlar, museviler, ayrı ayrı “hukuk toplulukları” haline getirilmeli ve “kendi hukuklarını” yaşamak üzere böyle bir sözleşme yapmalıdırlar! Medine Sözleşmesi’nden Lozan Antlaşmasına kadar hukuk nasıl bir değişim çizgisi izledi? Tanzimatçıların, Mecelle yazarı Ahmet Cevdet Paşa’nın, Abdülhamit’in, İttihatçıların çizgisi nedir? İslam’da içtihat, çok karılı evlenme ve din hukuk ilişkisi hangi boyutlarda? Lozan’da Venizalos ile İsmet Paşa’nın “hukuk”savaşı? Devleti, “hukuk kabileleri federasyonuna” dönüştürmek ne gibi sonuçlar doğurur. İşte bu kitap bütün bu meselelere elden geldiğince tarih çizgisinde çözümler getirmeye ve irdelemeye çalışmıştır.
Hz. Peygamberin Medine’deki Yahudi ve müşrik (putperest) kabilelerle imzaladığı Medine Vesikası ile imzacı bütün taraflara kendi hukukuna göre yaşama hakkı verilmiştir. Öyleyse, çağımızda da etnik, dini, ideolojik gruplara da kendi hukuklarını seçme özgürlüğünü tanıyarak “bir arada yaşamanın formülü” gerçekleştirilebilir mi?
Bu gerçek Medine Sözleşmesi’nde şu şekilde ifade edilmiştir; “Yahudi’lerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri kendilerine” denmektedir. Bu, Mekke’de inmiş olan “sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayetinede paraleldir.
Meselenin Fıkhi ve Dini Boyutu ve İslam’da İçtihad:
Şeriatin emretmediği, yasaklamadığı, sadece izin verdiği bir konuda devlet çağın ihtiyaçlarına göre rasyonel düzenlemeler yapabilir mi? Hatta Şeriatin emrettiği yahut yasakladığı bir dünyevi konuda devlet çağın ihtiyaçlarına göre farklı bir düzenleme yapabilir mi?Bu konuda Hukuku Aile Kararnamesinin (HAK)’ın mazbatasında “caizde devletin tasarrufu” savunulurken verilen bir örnek, küçüklerin velileri tarafından evlendirilmesi konusudur. Şeriat buna izin veriyordu. HAK ise küçüklerin evlendirilmesini yasaklamış ve Ulemadan da bir itiraz gelmemiştir. Öyleyse, şeriatin izin verdiği çok karılı evlenmeyi de devletin yasaklaması neden mümkün olmasın?!
Bir diğer örnek ise; eski çağların şartlarında Şeriat köleliği “caiz” saymış, ama çok karılı evlenmede olduğu gibi, “ köleliğin kaynaklarını tahdit edip köle sahibi olmayı zorlaştırarak”, kölelere yeni haklar tanıyarak ve köle azadını büyük sevap sayarak aslında kölelikten arınmayı tavsiye etmiştir. Osmanlıda da kölelik yasaklandığı zaman hiçbir Şer’i itirazla karşılaşılmamıştır. “Caizde devletin tasarruf yetkisi” bakımından Hz. Ömer’in bir düzenlemesi de çok ilginçtir: Kur’anı Kerim, Maide suresinin 6.ayetinde Müslaman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmelerinin “helal” olduğunu belirtmiştir. Bu ayete rağmen Hz. Ömer, gayrimüslim kadınlarla evlenmeyi yasaklamıştır ve bunu yaparken de başka bir dini kurala değil, sırf değişen sosyal şartlara dayanmıştır.
Hatta Hz. Ömer, ganimet konusundaki Kur’an ayetini, değişen şartları dikkate alarak uygulamamıştır. Bu ayet, “caiz” bile değil, emir niteliğindeydi. Ama Hz. Ömer, yeni dünyevi ihtiyaçları gerekçe göstermiş ve ganimet olarak elde edilen Irak arazisini ayete göre gazilere dağıtmamış, “maslahat”ı, yani kamu yararını gözeterek, ‘ikta’ etmiştir, yani olduğu gibi eski sahiplerine bırakmış ve vergiye bağlamıştır.
Osmanlı Deneyi:
Fatih’in sistemleştirip devlet için bir ‘esas teşkilat hukuku’ kaidesi haline getirdiği “millet” (dini cemaat) “çok hukuklu sistem” idi; her dini cemaat dini yönetim teşkilatına sahipti, kendi dini liderleri tarafından dini kurallara göre idare ediliyordu. Yargı meselesi ve hukuk da dinlere göre farklılaşıyordu. ‘Millet’ denilen dini cemaatlerin ruhani reisleri devlet tarafından atanıyor, cemaatin devletle olan ilişkileri bu kanalla yürütülüyordu.
Fakat tarihin belli laboratuar şartlarından Osmanlı için bir güç ve sosyal dayanak faktörü olan “millet” sistemi yani çok hukuklu sistem zamanla ciddi sorunların kaynağı olmuştur.
Gerçekten bir dönem itibariyle Osmanlı devletinin geliştirip kurumlaştırdığı dini cemaat özgürlüğü Devlet-I Aliyenin 500 yıllık ömrünün en temel sebeplerinden biridir. Ancak bu durum Fransız ihtilali kebirinin bütün dünyaya yaydığı ulus fikrinin zamanla Osmanlıyı da etkilemesi sonucu “millet” sistemi yani “çok hukuklu sistem” Hıristiyan tebaanın ve diğer azınlıkların ayrı birer ulus olma yolunda hazır bir temel zemin hazırlamış ve Osmanlının parçalanmasında en belirgin faktör olmuştur.
Kapitülasyonlar ve Çok Hukuk:
Osmanlı devletinin tasfiyesi, topraklarının paylaştırılması, Müslüman Türklerin Avrupa’dan atılması… Bu sorunlara Batı siyasi literatüründe “Şark Meselesi” (Doğu Sorunu) denilmiştir.”Şark Meselesi” tabirini ilk defa Çar Aleksandır, 1815’teki Viyana Kongresi’nde kullandı. Napolyon sonrası Avrupa’ya verilecek yeni düzenin konuşulduğu kongrede Çar, “Osmanlı devletinin idaresinde yaşayan Hıristiyan halkın durumuyla ilgilenilmesini” ve böylece “Şark Meselesi”nin bir çözüme bağlanmasını istedi. O günden beri, Osmanlının paylaşılması bu yolda azınlıkların durumu “Şark Meselesi” olarak adlandırıldı.
21 Temmuz 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca antlaşması ile Kırım, Osmanlıdan ayrılacak, sözde bağımsız olacak ama Kırım Müslümanları “diyani” bakımdan Osmanlı Halifesine bağlı kalacaklar. Buna karşılık, Osmanlı Ortodoks tebaası ve Ortodoks kiliseleride Rus Çarı’nın “diyani” himayesi altında bulunacaktı. Rusya bu önemli maddeyi kabul ettirerek iç işlerimize tam anlamıyla müdahele zeminini hazırlamış bulunuyordu.
İşte en müşkül bir problem haline gelen bu durumu Cevdet Paşa şu şekilde anlatır; Cevdet Paşa, yabancıların kendi hukuklarına ve mahkemelerine tâbi olması demek olan kapitülasyonların “Devleti Aliyyece” en müşkül bir iş ve alel husus, yargılama bakımından ecnebilerin imtiyazının kabul edilmez bir keyfiyet aldığını belirtir ve örnek verir; “Şahid istenilir ve Şer’iye mahkemeleride Hıristiyanların şahidliği dinlenmediğinden, Bâbıâlinin gayet sakındığı bir şahitlik meselesi meydana çıkar ve bu türlü davalar için ecnebiler Şer’iye mahkemelerine gitmezler.”
Devletin genel zaafının yanında, kapitülasyonların (adli) konsoloslara ve Avrupa’lı büyükelçilere tanıdığı yetkiler ve çok hukuklu sistemden kaynaklanan sorunları, Osmanlı devletinin egemenlik haklarını yok mertebesine düşürmüştür.
Mecelle ve Yargı Birliğine Doğru:
İşte bu müşküllerden sonra Osmanlı devlet adamları kendileri bir hukuk ve yargı birliğine gitme yollarını araştırmaya başlamışlar ve bu meselinin halli için çeşitli tedbirler almışlardır.
Bunlardan ilki klasik İslam hukukundaki “fetva” (doktrin) ve “kaza” (yargılama) sisteminin artık yetersiz kalması, çoğu ihtiyaçlarına cevap vermemesi…Nitekim Mecelle, İslam dünyasında, belli fasıllar ve maddeler halinde düzenlenmiş ilk kanun derlemesi, yani kodifikasyondur; müdevvanat’tır.
İkinci olarak; Kanunların şahsiliği ilkesine, yani şahısların inançlarına dayanan “çok hukuklu sistem” yerine, mülkilik (ülke) prensibine dayanan ve din farkı gözetmeden ‘ülke’deki herkes için geçerli olacak kanun derlemesine (kodifikasyon) ihtiyaç duyulmuştur. Nitekim Mecelle, din ayrımı gözetmeden bütün Osmanlı “vatandaş”ları için geçerli bir kanundur.
Mecelle’de hukuk ve yargı birliğine doğru önemli reformist maddeler getirilmiştir. Bu konuda günümüz İslam hukukçusu Hayrettin Karaman HAK’ın bu özelliğine dikkat çekerek şunları söylemektedir;
“Kararname, kanunlaştırma sahasında olduğu gibi, asrın içtimâi ve iktisadi ihtiyaçlarını karşılamak üzere getirdiği yeni hükümler bakımından da ileri bir merhaleyi temsil etmektedir.”
Nitekim 18 yaşını doldurmamış erkeğin ve 17 yaşını doldurmamış kızın evlenmesi, mahkeme iznine bağlanmıştır. Eskiden küçükleri koruyucu böyle bir hüküm yoktu. HAK’ta çok karılılığa bir sınırlama olmak üzere, nikah sırasında kadın tarafından kocasına tek karılılık şartının koşulabileceği hükmünün getirilmiş olması çok önemli bir adımdır. İslam hukukunda yer almayan nişanlılık hükümleri ve nikahtan önce ifa mecburiyeti de hukukumuza ilk defa HAK ile girmiştir.
Bu yenilikleri sayan Karaman diyor ki; “Zamanın değişmesi ile hükümlerinde değişebileceği, devlet başkanın tercih ettiği mezhep hükmünün tatbik edilebileceği gibi kaidelerden istifade edilerek tanzim edilmiş, İslam’ın ruhuna uygun maddelerdir. Çok-karılı evlenmeye sınırlama getirirken HAK’ın dayandığı fıkhi gerekçe, dinin müsaade ettiği (caiz saydığı) bir konuda da devletin yasak getirebileceği düşüncesidir. Buna, “caizde devletin tasarruf yetkisi” denilmiştir.
Patrikhane ve Yargı:
Patrikhane aile hukuku alanındaki yargı yetkisiyle yetinmemiş, Meşrutiyetten hemen sonra, sanki devlet içinde devlet gibi geniş bir yargı hakkına sahip olması gerektiğini savunmaya başlamıştır. Ve İşgal Kuvvetleri: HAK, sadece kanun birliği sağlamakla kalmamış, aile hukuku sahasında patrikhanenin yetkisinide kaldırarak yargı birliğinin sağlanmasında çok önemli bir adımı teşkil etmiştir.
Rum ve Ermeni patrikhanelerinin bu alandaki yargı yetkisi Şer’iye mahkemelerine verilmiş fakat mahkemeler Şeyhülislamlıktan alınıp Adalet Bakanlığına, genel yargı sistemine bağlanmıştır.
Bu durum azınlıkların büyük tepkisini çekmiş ve HAK’ın sonunu hazırlamıştır. Osmanlı savaşta mağlup olmuş İttihat ve Terakki iktidardan düşmüş ve yerine Hürriyet ve İttifak gelmiştir. Bu ortamda işgal kuvvetleri HAK’ı İstanbul’da tümden yürürlükten kaldırırken Suriye’de sadece ruhani reislerin yargı yetkisini iptal eden maddeleri yürürlükten kaldırması önemlidir ve yargı yetkisinin ne kadar stratejik olduğunu göstermektedir.
Sevr Yolunda Çok Hukuk:
1.Dünya Savaşı itilaf devletlerinin zaferiyle sonuçlanınca galipler barış için dayatacakları şartları hazırlamak için Paris’te, Londra’da ve San Remo’da bir dizi konferans düzenlediler. Sonunda ortaklaşa bir karara vararak Sevr antlaşmasına şu maddenin konulması önerilir;
Padişahların gayrimüslim topluluklara “azınlıklara” özel ferman ve beratlarla verdikleri ve 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı gibi padişah iradesiyle teyid edilen kilise, okul ve yargı işlemlerine ilişkin ayrıcalık ve bağışıklıkların tekrar verilmesi.”
Lozan’da Adli Kapitülasyonlar:
Kapitülasyonlar Lozan’da çok tartışılmış hatta müzakerelerin kesilmesinde kapitülasyonlar konusundaki anlaşmazlığın çok büyük rolü olmuştur. Çünkü kapitülasyonlar konusu hem ülkelerin büyük iktisadi çıkarları ile ilgiliydi hem Türkiye için yaklaşık bir asırdır mücadele ettiği bir egemenlik sorunuydu.
Lozan’da İngiltere ve Müttefikleri kapitülasyonların artık savunulamayacağını kabul etmişler ama onun yerine İsmet Paşa’nın deyimiyle “adı kapitülasyon olmayan ama kapitülasyonlarda bile görülmemiş hükümler taşıyan” bir rejimi savunurken iki gerekçe ileri sürmüşlerdir:
1.Türkiye’de adalet sistemi kötü, hakimlerin bilgisi yetersiz,
2.Türkiye’de yaşayanlar şeriata dayanıyor eksik ve yetersiz,
Müslüman yasalarına hıristiyanlar tâbi tutulamaz.
Bu iki gerekçeyle İngiltere ve Müttefikleri kapitülasyonlardaki “Konsolos Mahkemeleri” ve adliyedeki “tercümanlar” sultasının kaldırılmasına, bunların yerine “Avrupalı Yargıçların” konulmasını istemektedirler.
Ve Sona Doğru:
Yeni Türkiye’nin liderleri Avrupa’dan bir medeni kanun almayı düşünürken içinde bulundukları ortam şudur: Azınlık temsilcilerinin katıldığı karma komisyonlarda azınlıklar için ayrı kanunlar hazırlanıyor; bu konuda son sözü Avrupalı “üst hakem” söyleyecektir…Avrupalı danışmanlar Türkiye’nin hukuk düzenini incelemek için ülkemize gelmiş, çalışmalara başlamıştır. Bu ortamda Milli Mücadele’nin içinden çıkmış yeni liderler bunlara süratle bir son vermek için din ve mezhepleri ne olursa olsun bütün vatandaşlar hakkında geçerli olacak, batının siyasi müdahelelerine meydan vermeyecek bir medeni kanun düşünüyorlar. Tercihleri İsviçre Medeni Kanunu’dur.
Osmanlı geleneğinde Fransa’dan Ticaret ve Ceza Kanunları alınmıştı. Cumhuriyet döneminde mesela; ceza kanunu İtalya’dan, ticaret kanunu Almanya’dan alındı. Medeni kanun içinde İsviçre medeni kanunu tercümesine başlanmıştır. Bu kanunun tercüme ve kabul edilişi sürecinde azınlıklar dilekçe vererek Lozan’ın 42. maddesindeki özel hukuktan vazgeçtiklerini bildirmişlerdir.
Sonuç:
Tarih laboratuarının verdiği ders şudur: Bir toplum içinde dini veya etnik azınlıkların “kendi hukuklarına” tâbi olmaları, Roma’nın parçalamasının ardından Avrupada daha da yaygınlaşmış, “Romalı Romalı’nın, Gotlu Gotlu’nun yargıcı” olmuştur. Haçlı seferleri sırasında Müslüman ve Hıristiyanlar mütekabiliyet ilkesiyle, kendi ülkelerindeki öteki din mensuplarına “kendi hukuklarına uyma” hakkı tanıdıkları gibi, böyle bir mukaveleye dayanmadan, mesela, Fetihten 60 sene önce Bizans İstanbul’da İslam hukukuna göre yargı yapan bir kadı idaresinde Müslüman cemaat oluşturulmasına ve cami inşasına müsaade etmişti.
İşin özü, o zamanlarda bütün dünyada “kanunların şahsiliği” ilkesinin geçerli olmasıdır. Sosyal ve ekonomik gelişme sürecinde, zamanla “hukukun mülkiliği” yani “ülke”ye göre belirlenmesi ilkesi geçerli olmaya başladıkça, din, ırk farkı gözetmeden ülkenin tümünde geçerli olacak kanunlar gerekmiştir.
Yatay sosyal ilişkilerin fazla yoğun olmadığı eski toplumlarda görülen bu ‘her cemaatin kendi hayatını yaşamasına dayalı hoşgörünün İslam imparatorluklarında son derece geliştiği ve tarihen emsalsiz olduğu muhakkaktır; Farklı dinlere hoşgörü ve cemaat idarelerine dokunmama İslam’da bir dini kural olarak da ifade edildiği için, daha güçlü bir tatbikat bulmuş; Müslümanlar gayrimüslimlere bu hakları tanırken kendi imanlarının gereğini yerine getirmenin bilinciyle davranmışlardır. Din olarak İslam, bu hoşgörüyü teşvik etmiştir. Fatih, ‘Bosna Rahipleri’ için çıkardığı fermanda, onları rahatsız edecek herkes için Allah’ın lanetini dilemektedir. Müslüman, bir gayrimüslimin ibadet hürriyetine ve cemaat hayatına müdahale ettiği zaman, kendi inandığı dini kurallarını ihlal etmiş olmaktadır. İslam devletlerinde dini hoşgörünün, devrin şartlarına göre, en ileri boyutlarda olmasının temelinde bu iman vardır.
Evet, “Medine Vesikası” gerçekten bir toplumsal sözleşmedir. Ama hem dini olarak hem tarihi olarak İslam’ın yürüyüşünde, gayrimüslimlerin konumu “sözleşme”den çıkarak bir “itaat” statüsü olan “zimmet” (zımnilik) konumuna dönüştürülmüştür.
Tarihin büyük pratiğine baktığımızda, İslamiyet “sözleşme”den bir itaat statüsü olan “zımmi”ye geçmeseydi, büyük İslam imparatorlukları kurulmaz, imparatorluk içindeki güvenliğin sağladığı iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkiler, bilimsel faaliyetler gelişmez, yani İslam medeniyeti doğmazdı: Nitekim, gerekli tarihi- kültürel malzeme hazır olduğu halde, İslam imparatorluklarından önce aynı coğrafyada böyle bir müşterek medeniyet hamlesi yaşanmamıştır.
Zaten “sözleşme” statüsü o çağlarda bile yürümediği için, güçlenen İslam devleti “zimmi” statüsü karşılığında artık “itaat” istemiştir.
Ancak tarihi seyir içinde dinler-arası ticari ve sosyal ilişkiler yoğunlaştıkça, “zimmi” statüsünü de il-a nihaye sürdürmek mümkün olmamıştır. Teknoloji, ticaret, kültürel ihtiyaçlar nasıl insanoğlunun “klan”ı, “site”yi, “kabile” ve “feodalite”yi aşmasını gerektirmişse, aynı dinamikler belli bir yoğunluğa ulaştığında, dünyevi işlerde “cemaat”I de aşmayı ve hukuk birliğine yönelmeyi “zaruret” haline getirmiştir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
İSLAM TOPLUMUNUN EKONOMİK STRÜKTÜRÜ
İSLAM TOPLUMUNUN EKONOMİK STRÜKTÜRÜ
Yazar : Sezai Karakoç
İslam toplumunun iktisadi yapısı hakkında İslam düşüncesinin altın döneminde yazılan klasik eserleri günümüz literatürüne getirememiş bulunduğumuzdan bugün İslam ülkelerinin üzerinde durulan iktisat ilmi, doğrudan doğruya, batı iktisat teorilerinin bir tekrarı olmaktan, iktisadi olayları batı iktisat postulatarıyla inceleme ve yorumlamadan öteye gitmemektedir. Bu metot ise, her şeyden önce, sosyal hayatı öbür alan ve görüşleriyle iktisadi yaşayış arasındaki bağları hiçe saymakta ve batının tecrübesinden doğmuş kavramları doğu ve İslam deneyine uygulama gibi kavram ve realite kopuşuna sebep olmuş ve olmaktadır.
Halbuki, İslamın getirdiği iktisadi perspektif, Medine’de İslam devletinin kuruluşundan başlayarak bugüne kadar gelmiş İslam toplumuna uygulanmış, iktisadi olaylar akıntısı içine yerleşerek belli başlı bir iktisadi strüktür doğmuştur. İktisadi yapının İslam dışı sistemlere kaydırmak istendiği ve bir miktarda gerçekleştirdiği bu- gün bile İslam ülkelerinde iktisat hayatı bütün bütüne, İslam etkisinden sıyrılmış değildir. Demek ki İslamın iktisat tarihi, sadece, iktisadi düşünce tarihi ele aldıkça, hem gerçeği tespitten uzak kalır, hem de İslama karşı, ilim ahlakı ve düşünce namusuyla bağdaşmaz bir cinayet işlenmiş olur.
İslam toplumunda kendine mahsus bir iktisadi içyapı oluşmuştur. Bunun ana çizgileri yakalanıp, İslam toplumunun iktisadi yapısının orjinalliği kabul edilmektedir.
Batı bu iktisat yapısını ve kavramlarını temel alan bazı düşünür ve yazarlar, kendi iktisadi doktrin eğilimine ve İslam hakkındaki hükmüne göre İslam iktisat yapısını, liberal veya sosyalist bir yapı gibi görmüş ve göstermişlerdir. İslam üzerine yazan bütün bu kişiler İslama doğrudan doğruya bakmamışlar, katıldıkları batı doktrinlerinin açısından bakmışlar ve değerlendirmeğe çalışmışlardır. Halbuki: İslam, batı medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak ele alınmadıkça gerçeğine varılamayacak bir realitedir.
Sosyalist ve kominist yazılar içinde durum aynıdır. İslam iktisat sistemini ise ancak, İslam düşünürleri ve iktisatçıları ortaya koyabilir. Medeniyetlerin dıştan incelemeleri ve değerlendirmeleri mümkündür.
İslamın her cephesinde olduğu gibi iktisat görüşünün aranmasında da birinci prensip onun İslam dışı sistemlerden farklılığını kabul etmekse, ikinci prensipte İslamın bu cephesinin öbür cephelerinden, yani, inanç, ibadet, ahlak, hukuk, sosyal hayat ve genel dünya görüşü cephelerinden ayrı ve bağımsız ele alınamayacağıdır.
Göz önünde tutulması gereken üçüncü prensipte İslam ülkelerinin bugünkü durum ve sistemlerine bakılıp İslamın iktisat sisteminin bulunamayacağı, öte yandan İslam prensiplerinden çıkacak bir sistemin bugünkü yapıda hala bazı faydalı etkilerinin bulunacağının hemen söylenemeyeceği ilkeleridir.
Bugün İslam toplumlarında, dini yasağın tefeciliğin etkisini azaltmaktaki rolün tespiti için en ufak bir çalışma yapılmadığı gibi bugün verilmekte bulunan zekatların gerçek yıllık toplamları İslamın ekonomik etkisini inceleyecek durumda bulunan ekonomistlerin bu faktörleri de hesaba katarak teorilerini kurmaları gerekir.
Bu başlangıç prensiplerini tespit ettikten sonra, sonraki bölümlerde, İslamı iktisat görüşü ve ondan ayrılmayan İslam toplumlarının iktisadi yapısını ana çizgileriyle göstermeye çalışacak.
İslam yaşadığımız hayatı ebediliğe göre ayarlar. Ekonomi, bu hayatın çerçevesini doğrudan doğruya aşma durumunda değildir. Ancak ebediliğe aday olan insanın çalışmasında dünyayı yorumlamasında ve kullanmasında önemli bir yeri olmak bakımından, dolaylı olarak, ebedilik problemine ilişir.
İslamın ekonomik anlayışında, ne Marksist altyapı teorisi, ne liberalistlerin homoekonomikus modelleri geçerlidir. Toplum olaylarının alt yapısını ekonomi teşkil etmez ve insanda sadece bir homoekonomikus olamaz.
Dinlerde, insan veya toplum için çizilen hayat tarzları veya insan ve toplum için çizilen hayat tarzları veya insan ve toplumun bir yanının ortaya konmasında değişmez bir tablo ortaya konulabilmiştir. Filozofların doktrinleri ise ne kadar insanın gözlenmesinden doğarlarsa doğsunlar, büyük bir ölçüde yaratılışın dışına çıkmakta ve kaçmaktadır.
Liberalizm bu serüveni geçirdi. Kapitalizmin başına geldi. Sosyalizm ve Kominizmin başına da kaçınılmaz bir şekilde gelecektir. Aslında sosyalizm ve liberalizm sıkı bir uygulama doktrinleri değildir. Daha çok farklı doğrultular belirten prensip yığınlarıdır. Sosyalizm ve liberalizm ne bir ekonomik yapı şeması, ne bir ekonomik sistem, hatta nede bir ekonomik doktrin olma durumundadır. Kominizm ve kapitalizm ise uygulanan ekonomik sistemler, tutturulmaya çalışılan ekonomik yapılardır.
Bu iki yapıda iddia ettikleri liberal ve sosyalist prensiplerine rağmen insanları ve toplumları eritmiş, çürütmüş, köreltmişlerdir. İslam ne kapitalizm, ne kominizm gibi, donmuş, katı, kısa bir dönem uygulanıp sonra terk için savaşılacak, insan ve topluma enerjisini yutan, emen, akıtan ve kurutan bir yapı teklif etmiş, nede liberalizm ve sosyalizm gibi tamamen havada kalan, aldatıcı oyalayıcı bir kaç prensibi söylemekle yetinmiştir.
İslam ekonomisinin çöküşü ve yoksulluğun gelişi hiçbir zaman içten ve sistem gereği olmamış, hep dıştan gelen saldırılardır. Son dönemde uygulanan batı tipi ekonomilerin başarısızlığı da İslam’dan değil, İslam prensip ve yaşayışlarının terkinden olmuştur. Kapitalizm, temelde insana değil ekonomik gelişmeye, eşyaya bakar. Tekniğe, kütle halinde istihsale dönüktür. Kapitalizmin bütün gücü ve isteği, sonuç olarak `istihsal' çerçevesinde toplanıyor. İstihsalin kollektif artış yönünde. Ancak, bu istihsal düzeni, parasızlık ve alıcısızlık yüzünden çöküntüye uğrar.
İstihsal, istihlakın, hacmini arttırmış, istihlakın artışı, istihsal hacmini büyütmüş, bu iki artış biri birine en zaruri bağlarla bağlanmış ve bu artışların bir birini kovalaması ekonomiyi bir artış fasit dairesine saplamıştır.
Kominizm başlangıçta, istihlak probleminden doğuyor. Kapitalizmin sebep olduğu dağıtım eşitsizliğinin `istihlak yetersizliği' ne yol açmasına bir tepki olarak doğuyor. Kominist toplumun en büyük ekonomik dramı, kapitalist ülke insanlarının istihlakla giderilecek ihtiyacının standardından farklı bir standarda ulaşamaması kapitalist ülkelerinkinden farklı bir istihlak kavrayış ve anlayışının bulunmamasıdır. İstihsal düzeniyle istihlak motifi arasında böylesine soğukluk girmiş bir düzen git gide sönükleşmeye mahkumdur.
Birbirine zıt bu iki ekonomik düzen, kapitalizmin ve kominizmin iktisadi iç burhanlarının ve yapı bozukluklarının yanında bir birbirlerini dıştanda yıkmaya çalışıyor, birbirlerinin buhranlarını artırıyor, dünya psikolojisini birbirlerinin aleyhine hazırlıyorlar.
Tarihi tecrübe göstermiştir ki ilk çıkış noktalarındaki hedeflerin, perspektifin aksine, kapitalizm, istihlak, kominizm ise istihsal ukdeleri yüzünde mutlu bir toplum doğuramamıştır. İslam toplumunda istihlakle istihsal kesimleri ne kapitalist düzendeki gibi birbirinin adeta fonksiyonudur, ne de kominist düzendeki gibi birbirinden bıçak kesimi ayrılmış ve kopmuştur.
Özel mülkiyetin ve teşebbüsün ve ölçülü rekabetin tanımlanması, devletin kişi hayatının yıkıcı bir baskıyla karışmasını önlüyor, kar faktörü ekonomik şevki yansıtıyor, öte yandan faiz yasağı emeksiz kazanca bir sınır çekiyor, zekat başlı başına sosyal bir regülatör olarak, kapitalizmde beliren sınırlar arası uçurumun oluşumuna engel oluyor, israf yasağı istihlake bir dizgin vururken, cihat şuuru, hayır kavramı, istihsali toplumun ve bütün insanlığın yararına destekliyor.
Ekonomi düzeni kendi başına tam buyruk olarak bütün öbür alanları ve faaliyetleri şartlandıracak zapdedilmez bir kuvvet olmuyor. Öbür sistemleri diri olan hayata ölü düşünce şemaları geçirmeğe ve uydurmaya çalışırken, İslam; diri olan hayatı diri müesseselerle kaostan kozmos haline getiriyor.
Kapitalizme göre, mülkiyet, mutlak anlamda, tek kişiye aittir. Her kişi kendi başına (mal) ı ele geçirdikten sonrada başkasının gölgesini bile ondan uzak tutmak ister. Bunun ‘başkaları cehennemdir' görüşünden en ufak bir farkı yok. ‘Cennet benim ve başkaları cehennemdir' işte kapitalizmin ana felsefesi; işte, güçlünün güçsüzü ezmesinin ve işte proletaryanın doğuşuna meydan verilmesinin ve işte emperyalizme kadar varan sömürmenin temel felsefesi...
Komünizmde ise cehennem bizzat insandır. Değil toplanma tek insana bile güven yoktur. Ona hiç bir eşya mal bırakılmaz Komünizmin diliyle mülkiyeti reddederken, kalbiyle, mülkiyeti o kadar yüceltiyor ki tek insanı ona layık ve ona sahip olmaya ehil görmüyor.
İslamın insan ve eşya telakkisi, mülkiyet anlayışı bu iki doktrinden de tamamen farklıdır. İslam, gerek insana, gerek eşyaya baksın, Allah'ı, insanında, eşyanın da yaratıcısı ve yaşatıcısını asla unutmaz. Mutlak anlamda eşyada insanda ona aittir. Mülk mutlak anlamda sadece O’nun dur. Müslüman mülk edinişinde ve ona tasarruf edişinde, daima asıl mülk sahibini hatırlar ve hatırlamak zorundadır.
En geniş daire Allah'ın hakkıdır. Mutlak hak O’nun dur. Sonra insanın sonra hayvanın bitkinin ve eşyanın hakkı gelir. İslam düzeninde, bu açıdan bakılınca, bir taşın bile bir hakkı vardır ki o hakkı ne insan nede toplum elinden alabilir.
Demek ki İslam toplumunda ne komünizmdeki gibi tek kişiyi mülkiyet hakkında ehil ve layık görmemek, yani insana güvensizlik vardır; nede, kapitalizmdeki gibi insana Allah'ı unutturan mutlak mülkiyet hakkı tanımıştır. İslam, insana bir mülkiyet hakkı tanımıştır ama, bu hakkın üzerinde, Allah’ın hakkı birinci sırada gelmektedir. Mülkiyet hakkı, kullanma usul, sınır ve gayesiyle birlikte tanınmıştır.
İslam, üzerine dinin uhrevi damgasını da vurduktan sonra, kişinin mülkiyet hakkını tanımıştır. İnsana en üstün şan olan, bu dünyada Allah’ın halifesi olmak hak ve yetkisine bağlanmıştır. Demek ki insana en çok inan ve güven duyan dünya görüşü İslamdır. İnsan, İslam düzeninde Allah’ın halifesi olarak bu dünyanın gidişini yürütebilecek bir güçte kabul etmektedir.
İslam düzeni öyle bir düzendir ki getirdiği dünya görüşü, ahlak, erdem, toplum dayanışması, değerlendirme ve cezalandırma ölçüleri, hürlük ve kontrol ediliş dengesi ile toplum ve kişilere öyle bir ruh ve disiplin aşılar ki, her kişi, en küçük davranışı, düşünüşü ve duyuşunda, Allah’ın elinin üstünde durduğunu unutmaz.
İnsan en üstün yaratık, Allah’ın halifesi, kendi başına da, şahsiyetli bir birim olarak kabul edilmesinin bir sonucu da ona şahsi teşebbüs hakkının tanınması olacaktır. Kapitalist düzendeki kişi devlet çatışması İslam düzeninde yoktur. İslam’da kişininde Devletinde amacı birdir. Amaç İslamı gerçekleştirmektir. Kişiye ve devlete sindirilen din ve erdem ruhu bu uyum ve birliği sağlayan başlıca fondur. Kazanç İslam’da emeğe dayanır. Sermaye ancak emekle birleşirse meşrudur. Paranın para olarak para getirmesi yasaktır. Böylece kapitalizmin ana kaynağı böylece kurutulmuş olur. Sermaye emeğin hükmü altında konduktan sonra sermayeye tanınan hak emeğe tanınmış bir hak olur.
‘Allah, ticareti helal, faizi haram kılmıştır.’Açık nassı ile İslam’a özgü ekonomik yapının temel prensiplerinden biri ortaya konmuştur. Kapitalizmde hem ticaret hem faiz helaldir. Sosyalizmde ise hem ticaret, hem faiz yasaktır. İslam getirdiği dini ruhu ve öte dünya inancı hesap verme şuuru, faiz yasağı zekat kurumu ve devletin ölçü müdahalesi prensipleriyle serbest oluşan piyasanın kapitalistik bir piyasaya dönüşmesini önler. Öte yandan aynı din fonu, üretim alanından koparmayarak tüketim alanını da düzenler.
Peygamber zamanında İslam ekonomisi kuruluş durumundadır. Ekonomik kastlar kırılmakta toplumu çökerten faiz ortadan kalkmakta, zekat kutsal buyruğuyla yoksul halk ekonomik verim katına yükseltilmekte, zengin ve sömürücü büyük şehirden, cihat yoluyla adeta fakir bölgelere cebri bir servet akını sağlanmakta, böylece Asya’nın büyük ve önemli bir kesiminde yep yeni bir ekonomik yapı temellendirilmektedir. Bu dönemde Peygamber, sahabenin büyük çoğunluğunu cihat için hazır bulundurduğundan bunların geliri, daha çok yavaş kazançlıdır.
Özde, anlamda,iç yapıda ve amaçta İslam yepyeni ve apayrıdır. Asıl yenilik de bu yeniliktir. Hz. Ömer devrinde İslam toplumunun zenginliği, yeni doğan her çocuğa maaş bağlanacak kadar efsanevi bir çapa ulaşıyor. Hz. Osman devrindeki olaylar denebilirse birazda aşırı zenginliğin imkan verdiği olaylardır. Emevi devri din ve siyaset alanındaki büyük facialara rağmen arka arkaya gelen fetihlerden dolayı refah ve zenginliklerin arttığı ve eksilmediği bir dönemdir. Abbasiler döneminde sulh ve sükun içinde zenginlik ve refahla taşacaktır İslam dünyası.
Osmalılar dönemi başlangıçta yine fetihlerin getirdiği gelirler ve toprağın askerliğe ayarlı olarak düzenlenişiyle yüzlerce yıl parlak bir ekonomik varlık gösterdi.
Sonunda bugünkü din, medeniyet, kültür, politika ahlak ve ekonomi alanında içinde bulunduğumuz iflas durumuna gelip çatarız. Bu duruma düşmemize rağmen İslam ülkeleri bugüne kadar ekonomik benzeri, Müslüman olmayan ülkelerde görünen komünist ihtilallerden uzak kalabilmiştir.
Ekonomiye tapışın ekonomik sefalet getirmekten başka bir şeye yaramadığı gerçeği gün geçtikçe İslam ülkelerinde daha iyi anlaşılıyor. Kapitalist kurumların faizin zekatsızlığın toplumu çepçevre ezdiği artık gözle görülür hale geldi.
İslam toplumları batılıların ve komünistlerin elinden ve dilinden kurtaracak kahraman nesil, şüphe yok ki, İslam toplumunun ekonomisini de yeni baştan düzenlemek ve kurmak zorundadır.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
İNSANIN ESİRLİĞİ
İNSANIN ESİRLİĞİ
HAZZIN ANLAMI
İrade, kendi hürriyetini kazanmadan önce hatta onu kazanmak üzere esir bulunmaktadır. Tam olarak kendini istemeden önce esirliği istemektedir. Bize göre esirlik, iradenin özel nesneye bağlanması anlamına gelmektedir. O böylece tatmin olacak ve bizzat bu tatminle yok olacaktır.
Hayat hareketi mümkün kılan maddedir. Haz hayatın bir tamiri olarak kabul edilmelidir. Bu anlamda meşrudur, hatta zaruridir. Fakat hazzı hareketin gayesi yapmak, harekete sonsuza doğru hür bir gelişim hızı vermek yerine onu daha başladığı noktada durdurmak demektir. Bu hareketin bizzat kendi kaynağında yok edilmesi olacaktır. Zevk, hayattan çıkar, hayata yaptığı bu katkıyla varlıkta bir zavallılık, bir güçsüzlük haline gelir; bu insanın zaafıdır. Her tatminin arkasında bir pişmanlık gelir. Haz, gerçek bir şekilde istenmiş değildir, o daha çok bir istek noksanlığına tekabül eder.
DAYANIŞMA
Dayanışma insanın kendi başına yaşayamayacağı için kaçamadığı bir kaderdir. İki şekilde olur. Birinci safhada insan yaşamak için başkaları ile dayanışmayı hareket gayesiyle kabul eder. Bu pasif boyun eğilen ve razı olunan bir dayanışmadır. İkindicisinde ise insan başkaları için yeni güçlerle yeni dayanaklar meydana getirmek suretiyle dayanışmayı yaratır. İnsan esir doğar kendi hareketini yaratmak suretiyle hürriyetini kazanır.
Dayanışmanın iki önemli sonucu vardır. O, bir taraftan ferdin hürriyetine tecavüz eder, diğer taraftan da asalak yaşamaya zemin hazırlar. Dayanışmacı hareket, ancak menfaat dışı iradelere bağlandığı takdirde verimlidir.
HAKİMİYET
Hakimiyet dayanışmanın devamı ve zorunlu tamamlayıcısıdır. Dayanışmacı hareketin mümkün olabilmesi için ferdi iradelerin birbirlerine yaklaşması belli bir tarzda birleşmesi fertlerin kendi özlemlerinde uyum sağlamaları gerekir. Fert hürriyetinin hiçbir hükümet şeklinde hatta demokraside bile korunması mümkün değildir.
SORUMLULUK İDEALİ
İnsandaki hareket etme sorumluluğu insan tabiatında ve dayanışmada mevcut olan esirlikten ve hakimiyetten doğar. İnsanın sorumluluğu her hareketten sonra biraz daha büyüyen kendi iradesine bir dönüştür. Sorumluluğun ideal vasfı ahlakçılar tarafından açık bir şekilde incelenmemiştir. Ahlaki doktrinler insanın şu veya bu şekilde hareket etmekte veya etmemekte hür olduğunu öne sürerler. Madem ki insan hareketinin getirebileceği kötü sonuçları önceden tahmin edebilmektedir öyleyse cezalandırılmaya müstahaktır. Ahlaki denilebilecek bir sorumluluk kendi gerçeğini bizzat bu gerçeği yaşayanın vicdanında bulmalıdır. Onun hakkında başkaları tarafından verebilecek bir hükmün sonucu olmamalıdır.
SORUMLULUK ŞUURUNUN TAHLİLİ
Sorumluluk İradesi
Hareketin sebebi, hareketin kendisindedir; fakat bu kendiliğinden oluş değildir, aksine bu bizde bir zorunluluktur. Ve bizden kaynaklanmak suretiyle hareketi zorunlu kılan da odur. Böylece bize göre sorumluluk kendiliğinden oluşa indirgemeyen sebeplilik bağı sayesinde ancak anlaşılabilir ev gerçek olur. Evrensel nizamı hedef almak suretiyle medeniyetlerin olduğu kadar vicdanların da koruyucusu haline gelen bir sorumluluk iradesi vardır.
Adalet Ve Merhamet
Adalet, eşitlik ve karşılıklı olma ilkesine dayanır. bu ilkede dayanışmadan doğar. Dayanışmayı meydana getiren sözleşmeye göre şartlar bütün fertler için aynıdır. Böyle olunca adalet, sadece sosyal nizamı güvenlik altına alma endişesi taşıyan ve üzerinde uzlaşma sağlanmış olan bu sözleşmeye uymayı ifade etmektedir.
Kanun adaleti sadece dağıtır.
Katı ve şekli bir adaletin ötesinde ve üstünde onu kuran, hatta aşan bir sorumluluk iradesinin hareketi vardır.
Merhamet, sorumluluğun hazırlayıcı, kısmi, devamlı olmayan ve az çok pasif olan şekildir. Devletin gerçek var oluş sebebi sadece adaleti yerine getirmek değildir. Devletin merhamet ve en geniş şekliyle sorumluluğu yaratması gerekir. Bunu uygulayan sistem mutlakıyet ve oligarşidir.
Taklit ve İnanç
Düşünce insan hareketinin bir devamıdır. O, hareketten, hem de ondan ayrılmaksızın doğmaktadır. Aslında insanın hareketi düşünülmüş olmadan önce ve ayrıca düşünülmüş olmaksızın zekidir.
Hareketin bir düşüncesi olduğu gibi, düşüncenin de bir hareketi vardır. Bu hareket bir nevi objenin, suje tarafından kendisine mal edilmesi ve onun tarafından özümlenmesiyle kesin bir şekle ulaşacaktır. bu inanç diyebileceğimiz hakiki gerçek bilgidir. İnanç taklit yoluyla yayılır.
İNANCIN HAZIRLAYICI ŞEKİLLERİ
Düşünce iki şekilde inanca hazırlar. birinci basamakta düşünce objede zihnin özümlemesini ifade eder. İkinci basamak, suje ile objenin birbirinden ayrılmasına tekabül eder.
Sezgili Düşünce
İzlenim ve duyum: İzlenim, eşyanın görüntüsünün beynimize yansımasıdır. Duyum: Duygulanma halinden düşünme faaliyetine geçiştir.
Sanat ve sezgi: Sanatkar bir bakıma, sıradan hassasiyete sahip insana yabancı duyumlarla oynar, hiçbir menfaat fikri, duyumların mutlak saflığı ile bağdaşmaz, hakiki sanat kesinlikle menfaat dışıdır.
Sezgi, tabiattaki eşyanın çokluğu içerisinde hakiki bir iman haline gelmek üzere inanca ulaşacaktır.
İnanç ve bilgi. İnsanların inançlarının olması için sezgilerinin, yani arıtılmış duyumlarının olması gerekir. O varlıkların benlikteki özümsemesi varlıklara benlik tarafından sahip olma, o, ‘birlikte bile ayrılıktır’ inanç, somut ve birleştiricidir.
Passal’a göre üç çeşit inanma yolu vardır. akıl, alışkanlık ve ilham.
Akıl ile ilgili, ‘insanı büyük yapan düşüncesidir.’ der. ‘Biz hakikati sadece akıl yoluyla değil, aynı zamanda kalp yoluyla da tanırız.’
İnanmanın ikinci yolu olan alışkanlık, onun nezdinde ibadettir.
inanmanın üçüncü yolu olan ilham, tabiat üstü lütuftur.
Kant, inancı bilginin üstüne ve ayrı bir alana, ahlaki hakikatler alanına yerleştirir Kant’ta pratik akıl bir bilgi olarak değil bir vazife olarak konulur.
Fichte’de ‘İnanç bilginin bütün alanlarına hakimdir. Fakat kaynağı itibariyle o ahlaki hakikatler aleminden doğmaktadır.’ tezini savunur.
Hamilton’da inanç, ‘aklın ilk şartı’ olmaktadır.’ İnanç temeli oluşturduğu bilgiden önce gelen bir kanaattır.
GERÇEK BİLGİ OLARAK İNANÇ
İnanç benliğin, eşyanın hayatına alelade bir katılması değil, o bizzat eşyaya sahip olmaktır, eşyanın hayatının benlikte, yani insanda olmasıdır.
İnancın Taklidi
Eğer inanç iletilebilir olmasaydı ve doğduğu fertte ebediyen kapalı kalsaydı ne insan toplumu olurdu ne de medeniyet.
Taklit, ruh dünyasına bir mucize gibi girer; toplumu ve medeniyeti o yaratır. Aynı zamanda insanın evrensel olmasını, iradesini ruhlarda ebediyete kadar devam ettirebilmesini sağlar. İnancın evrensel yaygınlığı ancak taklit yoluyla mümkündür.
Mistik İman
iman, Her şeyden önce insandaki bir inancın devamı ve uzantısı demektir. Bir inancın iman olabilmesi için, insan ruhunda süreklilik kazanması ve hayatına da hakim olması gerekir.
İman niçin mistik bir özellik arz eder?
İman bir kendi kendini tanımayı gerektirir.
İkincisi, onun aklın ulaşılmış sınırlarını aşması bundan da öte, bizzat aklı bir manevranın eşiğine kadar götürmesi, düşünen aklın ışığını gölgeleyen ve boğan çok büyük bir iç aydınlanma sağlamayı başarmasıdır.
Estetik İman
Burada Her şeyden önce gösterilmek istenen şey, sanatın üstün faaliyetinde bir iman olduğu ve sanatkarın çoğunlukla farkında olmadan mistik bir hayatı hedeflediğidir. Her sanat faaliyeti, dünyadaki şekillere, din dışı şeylere bir çeşit tapınmadır. Sanatkar bu din dışı şeylerden geçerek sözünü ettiğimiz mistik imana varır. İrade kendi başına eksik kusurlu ve gayri samimidir o önce kainatı ister, bir sıçrayışta onu aşarak kendini tamamlayacak olan tabiat üstünü ister. İrade, varlığın nesnesinde her yerde kendini tamamlayabilecek olan yegane şeyi arayacaktır. O zaman tam bir yanılgı sonucu sanki, o konu kendini mükemmel olmayan durumdan kurtarabilecek tek konu imiş gibi, herhangi bir konuya sarılacaktır. Bu kurtarıcı vehimden, insanın bütün iradi kuvvetiyle kendinden başkasına sığınması demek olan aşk doğar.
Mikel-Anj, ‘Karanlıkların çocuğu’ olarak kendisini tarif ediyor. yine ‘hiçbir düşüncem yoktur ki, üzerime olum kazınmış olmasın’ der ve devamında ‘her şey gölgenin kucağında huzur bulur. yalnız başına, geceleyin beni ızdırap ayakta tutar. toprağa uzanmış olarak kendimi yer bitiririm.’ Onda aşk var olan gerçekliğin her zaman gözüken yüzüdür, ölüm ise öteki yüzüdür.
Sanatkar ve Mistik Çilekeşe Benzerliği
Çile çekmek (riyazet) bir usuldür, bir mücadeledir. İnsan ikiliği içerisinde inançsız çile çekmek olmaz. burada bedeni hayat ile ruhi hayat ikiliği vardır. Çile çekme, ruhun, mistiğin bu yolda yürüyüşüne engel teşkil eden bütün bedeni ve iradi güçleri yıkarak ilahi varlıkla birleşmesinin yoludur.
Mikelanj ile çile ehlinin faaliyeti arasında derin bir benzerlik olduğunu söyleyebiliriz. ‘Genç yaşta pek çok hastalıktan muzdaripti. Fakat hiçbir doktorundan kendisini tedavi etmesini istemiyordu. bu çileye hazırlık, onda daha sonra bizzat kendinden nefrete kadar vardı. Ölmek istiyordu fakat, ölememektedir. onda daha fazla ızdırap çekmek için her gün yeniden doğan korkunç bir yaşama gücü vardır. Hareketten kopmak ona yasaktı. İradenin, aşk ve ölüm arasındaki bu gidiş gelişini işaret etmiş bulunmaktayız. Rodin ‘onun yaptığı bütün heykeller, öyle bir sıkıntının eseridir ki, sanki kendi kendilerini yok etmek isterler. bütün heykelleri içlerinde barınan ümitsizliğin çok kesif baskınına boyun eğecekmiş gibi gözükürler.
Vecd fenomeni. mistik vecde olduğu gibi sanatkarın vecdinde de her türlü arzuya karşı bir kayıtsızlık vardır. Beethoven gibi sanatkarda da gözlenmiş olan harfiyyen dış dünyaya ve kendi kendine kayıtsızlığa uymaktadır. Romaın Rolland bu durumu. ‘Birden sokak ortasında, bir gezintinin veya konuşmanın yarı yerinde ani bir fikir aklına geldiğinde ‘kendinden taşıyor’ kendi hamiyetinden çıkıyor, o fikre ait hale geliyor, o fikri tamamiyle ele geçirinceye kadar onu bırakmıyor. Hiçbir şey onu oyalayamaz oluyor. Beethoven’in kendisi bu bitmez tükenmez kovalamacayı sayıklama biçiminde şöyle tasavvur ediyor.
‘Peşinden gidiyorum, sıkıştırıyorum, kaçtığını ve kaynaşan kalabalıkta kaybolduğunu görüyorum. Yeni ihtirasla tekrar yakalıyorum, bir daha ondan ayrılmıyorum. Bir vecd spazmı içinde onu her makama uygun olarak çoğaltmam gerekiyor.’
Mistikliğin iki dünyası arasındaki fark şudur: Evvela, sanatkarın imanı görünüşü itibariyle, çokluğa, eksik olana, yetersiz olana bir iman, tabiri caizse bir sahteye imandır. Oysa çile ehlinin imanı bir olana iradelerinin yöneldiği yegane iradeye imandır.
İkinci olarak, din mistiği bir metot uygular ve gayesine ulaşmak için şuurunu ve iradi hareketini ortaya koyar. sanatkar kendi açısından kendi mistikliğine ancak kendisinin de bilemediği bir saikin itmesiyle varır.
BİLGİLERİMİZİN UZANTISI OLARAK DİNİ İMAN
Bir olana iman, inançlarımızın gerçek ve yaşanmış bilgilerimizin uzantısından doğar. Hakiki bilgilerimizin imanın birliğine yaklaşma temayülü tabii inançlarımızın tabiat üstü alemde tamamlanmasının uyarıcı sebebi, iradenin kendi kendine yetmeyip Allahsız insanın bizzat kendisine karşı samimiyetsiz olmasıdır. İrade var etmek için kendi içinde kendi vasıtasıyla kendine rağmen isteyen yegane iradeyi araştırmak ihtiyacı duyuyor.
İSLAM’DA MİSTİK EĞİLİM
İslam mistiği, Kur’andan doğmuştur. Kur’an ilahi hikmete ulaşmak için mümine az uyumasını, dua etmesini telkin etmekte tek kelime zühd hayatı yaşamasını emretmektedir.
Gandhi’de hür hareketini engelleyen nefsine yine hür hareketin yeryüzünde yayılmasını engelleyen füç ve kuvvetlere karşı savaşını yöneltmiş olan bir Hz. Muhammet’in idealine gerçekten yaklaşmaktadır.
İmandan İsyana
İradeyi imanın Mutlak Bir’de araştırılmasına iten şey, onun olaylar dünyasındaki kendi kendine yetersizliğidir.
İrade, Allah’ı istemeden önce ve henüz O’nu arzu etmeksizin herşeyi tabiatta aramayı denedi. Kendi haraketi kendi yetersizliğini sonsuz derecede arttırdı.
Anadolu bir yıllık tarihinden beri, ‘sadece sınıflarda değil hem de devlet merkezinde ve aynı zamanda da kendi kalplerinin derinliğinde kutsal cihad ilan ederek ‘cemaatin selameti için kendini feda eden kahramanlardan ve şehitlerden mahrum kalmadı. Kendi mistiklik geleneğine yeniden sarılacak olan Anadolu çocukları, hem kendi nefislerinin zorbalığına hem de despotların zulmüne karşı her zaman kutsal cihad ilan edecekler ve kendi dar ağaçları önünde cesaret ve gururla cihadlarının tam anlamıyla şuurunda olarak: Ben hakikatim (enel-hak) diyebilecektir.
Stirner’in Anarşizmi
Stirner, ferdi varlığın bencilliğini dışarıdan gelerek onu kısıtlamaya çalışan herşeyin karşısına koyar. Tabiata ve topluma, devlete ve insanlığa, ahlaka ve dine isyan eder. Bunlar birer hayalettir ve hiçbir sınırlamayı kabul etmeyen yegane benliğin onu engelleyecek olan herşeyi ortadan kaldırmak gerekir.
İsyancı Rousseau
Rousseau, ‘Bana bizzat kendim için sevecek birisi lazım’ ister istemez bu iman iradesi, herkesin aynı derecede belirlenmiş ve güçsüz olduğu tabiat düzeninde bir çıkmaza ulaşacaktır. Rousseau’nun son anda hayat tecrübesi onu, içerisinde kendisini tabiat gereği huzursuz, küçülmüş, samimiyetsiz, bizzat kendisinden uzaklaşmış, hasılı tuhaf ve sefil hissettiği insan toplumundan uzaklaştırmıştır.
O kendisini öyle tanıyordu ki, diğer insanlar gibi doğmamış olduğunun da farkındaydı. Bunu defalarca ifade etti; ‘Kalbimi duyuyor ve insanları tanıyorum. Gördüğüm insanların hiçbirisi gibi yaratılmamışım; mevcutların hiçbiri gibi yaratılmadığıma cüret ediyorum. Daha değerli değilsem de en azından farklıyım.’
Rousseau’nun isyanı, bizzat kendisiyle mücadele ihtiyacı duyan ferdiyetçiliği içerisinde sonuçsuz kalmıştır; bu isyan hedefine ulaşamamıştır. Bize göre Rousseau hareket adamı olsaydı, isyanın kaynağı tabiat-üstü bir alemin hareketine karşı bir uysallık olacaktı.
Schopenhauer’in İsyanı
Schopenhauer’in isyanı bizzat varoluşu hedef almıştır. Ona göre varolmak, kötülüğü istemektir. Bu köklü kötülükten kurtulmak için varlığı inkar etmek gerekir. Mademki dünya bu kadar kötüdür en iyisi varolmamaktır. Bu varolmama eğilimi insanda kendi iradesinin başvuracağı son şeydir.
İNSANDA ALLAH’IN İSYANI
(Ben Hakikatim-Ene’l Hakk’ın Manası)
Daha önce de söylediğimiz gibi, kendisi hakkında bilgi insanın kendi hareketindeki yetersizliğini ihtiva ederken, Uluhiyet hakkındaki bilgi ise kendi kaderini yapabilecek yegane güç hakkındaki düşüncedir. Böyle olunca isyan, söz konusu yetersizliğin bu kurtarıcı güce çağrısı olacaktır.
Hallac’ın mistikliğinin gayesi, Allah’ın iradesine boyun eğmek için, bencil ve hoyrat benliğin isteklerine karşı tam bir ilgisizliği gerçekleştirmektedir. Bu şekilde insan, beşeriyetini aşarak tabiat-üstü bir varlığı isterken aslında kendi kendisini istemiş olmaktadır.
İsyandaki anarşizm, insanda evrensel bir sorumluluk haline gelen merhamet ile kendi mukadderatına tek başına hakim olan Yegane varlıktan medet uman imanın sesinden başka bir şey değildir.
Ene’l-Hakkın Manası
Yetersizliğin şuuruna varan mistiğin iç müdahalesinin gayesi, bu insani yetersizliği İlahi şuur ve hareket mükemmelliğinde yol demektir; bu bir ölçüde Tanrılaşmak bir anlıkta olsa adeta Allah’ın varlığında kaybolmaktır. İşte böylece Hallac, bütün beşeri yetersizliklere karşı isyan etmek suretiyle uluhiyete ererek bu varlıkla birleşmeyi gerçekleştirecek ve ‘Ben Hakikat’im veya Ene’l Hakk’ diyebilecektir. Mistiğin hareketi yegane varlığa doğru bir yükseliştir,’ vecd ehlinin isteği Yegane Varlıktır, büyük Yalnızdır.’ Mistik, bir defa bile olsun bu noktaya ulaşıp orada ebediyyen kalamayacaktır. Bütün hayatı boyunca bunu arayacak bu arayışı kendi iradesi haline getirecek, bu mutlak irade içerisinde kaybolacaktır. Belki de Hallac’ın ‘herkesin selameti için lanetlenmiş olarak ölme yolundaki şaşırtıcı arzusu böyle açıklanabilir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
İNSANI KİTABA ÇAĞIRMAK
İNSANI KİTABA ÇAĞIRMAK
Yazar : Nihat DAĞLI
Yayınevi : Kaynak
Baskı : İstanbul / 1996 / 146 shf.
KİTAP YÜZLÜ GELECEK
"Genelde dünya, özelde bizim coğrafya, bir değişim ve gelişimin sancısını çekiyor. İçinde bulunduğumuz sıkıntılar, yaşadığımız problemler, insanları bir arayışa götürüyor."
Yabancılaşma ve kültürsüzleşme insan merkezli bir uyanışla aşılacaktır.
O halde ifa edilmesi gerekli hizmetlerin başında yeni bir insanın inşası gelmektedir. Yeni insan kendi gerçeğine, özüne, yaratılışına kapalı olmayan insandır. Kalp-kafa birlikteliği içerisinde fıtratına uyanan insandır. Bu insan, bilginin yanında yer alır, kitabın sıcaklığına koşar, medeniyetinin ışığında şahsiyetini oluşturur.
Ülkemizin dünya ölçeğinde söz alabilmesi bu yeni insanla mümkün olacaktır.
Kitaba uzak toplum fikirsiz toplumdur. Fikirsiz toplum ise toplum değildir, sadece yığındır.
Biz böyle bir toplum olamayız. "Okumuyorsak ihanet içindeyiz demektir. Kendimiz boşlukta bocalarken, başkalarına nasıl itminan üfleyebiliriz ve menfi akımlardan nesilleri nasıl kurtarabiliriz. Halbuki bu bizim hayatımızın gayesi ve ilk vazifemizdir. Öyleyse, İslam'ın ilk emri"oku" herkesten evvel, icabete en muhtaç bizleriz..."(M. Fethullah Gülen)
İNSANI KİTABA ÇAĞIRMAK
Yazarımız kitaba karşı apayrı bir yakınlık duyuyor. Kitaptan bahsederken hep hasret ve hicran terennüm ediyor. Onun ecdadımız nezdindeki yeri ile, bugünkü konumunu sorguluyor. ona göre "Kitap tarihi-mizin ve medeniyetimizin her sahifesinde, ışıltısını gördüğümüz bir değer"'di. Bugün ise"yüz bulamayan aşıkları oynuyor."
"Kitabın yeşerttiği güzelliği" bugüne taşıyamamanın sebebi ise "tarihin kırılmaya uğradığı dönemin yükselen değerleri laiklik ve modernitenin kitabi bir medeniyet inşa eden İslam'ı düşmüş gören yaklaşımlarında aranmalıdır. Bunun sonucu"bilmeyen bilmediği için de düşünemeyen; bu sebeple düşünmenin getireceği müsbet neticelerden uzak bir toplum modeli ortaya çıktı."
Bu şartlarda yetişen insanlar kendilerini yarınlara taşıyamayacak hale geldiler.
Artık kitap ve yazar hiç ilgi görmezken, kütüphaneler ağ bağlamışken, stadlar dolup taşıyor. Ancak; bu insan modeli toplumunu bir adım bile ileriye taşıyamıyor.
Bundan kurtulmanın çaresi ise insanın kitaba dönüşünün sağlanmasında saklıdır. Fakat bu çıkılması çok bir zirve. Çünkü yükselen değerler yelpazesinde kitabın yeri yok. Toplum basit, kof, içi boş davranış biçimlerinin etkisinde. Güzelin terk edildiği, eksilerin yükseldiği bir devirde insanı kendi olmaya, kitabın aydınlattığı pozitif yelpazeye çağırmak misyonun en mübecceli ve unutulmazıdır.
Kitabın bizi çağırdığı iklim "yabancı olmadığımız, ancak yabancılaş-tırıldığımız" bir iklimdir.
Kitaba olan bu çağrıyla, babalarımızın kucağında ilk duyduğumuz kitabi sesin ışıltısını yüklenmiş kültür coğrafyasının içine girmiş olacağız."
Bir zaman sonra kitap artık hayatı şekillendirecek ve çocuklar onun rahle-i tedrisinde yetişecek.
Yazarımız okuyucuları, insanlara kitabın kurtarıcı soluğunu oluşturmaya çalışan hizmetlere katılmaya, o kurtarıcı ipe tutunmaya ve onu başkalarına da ulaştırmaya çağırıyor.
KİTABIN ÇAĞRISI
"İnsanın sevdası kitaptır. Kitabi olmayan bir hayat ve kitap eksenli bir hayata sahip olmayan insan, toprağa düşmemiş tohum gibidir. O da kendi halinde çürümeye mahkum olur."
Kitapların ikliminden uzaklaşan dünya, ifrit düşüncelerin kucağında cehennemi bir çizgide yol alır. Tıpkı bugünkü dünya gibi."
Kitap, pak bir iklimin çağrısıyla insanların kapısını çalar. İnsanların ellerinden tutup onları huzur ülkesine kanatlandırır.
İslam Medeniyeti "Kitabi bir medeniyettir." İlhamını ve manasını "Kitap"tan alır. Buna birkaç misal:
Halife 2. El Hakem'in kütüphanesindeki kitap sayısı altıyüzbin sırala-rındayken o tarihten dörtyüz sene sonra 5. Charles, Fransız krallık kütüphanesinde dokuzyüzden fazla eser toplayamamıştır. (İsmail Hami Danişment, İslam Medeniyeti, İst. 1982, S.16)
"X. yy.'da İbn-i Abbas gibi hükümdarların kütüphanelerindeki kitaplar Avrupa'da bütün kütüphanelerde bulunanların toplamından daha fazla idi. Camilerin ekserisinin kütüphanesi olduğu gibi, bazı şehirlerde umumi kütüphaneler de vardı. Mesela Moğollar, Bağdadı zaptettikleri zaman şehirde otuzaltı kütüphane bulunuyordu."(Will Durant, İslam Medeniyeti, İst. S. 89)
Günümüzde bu medeniyetten uzaklaşılmasının sebebi ise milletimizin, milletleri sinsi sinsi yiyip bitiren, "Geçmişe kuru övgüler gönderip, fakat geçmişin kendisine yüklediği mesuliyete sırt dönme"(Ahmet Turan Alkan) hastalığına yakalanmış olmasıdır.
Bugünkü dünyanın huzursuzluklarını aşması insanların "Ebed Eksenli" kitabın çağrısıyla diyalog kurmasına bağlı.
Kitabın dünyasından yayılan berrak ses insanların gönüllerine ulamalı ki, insanlar kitap la el ele tutuşup insanlık burcuna çıkabilsinler.
Gelin insanlar kitabın çağrısına evet deyin. Kitapla aranızdaki engelleri kaldırın. Göreceksiniz onun sıcaklığı sizi de saracak.
Kitapların dünyasında dolaşmaya, onlarla yakınlık kurmaya başladığınız zaman onun ışıkları hayatınızı aydınlatacaktır.
"Kitabın çağrısı yankılanacaktır vaktin bağrında. Kitabın rahlesinde sabırla oturmuş çocuk olacaktır vakit. Böylelikle vakit insanı harcamayacak, kesip biçmeyecek, doktorun elindeki neşter olacak ve ebediyeti devşirecektir."
ZELZELE-İ VİCDAN
Zamanda cereyan eden hadiseler birer dil olup bin bir manayı dillendirirler. Zamanı değerlendirmek ve aşmak onun dilini çözmeye bağlı.
İçindeki şiiri ve şairi kaybedenler hadiselerin dilini çözemezler. Rehberi kuru bir akıl olanların kolu kanadı kırıktır. Çünkü kalb ve vicdan ile irtibat kurmuş salim bir dimağın ve yüksek bir ruhun basiret ufkuyla, zamana ve hadiselere yenilmekten kurt ulunabilir.
Şair bu çizginin kahramanıdır. Toplum için hassas bir alıcı ve uyarıcıdır. Onun hassas donanımı hadiseleri önceden hisseder.
Müsbet-menfi herşey vicdanlarında ses bulur. Bu nedenle Rıza Tevfik şiiri "zelzele-i vicdan" diye tanımlar. Yazarımız ise "ürperme çizgisindeki kalp ve vicdanlara ait terennümlerin müşahhaslaşması" şeklinde yorumlar. Şairi de "müşahhaslaştıran şahıs" olarak görüyor.
Şair kendini kelimelere boşaltır. Şiir olan cümleler şairlerini yüklenip sefere çıkarlar. Vicdanlardaki ve kalplerdeki zelzele ve ürperiş milletlerin bünyesine sıçrayarak hastalıklara yenik düşmüş, milletleri ayağa kaldırırlar.
"Şair felakete uğrayan milletini ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır. Umutlandırandır, muştular saçandır.(Sezai Karakoç)
Bu sebeple şairi olmayan milletler hastalıkları önceden hissetmezler.
Şiire ve şaire sahip bir coğrafyayız. Bu da O'nun lütfu ve ihsanı, O'nun meşietiyle yaşıyoruz. Çünkü bu topraklar az bedire atlatmadı. Fakat; vicdan ve kalplerini Allah'a mülk yapan yüksek ruhların himmet ve duaları birer fiili duaya inkilab ediyor ve bunun neticesinde bereket ve rahmet devam edebiliyor.
YAZAR VE HAYATIN ZARURETLERİ
Yazar hayatın zaruretlerinin,yani derd-i maişetin yazarın hayatı üzerindeki etkilerin ve onun kabiliyetlerini körelttiğini Tarık Buğra'dan bir anekdotla anlatıyor.
Ancak herşeye rağmen yazarın yılmaması gerektiğinden bahisle Cemil Meriç'in, Bediüzzaman Hazretlerinin çektiği çileleri bazı misallerle aktarıyor. Devamında yazarın tek vefalı dostu kitaplara sığınmanın, onların sıcaklığında ısınmanın ve onları karşı sevdanın devam etmesini tek yol olarak ifade ediyor.
YAŞAMAK BU DEĞİL
Yazar bu başlık altında Sait Faik Abasıyanık'ın yaşamı tarifinden yola çıkarak yaşamının sadece dünyaya ait olan, bedeni bir hayat yaşamak olmadığını anlatıyor.
Yine bu tür bir hayat anlayışını modernizmin bir sonucu olarak görüyor. Onları batıcı bir anlayışın, kendi özünden uzaklaşmışlığın cenderesinde kalarak bu hayata mecburen yaşamak zorunda olduklarını anlatıyor.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
İKTİSADİ KALKINMANIN KÜLTÜR TEMELLERİ
İKTİSADİ KALKINMANIN KÜLTÜR TEMELLERİ
Yazar: Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL
1)KÜLTÜR ve DEMOKRASİ
Türkiye geçirdiği üç müdahale dönemi (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) sürekli anayasa ve istikrar arayışını hesaba katarak ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Demokrasinin inkıtaa uğratılması için demokratik haklar genişletilirken ve belki de haklı bir anayasa değiştirme ortamına girilirken işin ucunu kaçırmamak, değişikliklerin neler getirip neler götüreceğini iyi düşünmek zorundayız. Aksi halde zamanla tezat davranışlar içine girerek, 1982 anayasasına bir dönem methiye yazarken başka bir dönemde onu suçlar hale geliriz.
Bazıları demokrasi ve onun sağladığı temel hürriyetleri istismar ederek hürriyetleri yok etme hürriyetini elde etmek peşinde olduklarından sahte demokratlardır.
Demokrasinin kültürle, toplumun zihniyet dünyasıyla ve tarihi gerçeklerle yakın ilişkisi vardır. Bu bakımdan demokrasiyi güçlendirebilmek, içerden ve dışarıdan milli varlığa yönelecek tehlikeleri bertaraf edebilmek için toplumunun milli mutabakatlar ve kültür birliği yoluyla direnme gücü kazanması gerekir. Bu direnme ortak mazinin kavranabilmesi, bir millete mensub olma şuuru ve tarihten ders alınabilmesi ile mümkündür. Zira, tarih bir ideal arayışıdır ve ona sorumsuzca saldırmak için değil ondan ders almak için vardır. Maziden kaçmaya çalışmak onu tekrar yaşayabilmek kadar imkansızdır.
2) KÜLTÜRDE MUHAFAZAKARLIK
Anlaşılmamış veya zaman zaman kasıtlı olarak yanlış değerlendirilen bir konuda muhafazakarlıktır. Muhafazakarlık geniş anlamıyla bir milleti diğer milletten ayıran fark ettiren özelliklerin korunması ve korunarak geliştirilmesidir. Sosyal yapıyı tanımadan, ihtiyaçları zamana göre belirlemeden peşin hükümlü ve taklitçi bir yenilikçi tavır fayda değil, zarar getirir. Değişme karşısında ne peşin kabul ne de peşin red söz konusu olabilir.
Kültürün iki temel fonksiyonu vardır Bunlardan birisi yenilikçi ve gelişmesi tavrıdır. Diğeri ise muhafazakar (koruyucu) tavırdır. Korunmadan, kaynağa bağlı kalınmadan gelişmeci olunamaz.
Hiç bir toplumda eski, eski olduğu için atılamaz; yeni de sadece yeni olduğu için kabul göremez. Eskiye yeni de zamanla ilave edilmektedir.
Muhafazakarların kendi toplumlarını daha güçlü kılmak için gayret gösterecekleri ve milli menfaatleri kıskançlıkla koruyacakları tabiidir. Aslında, insanlık tarihi bir bakıma milli menfaatlerin çatışmalarının tarihidir. Ancak, bu muhafazakarların bu konularda hiç hata yapmayacakları anlamını taşımaz.
T. C. Köklü bir devlettir. Türk tarihinin muhafazakar niteliğidir ki bizi bu günkü Türk devletini ulaştırmıştır.
Batı ile sosyal ve iktisadi uyumda teslimiyetçi olmamak için en az onlar kadar muhafazakar olmak zorundayız. Muhafazakarlık hissi bir batı düşmanlığı veya her türlü gelişmeye kapalılık veya değişmeye şuursuzca teslim olmak değildir. Kültürde sömürgeleştirilen bir ülke, siyasi ve ekonomik menfaatlerini elde etmede uysal, teslimiyetçi bir çocuk gibidir.
3) KÜLTÜR ve İKTİSADİ HAYAT
Kültür ne sadece edebiyat, ne sadece sanat ve ekonomidir. Toplum hayatının bütün sosyal pencereleri kültür tarafından kapsanır. Zira kültür dediğimiz zaman bir arada yaşama ihtiyacı duyan, sürekli, farklı ölçülerde teşkilatlı bir yapıya sahip bir insan topluluğu gelir. Bunun için ekonomi ile kültür iç içedir.
Son yıllarda tatil yapma mecburiyeti ve tatile gidebilmek bir statü aracı olarak değerlendirilir olmuştur. Tatil yapabilmek ve deniz imkanlarından faydalanmak bir ihtiyaç olmaktan öte, itibar sağlayıcı olmaktadır. Bundan dolayı Türkiye bürokratıyla, aydınıyla yaz aylarında adeta tatile girmektedir.
4) KALKINMA ve AİLE:
Aile toplumun küçülmüş bir şeklidir. Bütün toplumların en küçük sosyal birimi ailedir. Ailenin mutlu ve huzurlu olması bir bakıma toplumun huzurlu olması ile eş anlamlıdır. Aile hiç bir toplumda vazgeçilemeyen, alternatifi olmayan ve korunmak zorunda olan bir müessesedir. Aile 21. Asra girdiğimiz bu günlerde alternatif kabul etmeyen sosyal, ekonomik, kültürel ve biyolojik görevler yerine getirmektedir. Bu görevler nesli sürdürme çocukları sosyalleştirme, insanı yalnızlaştırmama ve sosyal varlığı itibariyle gerginlikten koruma, psikolojik ve biyolojik tatmin, üyelerinin veya bütün olarak ekonomik faaliyetlere katılması ile kültür nakli şeklinde sıralanabilir.
Aile gençlik ilişkileri ve doğurduğu sorunların ifrata kaçarak kuşaklar arası çatışma şeklinde ele alınması doğru değildir. Kuşaklar (nesiller) arası farklılaşmalar gelişmenin tabii uzantısıdır, ancak her farklılaşmayı çatışma olarak anlamak yanlıştır. Nesillerin mutlaka çatışacağı şeklindeki varsayım eksiktir.
Aile içi ilişkilerde karşılıklı saygı ve sevgi, bir birinin hakkına riayet etmek ve hoşgörü, demokrasi terbiyesinin ferde kazandırılmasında sağlamaktadır. Nitekim, sevgisiz, ilgisiz, şefkatsiz ve manen tatmin edilmeden büyüyen gençlere demokrasi terbiyesi de verilememektedir.
5) TEKNOLOJİ, KALKINMA ve YABANCI DİL
Kalkınma gayretleriyle beraber teknoloji transferi, bilgisayar ağının genişlemesi, kısaca bir teknoloji kültürü ile teması kaçınılmazdır. Evrenselleşen kültürün bu bölümü olan maddi kültürle ilgili bu saha, ister istemez teknolojinin milletler arsı dolaşımında bilhassa ön plana geçirmiştir.
Yabancı dil bilmenin gerekli oluşu, yüksek öğretimde yabancı dille eğitim ve öğretimi gerektirmez. Bunları birbirine karıştırmamalıyız. Milli dili gelişmemiş ve uzun yıllar sömürge yönetimi altında kalmış milletler için bu yol geçerli olabilir. Aslında zengin olan Türkçeyi daha da geliştirmek istiyorsak gerek sosyal, gerek tabii ilimlerde öğrenimi Türkçe yapmalıyız.
6) KALKINMADA İTİCİ GÜÇ: MİLLİYETÇİLİK
Birbirine sık sık karıştırılan ve karıştırılmasında fayda umulan iki kavram vardır; “Milliyetçilik” ve “Irkçılık”.
Irkçılık, kendi soyu dışında bulunan diğer soy ve ırklara hayat hakkı tanımamak ve onların varlığını, kendine tabii bir köle olarak görmektir.
Milliyetçilik, diğer milletlerin varlığını kabul ederek kendi kendine yaşama ve var olma hakkı tanımak ve tanıtmak, diğer milletler gibi hür ve insan haklarına saygı esasına dayanarak milli varlığı sürekli kılmaktır.
Gökalp’e göre “Türk olmak için yalnız Türk kanı taşımak, Türk ırkından olma kafi değildir. Türk olmak için her şeyden evvel Türk harsı ile terbiye görmek ve Türk mefkuresi için çalışmak şarttır. Bu şartlara haiz olmayanlara kanca ve ırkça Türk olsalar bile “Türk” ünvanını veremeyiz.”
Milliyetçilik, cihan şümul din olan İslamla çatışmaz. İyi müslüman olabilmek için Türk’ün Türklüğünü, Arab’ın Araplığını, İranlı’nın Acemliğini, İslamı kabul etmiş bir Almanın Almanlığını terk etmesi gerekmez. Bu farkla bir zenginliğin ifadesidir ve takva yolunda rekabete müslümanları zorlar. İslam, kavimleri değil kavim taassubunu, Irkçılığı kabul etmez. İslam farklılıkları reddetmeden, onların üzerinde birlik arayan yüce tevhit dinidir.
7) KALKINMADA İNSAN GÜCÜ ve BEYİN GÖÇÜ
Kültür ve kalkınma arasında gerekli bağı kuramamış, kültür politikasını ihmal edip kültürsüz bir maddi kalkınmayı gerçek kalkınma zannedenler yetiştirdikleri elemanları zamanla kaybetmişler, coğrafi ve coğrafi olmayan nitelikte eleman göçüyle karşı karşıya kalmışlardır.
Beyin göçünü üç ana başlık altında ele alabiliriz.
Az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere akın
Gelişme gayreti içindeki ülkelerden gelişmelere doğru akın
Gelişmişlerden yine gelişmişlere doğru beyin göçü
Bunlardan 1.si ve 3.sü fazla önem taşımaz ve zararları telafi edilebilir. Ancak gelişme gayretleri içinde olan ve çeşitli imkanlara sahip bir ülkenin eleman kaybı önemli sonuçlar doğurmakta ve o ülkenin sosyal ve ekonomik kalkınması durmaktadır.
Beyin göçü sadece coğrafi manada bir hareketlilik olarak da algılanmamalıdır. Coğrafi anlamda yer değiştirmeksizin beyin göçüne konu olan nitelikli insan gücü her zaman söz konusu olmuştur.
Beyin göçünü doğuran bazı sebepler şunlardır.
Sayı ve nitelik olarak bazı dallarda eğitilen insan gücü ile talep edilen insan gücü arasındaki dengesizlik
Yaratıcı gücün teşvik edilmemesi, araştırma ve inceleme konusunda imkanların yetersizliği
Milli ideallerin eğitim ve kültür politikaları yoluyla gençlik ve aydınlar arasında da yer edememesi
Alıştırma ve telkin yoluyla gelişmiş ülkelerin cazip gösterilmesi için sürdürülen kültürel baskı ve yüksek öğretimde yabancı dille öğretim
EKONOMİK KALKINMA SÜRECİNDE “SOSYAL BÜTÜNLEŞME” SORUNU
Sosyal bütünleşmenin incelenebilmesi için toplum hayatı, toplumun sürekliliği, sosyal münasebetlerin varlığı, iş bölümü ve genel olarak fikri beraberliğin teşkili gerekmektedir.
Kültür, sosyal bütünleşmenin çimentosudur. Kültürel anlamda bütünleşmede üç süreçten bahsedilir;
Takdim; yeni bir tekniğin, adetin veya ticaret şeklinin yenilikçiler tarafından takdimidir.
Kabul; takdim edilen yeniliklerin bir tepki ile karşılaşmaları normaldir. Ancak yenilikler zaman ve mekan şartına uygun ise ve mevcut maddi kültürü tamamlayıcı, geliştirici ise, benimsenip kabul edilebilir. Kabul sırasında manevi kültür ile de ters düşülmemesi gerekir.
Bütünleşme; son ve kesin aşamadır. Takdim ile kabul edilen yeni kültür unsuru cemiyetin makro yapısı içinde yalnız kabul ile kalmayıp diğer kültür unsurları ile tamamlaşma ve sistemi kuvvetlendirici bir süreç içine girmektedir.
Sosyal bütünleşmeden anlaşılması gereken husus homojenlik ve hatta durgunluk değil dinamik bir yapı içinde farklılaşma ile bütünleşebilmektir.
9)MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZÜN BAZI MESELELERİ VE BAZI TEKLİFLER
Toplumumuzda nesiller arası kültür çatışması, kültür çevresinin farklılığından doğan algılama alanlarımızın birbirinden çok farklı oluşundan kaynaklanır. Fert-kültür ilişkilerinde, fert kültürü ancak idrak edebildiği ölçüde tanıyabilir. Türkçe düşünme kalıplarının bile yabancı dil hayranlığı dolayısıyla sarsıldığı günümüzde, kültür meselelerini netleştirmeden diğer alanlarda başarı olmamız zor olacaktır.
Burada bir örnek üzerinde durmak istiyoruz. Güney Afrikalı aydınlar arasında sık sık tekrarlanan bir hikaye vardır. Onlar göre batılılar Güney Afrika’ya geldikleri zaman ellerinde sadece İncil vardı. Güney Afrikalıların ise ellerinde zengin altın rezervleri bulunmaktaydı. Yıllar birbirini takip ettikten sonra bu durum tamamen değişti. Afrikalıların eline İncil Batılı Emperyalistlerin eline ise kıymetli madenler geçti.
Bizde milli kimliğimizden dört sapma davranışı kendini göstermektedir.
Gelenekleri ayaklar altına alan, çeşitli yollarla ve bilhassa devlet desteğiyle büyük gelire kavuşan, manevi bakımdan ise iş ahlakından uzak, bunalımlı, faydacı, tüketici sınıf...
Kültür mirasımızı reddeden, Türkiye kültüründen bahseden, kültürde Grek-Latin köklerine dönmeyi arzulayan, laikliği İslam’a alternatif bir din gibi kabul ettikleri için milli ve manevi konularda irtica şartlı refleksine sahip batı içinde milli kimliğinin kaybolmasına adeta razı olan bazı aydınlar.
Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki farkı anlayamayan yanlış tercüme ve tefsirlerin tesirinde kalarak Türk milliyetçiliğine cephe aldıran, milliyetçiliği küfür sayacak ölçüde şartlandıran mücerret bir İslam dünyası içinde erimeye hazır olanlar.
Yerini bulamamış-aramak ihtiyacı duyanlar hariç- veya proletaryada ve sınıf kavgasında hala üstün nitelikler aramaya ve ondan mucizeler beklemeye devam eden, Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin çöküş sebebini kavrayamayan liberal gözükmeye şartların zorladığı bazı sol aydınlar
Türkiye ve Ortadoğu 1990’ların başlarında Batı ve ABD’nin çekindiği ve yıpratmak için hedef aldığı milli ve İslami gelişmeye sahne olmaktadır. Batı bundan taviz vermemiz gerektiğini AT müracaatımıza -tam üyelik- verdiği 17 Aralık 1989 tarihli cevapta göstermiş; Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki haklarımızdan bile vazgeçmemiz tavsiye edilmiştir.
Milli bütünlüğümüzün korunması ve geliştirilmesi bundan böyle dış politikadaki başarımıza bağlı olacaktır. Türkiye, toprakları üzerinde gözü olan ülkelere karşı caydırıcı olma yolunda her türlü yolu kullanmalıdır. Uslu ve pasif bir müttefik görümünü silmeliyiz.
Batı kültür bizim onu taklide başladığımızda bulduğumuz ve anladığımız eski Batı değildir. Bilhassa 20.asrın başından itibaren ve II. Dünya Harbinden sonra bir zamanlar Orta Çağ taassubuna ve kiliseye karşı çıkan Batı içine düştüğü moral krizini farketmiş ve artık refah toplumları bile maneviyatı arar hale gelmiştir. Biz hale bu gelişmeyi farkedemediğimizden laik değil seküler oluyoruz.
20.asrın ikinci yarısı tahmin dahi edilemeyecek olayların resmi geçit yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönmede yeni gelişmelerle beraber yeni bir takım kavramların ortaya çıkmasına tanık oluyoruz.
İşte, bu kavramlardan biride, “kitle kültürü”dür. Kitle kültürü 20. Asrın ikinci yarısında dünyayı küçülten, fiziki mesafenin anlamsızlığını ortaya çıkartan teknolojik gelişmelerin görüldüğü bir sonuçtur.
Milli kültürümüz üzerinde estirilmek istenen bozucu bir propaganda da hümanist kültürdür. Antik çağ kültürünü yayma amacı taşıyan Avrupa’yı ilgilendiren bu anlayış milli kökleri ve kendini kendinde arama hareketlerine karşı Grek-Latin köklere dönülmesini öngören bir görüştür.
Bu anlayış Türklüğe ve İslam’ı içine sindiremeyenler tarafından benimsendiği için 1071 Malazgirt zaferini bile kabullenemeyen çevreler Osmanlı ve Selçuklu’yu Anadolu’nun basit bir mozaik parçası gibi görmektedirler. Bunların gönüllerindeki ”sentez” Urartu, Asur, Hitit, Firigya, Lidya, Roma ve Bizans sentezidir.
Millet ile kültür birbirlerinin hayat kaynağını teşkil ederler. Millet kültürü meydana getirir ve ona anlamlı katkılar yapar; kültürde milleti yaşatır ve milletin de varlığını sürdürür. Kültür millet tarafından zenginleştirilip yükseltilirken kültürde millete hız vererek onu yeni hedeflere doğru yöneltir. Milli hamleler millet-kültür işbirliğinin ortak mahsulleridirler.
Millet kendi birliğinden haberdar olan siyasi bakımdan devlet şeklinde teşkilatlanmış ve milli devlet kurma kabiliyetine sahip sürekli ve teşkilatlı insan zümreleridir. Milliyet ise tohum halindeki bir millettir.
Tarihe sahip, fakat onu inkar eden fertler ve toplumlar milli olmaktan uzaklaşırlar. Böyle topluluklar milli varlığın yaşatılmasında esas olan muhafazakarlık fonksiyonunu yitirdiklerinden gelişmeci ve ilerlemeci bir fonksiyonda yerine getiremezler. Gelişme ve değişmenin yanı sıra muhafazakarlık fonksiyonunda yitirilmemesi şarttır.
Türkler milli varlıklarını hem dilleriyle hem de dinleriyle ve diğer kültür unsurlarıyla korumuşlardır. Dil ve din iki temel unsurdur. Bunlardan birisini kaybeden topluluk diğerini de kaybetmiştir. Dil ile dinin birbirinden kopuk ve çatışan birbirine ters gibi göstermek milli birliği zedeleyici bir tutumdur. Ve Türkiye üzerinde oynanan oyunların bir parçasıdır.
Aslında Türk deyince akla ister istemez müslüman gelir. Bunlar içiçe girmiştir. Vatandaşımız bazende din ile milliyetini birbirine karıştırır ve kendisine milliyeti sorulduğunda müslüman dediğide olur. İyi bir müslüman olabilmek için milliyetini gözden uzak tutmak diye birşey olamaz. Bu konudaki ayet ve hadisler de açıktır. Türk insanına milliyetini unutturarak bir yere varılamaz; olsa olsa bir başka milliyete hizmet edilmiş ve o milliyetin hizmetine girilmiş olur .
İslamiyet şemsiyesi altında milletler arası üstünlük ancak takva ile yapılan hizmet ve yerine getirilen görev ile ölçülür ve ölçülmelidir. Kur’an-ı Kerim örfe ayrı bir önem vermiştir. Vatan sevgisi imandandır ve insan kavmini sevmekle kınanamaz. Bu durum tefrikacılık diye suçlanamaz. Islam milleti ifadesi de sosyolojik bakımdan yanlıştır. Çünkü İslam farklı milletleri bünyesinde barındıran bir ümmet birliğidir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
İDEOLOGYA ÖRGÜSÜ
İDEOLOGYA ÖRGÜSÜ
Yazar : Necip Fazıl KISAKÜREK
Yayınevi : Büyük Doğu Yayınları
Baskı : İstanbul / 1994 / 522
ADIMIZ DAVAMIZ MANAMIZ
Necip Fazıl’ın, “davayı temellendirici başeseri” tavsif ettiği “ideologya Örgüsü”nün girişinde: Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billurlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim, nefsim için değil de, sırf O’nun ümmetinden en hakir ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için diyerek bir yön tayin ediyor kendine ve inananlara.
Eserin, kendisinin herşeyi olduğunu ve “Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım.” Diyerek kitabın önemini belirtmekte ve sair eserlerinin bunu bir müştemilatı olduğunu belirtmektedir. Kitap davamız olan “Büyük Doğu”nun tanımıyla başlamakta ve doğu batı muhasebesi yapılmaktadır. Doğuyla kast edilen İslamın kısa bir dönemde madde ve manada zirveyi yakalaması ve daha sonra yakalanan çizginin korunamayışı, İslamın şekline takılıp mana ve ruhundan uzaklaştırılması anlatılıyor. Dinin, ham softa ve kaba yobazlara teslim edilişi ile “HİKMETİ VE MARİFETİ” bulmayı gaye edinen İslama en büyük ihanetin yapılışı, küfür karşısında madden üstün olmayı öğütleyen İslamı şekilci ruh kalıbına sokmakla maddi alanda gerileyiş anlatılmaktadır. Buna karşın BATI’nın madde planında tahakkümü ele alınıp Ruhçu Doğuyla Maddeci Batı’nın muhasebesi yapılmaktadır. Batı karşısında gerileyişimiz ve bunun çareleri aranmaktadır. Bu durumu giderecek bir “Nesl-i Cedit’ten bahsediliyor. Batı karşısında üstünlüğümüzü sağlayacak inkılaptan ve bunun temel dinamikleri üzerinde durulmaktadır.
BÜYÜK DOĞU:
Büyük doğu, doğuş olmaya doğuş, doğu olmaya doğu. O, hem bir mana, hem bir madde, hem bir zaman, hem bir mekan ismi, ve belli başlı bir doğrusu DOĞUNUN doğuşu ruhun kendisiyle beraber bütün insanlığa örnek halinde donatacağı Doğu alemine remz. Büyük doğu, alem olduğu mefkure çerçevesinde
HAL VE MANZARA
Bizde değişiklik adına ne yapılmışsa hep karşıdan deri tabakasının üstünde oldu, ve tarihi ham yobaz bir evvelki yobazlığın tam tersine dönmüş (?????) diye ortaya çıkmış olarak hep aynı asla ve mayaya sadık kaldı. Sakın yobazı, bir davaya, onun en mahrem çilelerini çektikten sonra kıl ve nokta feda etmeksizin emirlere sımsıkı bağlanan ulvi adam sanmayınız. Yobaz her sahada, asla anlayamadığı ve iç yüzünü göremediği tecelliler karşısında papağan gibi hep aynı aksülameleri gösterip
DOĞUNUN KENDİNE BAKIŞI
Bütün bir doğuyu tek vücut olarak düşünemeyiz. Çünkü doğuda müslümanların dışında başka dinlere mensup milletler de vardır. İtikadımıza göre küfür tek millettir. İnananlar da yek vücuttur. Doğunun büyük çoğunluğu Müslüman olduğundan dolayı doğuya bizim dünyamız nazarıyla bakıyoruz.
İslam zaviyesinden doğunun görünüşü: 15. Asra kadar sürmüş yekpare bir aksiyon çizgisi halinde fezanın dibine ve arşın üstüne kadar her maddenin hesabını verici mutlak kemal hamlesine beşik sahası olmasıdır .Aklın sınırları ve ruhun hakkı bir ışık demeti halinde kümelenmiştir. Böylelikle dört halifeden rönesans kadar her alanda herşeye hakim ve birden bire ters dönüş ve bu dönüşün sebebini kestiremeyiş, eşya ve hadiselere hakim olmak için cehdin kayboluşu öz evin beğenilmemesi ham yobaz kaba softa sınıfının zuhuru şu an İslam kadrosu ruhuna tıkaç sokulmuş bir görünüm arzediyor. Aşağılık kompleksini doğuran bu durum haçlı seferlerinin öldürücü darbelerinden daha ağırdır. Netice şudur ki, bu gün batı haksızlığını hak diye gösteren hünerli bir gözbağcı doğu alemi de bu gözbağcıya mahkum ve kendi hazinelerinin anahtarlarını ceketinin astarında kaybetmiş bir saflık görünümü arzediyor.
Madden insanları doyuran manen besleyemeyen ve pozitif bilimlerde zirveyi yakalayan batı 19. Asrın 2. Yarısında maraz deri üstünde sızmaya başladı. 20. Asrın başlarında bütün bünyeye yangın halinde patlak verdi. Doğu alemi ise 8. Asırda ulaştığı akıl sınırını 15-16. Asırdan sonra koruyamadı. “Hakikat müminin yitik malıdır nerede bulsa alır.” Düstur-u kudsisini çiğnedi.
BİZDE BUHRAN
Tanzimattan evvel 3. Asır ve sonrası 3. Asır Kanuni’den Abdülmecide- Abdülmecidden Meşrutiyete- Meşrutiyetten Cumhuriyete- Cumhuriyetten günümüze beş kısma ayrılır. 16. Asrın sonlarında maraz deri üstüne sızmaya başladı. 18. Asrın üstüne çıktı. 19. Asırda tam yerleşir. 20. Asırda bu müzmin hastalığa uydurma çareleri arandı. İlk devrede İslam dış şekline esir ve ham, softa ve kaba bir yobazlık, 2. Devrede de körkütük bir hayranlık, şaşkınlık ve şahsiyetsizlik vardı. 1. Devre dinin, 2. Devre ise küfrün yobazlığını yaşadı. Ham ve kaba softalığı. Doğunun ucuzluğu batı yüzünden, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kedisine çürüğe çıkmış. Doğunun ucuzları tanzimattan sonra sükun etmiş çeyrek münevverler. Bu ucuzluk sanatta, edebiyatta, siyasette ve sosyal hayatın her alanında. Ve bu ucuzluktan kurtulmadıkça kurtuluş olmaz. Tanzimattan beri büyük tefekkür adamı yetişmemiş, yetişenler kopyacılığı aşamamış, bu yüzden din hamların kabaların elinde kalmış. Ucuzluktan kurtulmanın ilk şartı mütefekkir yetiştirmektir.
TÜRKÜN MUHASEBESİ
İslamiyetle bünyemiz arasındaki birliğin olgun ahenge vardığı Osmanlı Fatihlik döneminde bizim herşeyimizi oluşturan İslamiyet, maddi hamle ve iş harekatından ibaret kaldı. Tefekkür planında bir türlü doğrucu ve ibda edici olamadık. O zaman şöyle bir TEŞHİS de bulunabiliriz: Doğunun ruhu, maddesini bulamayınca batının erdiği madde yetkinliği bir celsede onu yıkmıştır. Batı ülkelerine eyalet gözüyle bakan ecdadımız tefekkür adamı yetiştiremediğinden ne doğuyu ne de batıyı anlayamadı. Tanzimat basit ve sığ politikacıları, Meşrutiyet bir aksülamel, cumhuriyet ise tanzimatla açılan çığırın zirvesidir.
Avrupalıyı Avrupalı yapan: Metod, sistem, akıl, laboratuvar aslında bunlar İslamın ruhunda olan şeyler. Bizim kendi kendimizi bulmamız Avrupalıya akıl ve madde marifetleri yolunda erişmemiz ve bu yetkinliği kendi ruh harmanımızda yoğurup Avrupanın karşısına böyle çıkmalıyız. Bu incelikleri ilk kez 2. Abdülhamid sezmiş lakin şer odakları tarafından alaşağı edilmiştir.
İçimize bakarak dışımızı, dışımıza bakarak içimizi düzeltmek yoldur. Dünyayı, en mahrem fikir ve ruh kökleriyle hecelemek zorundayız. Kat kat is arkasında doğan yeni dünyada saf doktrinler zaviyesinden komünizme, dönek nazizme, müflis demokrasiye ise yeni zaman ve mekanın fatihi olmak için kendini gençleştirme hamlesinde bir dünya doğuyor ve bu dünya doğuşunda hissedar olmayan milletlere içtimai manada ölüm ve yokluk düşüyor. Muhtaç olduğumuz inkılap yeni nesli mükemmel manada yetiştirmektir.
TEK KELİME İLE KURTULUŞ YOLU
Evvela şahsını sonra tüm doğuyu kurtarmak için -Bu biraz kaf dağının tepesindeki bir kar parçasının döne döne kaf dağını dize getirmesidir. Genellikle Türk milleti ya olunca herşey olmaya, yahut olmayınca hiçbir şey olmamaya memur ulvi çetin bir millettir. Oya ormanlarının hakimi yahut kafeslerin mahkumu kalacaktır. Önce kendisini, sonra doğuyu ve bütün yeryüzünü kurtarmak onun vazifesidir. Bunu gerçekleştirecek reçete yalnız ve yalnız İslamiyettir. İslam vecd ve imanın ana sütunundan daha beyaz daha temiz çarşafı üzerine 20. Asrın herşeyi silkip bizden olanları alıp diğerlerini atmaktır. Bizim ahlak kaynağımız ise adıyla sanıyla İslam Ahlakıdır.
ANA KAYNAK İSLAM
Yalnız İslama inanıyoruz, kayıp ettiğimiz kuvvetleri öz bahçemizde kuyuya düşürüp sonra şaşkınlar gibi sokak sokak dışarda kıymet aradığımıza inanıyoruz. Kainat, dünya, insan, cemiyet, iktisat, adalet, güzel sanatlar, kadın, siyaset gibi bütün davalara ancak İslam sağlayacak, heybetleştirecek, ve bir ideologya örgüsü kuracak ve adını büyük doğru koyacaktır. İnsanın kim ne olduğunu, dünyaya niçin geldiğini buradaki yörenin ne olduğunu ve bitmek, tükenmek bilmeyen soruların cevaplarını İslam veriyor. Bu soruların cevabı insanı ruhen ve madden yüceltecek, solmaza, eskimeze, bitmeze ulaşacaktır.
İnsan, kulluğuyla Allah halifesi olur. Allah alemi için insanı da kendi marifetlerine ulaşması için yarattı. İhlas, aşk, fedakarlık, ve merhamet ahlak çatısının dört direğini oluşturur. İslam bir kişinin herkes, herkesin de bir kişi olduğu sistemdir. Allahın eli cemaatin üzerindedir. İslamın siyaseti bütün insanlığın İslamiyete teslim olmasıdır. Saadete erdirmek bunun vasıtası ise kılıç ve kalemdir. Kılıç maddeyi, kalem ruhu fetheder. Usul ise “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.”hadis-i düsturudur. Ben kendime bakayım, başkaları ne yaparsa yapsın anlayışına karşıdır. Bu düstur Bediüzzaman hazretlerinin hayati istimayenin içinde bulunduğu problemleri anlatırken söylediği “ben tok olayım, başkası acından ölürse ölsün bana ne başkaları çalışsın, ben yiyeyim düsturlarıyla örtüşüyor. “İslamın siyaseti Ordunun gayesi i’layı kelimetullahtır. İslam müsbet ilimlere açıktır. “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” Hadisi düsturdur. Kadın değerini İslamda bulmuştur. Bir meta olmaktan kurtulmuştur. Kadını kafes arkalarına, haremlere hapsetmek, hiç kimsenin karşısına çıkarmamak İslam işi değildir.
İslamın dışı şeriat, içi tasavvuftur. Allah üzerinde bütün hikmet mimarisinin ışıldadığı bir saray olarak kabul edecek olursak, şeriat dışı, tasavvuf da içidir. Çünkü Allah kainatı insan için, insanı da kendi marifeti için yarattı.
TARİH HÜKMÜ: NASIL BOZULDUK
Türkler 1,2,3,4,5,6. Asırda kasırga gibi esip kalıbını bulamamış. Medeni çizgilere erişememiştir. 7.-8. Asırda İslamı kabul etmeleri ve kılıçlarıyla ruhlarını ona bağışlamaları ve 9. Ve 12. Asırla edindiği ruhi muhtevayı gergefe örmeye başladı. 14. Ve 16. Asırda taarruz, vecd ve aşkımız zirveye ulaşıyor. 17. Asırda donan aşk ve vecdimizin yerini ham softa ve kaba yobazlar aldılar. 18. Asırda batı üstünlüğüne karşın Osmanlı can çekişmekte, o kadar güçlü idi ki çekişirken dünyayı titretiyordu. 19.asırda ham, softa ve yobazın yerini, pembe kılıçlı, maymundan daha sefil Avrupa hayranlarına, takma beyinli züppelere bırakmıştır. Böylece Batı dünyası muazzam bir düşmanı içten kurutma yolunu buldu. Kanuni devrinde bozulmanın emareleri olarak Fars tesiri ve Bizans parmak izleri, hatır, gönül ve korku fetvalarını gösterebiliriz. Garp dünyası aklın eşya ve hadiseler üzerindeki tesirini süslerken biz nas ezberciliği yaparak onları hikmetlerden öksüz bıraktık. Bu islama yapılan en büyük ihanetti.
Kanuni’den Tanzimat’a kadar İslam devleti içinde, İslamın özünü anlamak ve kavramak dönemi, nas ezberciliği ve şekilcilik ve her şeye karşı çıkış… Batı bu sırada Rönesansın semerelerini alıp bizi geçmiştir. Biz ise otomobile şeytan icadı, matbaaya küfür aleti, elbiseye küfür giysisi demişiz. Heyhat ki, bu ham softa ve yobazlar, dinin mümessili görünmüş ve Fahr-i Kainata en büyük ihaneti yapmışlardır.
Tanzimat’la Müslümanlar umumi bozgunu ve sorumluluğu an’ane ve köklerimize irca ettiler. Bu en vahametli safhadır. İslamı, bir numaralı sahte temsilcileri, iki numaralı sahte münevverler bozdu. Meşrutiyet devrinde gittikçe İslam hırpalanmaya başladı.
Bu dönemde Abdülhamit, İslama ve Türklüğe önem verdiği için alaşağı edilmiştir.
BEKLEDİĞİMİZ İNKILAP
1566’dan beri bekliyoruz bu inkılabı. (Kanuninin vefatı) Sarı Selim’den Tanzimat’a kadar 273 yıl Tanzimat’tan Meşrutiyete 69 yıl. Meşrutiyetten Cihan harbine 10 yıl. İstiklal savaşından günümüze… Bu inkılabı ve inkılapçıyı 20. Asrın güneşi batmadan göremezsek bir ağzımıza alamayız. İslam inkılabını gerçekleştirecek olan derin müslümanın üç cephesi vardır: Şeriat, tasavvuf, şahsi ruh ve akıl. Müminde aklın ölçüsü Allah rasulüne esir olmaktır. Böylelikle kul hakikate ulaşır. Hz. Ebubekir’in dediği gibi acz, acziyeti idrak etmektir. Necip Fazılın kulluk şuuruyla, Mevlana’nın
Men bende şudem bende şudem
Men bende beserüfkende şudem
Her bendeki azad şeved şad şeved
Men şed azad ezanemki turab mende şudem
dizeleri benzerlik gösterir.
Bu inkılap, eski ruhi nizamını darmadağın edip yenisini geliştirecek, ve yerine yenisini perçinleyecek bir doğruluş ve şahlanış. Bu inkılabın aletleri ise söz ve kalem. Bu uğurda hedefimiz basın yayın, ilim, sanat, iş ve nüfuz merkezlerini ele geçirmek gerekir. Necip Fazıl’ın bu fikirleri Hoca Efendi’nin sıkça ifade ettiği sosyal hayatın her birimine girme ve oralarda bir güç unsuru haline gelme ve güç kaynaklarını elimizde bulundurma ve yine H.E.’nin tarihi tekerrürler devrini anlatırken değindiği iç dinamiklerimize sahip çıkma, sosyal hayatın her alanında meselenin olgunlaşması ve akabinde patlamanın gerçekleşmesi fikirleri paralellik arzediyor.
İnkılabı gerçekleştirecekler iç dinamiklerini kontrol etmelidirler. Hedefe giderken, davayı tesbitte ne nasıl olmalıdır, buna karar vermek gerekiyor. Tedavi yoları çok iyi bilinmeli. “Yeni çıkan civcivler baba horoz farz edilirse civcivlere yazık olur. H.E’nin “güç dengesinin olmadığı bir yerde müslümanları ringe çıkarmak onlara zulümdür, dediği gibi. Karşı taraf İstanbulun bütün anpüller kuvvetinde lamba yakıyor ve biz kibritle mukabele ediyorsak elbette cılız kalırız.
Bu durumda bize düşman silahıyla silahlanmanın gerektiği ve hizmet yapılırken zaman zeminin şartlarına göre yapılmalı. Hizmetimiz sırran tenevveret prensibi ve azmi ihtiyat gösterme özelliği üstadın endişelerini gideriyor.
BEKLEDİĞİMİZ İNKILABIN YÖNLERİ
Bütün feyzi tek ve mutlak kaynak bildiği saadet devri ve sahabiler topluluğundan alan, böylece hayatın her tecelli sahasına hakim yepyeni bir vecd ve edaya yol açan bu vecd ve edayı namütenahi ileri bir nesil başlangıcına perçinleyen ve ebediyen perçinleyecek olan bir gençlik teşekkülü davası….
Bütün kıymet hükümlerini ve nefs muhasebelerini İslamiyet mizanından aldıktan sonra birer birer sükut edecek ve her biri her hakkın islamiyette gerçekleştirip istiklal davalarını kaybedecek olan içtimai ve iktisadi mezheplerin has isimleri ve öz hüviyetleriyle kökünden iptali… İslamı temsilden başka tek gayesi olmayan bu ulvi gayenin asil ruhuna malik ve her cihazı, aleti, hali ve şekliyle mefküfrevi nizam ve heybet şiirini heykelleştiren yeni altın ordu… İçinden ve dışından sımsıkı müeyyideli ve tam sigortalı aile hücresi…
Zekat ve yardım emri sayesinde içtimai teavün ve tesavi gayesini son haddine ulaştırıcı şahsi mülkiyet hakkı içinde mülkiyetin her hakkını ödeyici ihtikar iktisadi nizam… Müslümanlara ait eşya ve hadiselere hakimiyet hakkının icra vasıtası olan ve müminlerin kaybolmuş malını belirten müspet dehasını, henüz erişilmemiş ve erişilemez haddiyle temsil… Kulların değil Allahın ve ona bağlı vicdanın emrettiği adalet. Ahiret mamurluğunun tarlası olan bu dünyayı, sonunda bir taş tahta gibi bütün yazılarıyla silineceği biline biline son kum tanesine kadar imar. Nihai kavga zafer planı olan batıya karşı, kemiyet ve keyfiyet zemini olarak istinadı şart, asyacılık gayesi…
DEVLET VE İDARE MEFKÜREMİZ
Bilinen meclislerin yerinde yüceler kurultayı vardır. Manası milleti en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanların kadrosunda özdeşleşmektir. Bu kurultayın levhası, hakimiyet hakkındır. Bu meclisi nefsaniyet ve enaniyetini aşmış ve kendini topluma adamış gerçek münevverler oluştururlar. Yüceler kurultayı baş yüceyi seçer. Baş yüce 5 yılda bir seçilir.
Baş yücenin emriyle hükümet değişir. Baş yüce bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Baş yücelik hükümeti bir baş vekil ve 11 vekilden mürekkeptir. Hükümetin 11 davası: Ruh ve ahlak, umumi irfan, köy, şehir ve umran, ordu, iç inzibat, dış münasebetler, bütün neşir ve vasıtaları murakabe ve himaye davası. Nüfusu çoğaltma, güzelleştirme ve sağlamlaştırma, milli servet ve iktisat problemlerine el atar. Baş yücenin nezdinde yüce din idaresi vardır. Bu hükümette devlet halkın, halk da devletin kölesidir. Başyücelik akademyası, ilim, sanat ve fen dalından oluşur. Başyücelikten maddi manevi her ne şekilde olursa olsun başkalarının kazanç ve emeğine musallat tek fert bulunmaması gerekir. Başyücelikte cezalar hakların, hataların yapılamaz olmasını temin için konulmuş manialardır.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
GÜNÜMÜZDE ALEVİLİĞİN SORUNLARI
GÜNÜMÜZDE ALEVİLİĞİN SORUNLARI
Yazar : Reha ÇAMUROĞLU
Yayınevi : Ant Yayınları
Baskı : İstanbul / 1992 / 160 shf.
GİRİŞ
Alevilik son yıllarda, Türkiye gündeminin önemli maddelerinden biri haline geldi. Hatta, politika sahnesinde seçim dışı zamanlarda da konuşulmaya başlandı.
Bu sebeplerle Alevilik’e içeriden bakan bir yazarın bu meseleleri ele alması çok önemlidir.
Bir inanç, düşünce sisteminin ve bir kültürün hayatiyeti, onun değişen zaman ve mekanlarda kendisini yeniden üretebilme, yetiştirebilme gücüyle ölçülür. Bu güç de, sadece yeni zaman ve mekana pasif uyumlaşma değil, o zaman ve mekana kendi rengini vererek onu bir ölçüde kendine benzeterek kurulacak aktif bir iletişim içinde yaşayacaktır.
Bu anlamda, Hz Ali, Kerbela Olayı, Gadir-i hum, Hüsnüye İmam Cafer Buyruğu vb. geleneksel sembolik motiflerin anlatılıp durulması, Alevilik inanç sisteminin hayatiyetini devam ettirmez.
Bu kitap, bazı Alevilerin ‘Gençler, inanç ve geleneklerimizden uzaklaşıyor’ ‘Kutsal semahlarımız, turistik gösteriye dönüşüyor’ türündeki sorunlarını çözmek için hazırlanmış.
DİYANETİN ASİMİLASYON HAREKETİ
Diyanet İşleri Başkanlığı, uzunca bir süredir Alevilikle ilgili etkinlikler içindedir: Toplantılara katılma, yazılarıyla açıklamalar yapma vs.
Fakat, Alevilik konusunda Diyanetin açıklamaları zahiri niyetlerine taban tabana zıt.
Diyanet, ülkemizdeki bütün Müslümanları temsil ettiğini ve Aleviler de Müslüman olduğuma göre, Diyanet’e karşı hiçbir sebep olmadığını söylüyor.
Bu düşünce tarzı, ülkemizin dini gerçeklerine ters düşüyor, köktenci İslam hareketi bir gelişim içinde, İran İslam devriminde bu hareketlere moral destek veriyor. Suudiler, İslam liderliğini Şii İran’a kaptırmamak için köktenci İslami hareketlere destek veriyor: Rabıta vs. ile
Kısacası, Diyanet, bırakalım Alevileri, Sünni ve Şii Müslümanları dahi bütünüyle temsil edememektedir.
Anadolu Alevileri ne dün, ne de bugün kendi dışlarında oluşmuş, kendilerine yabancı bir kurum tarafından temsil edilmemiş ve edilmeyecektir de.
Diyanet’de Alevilik’in ‘A’sını bilmeyen insanlar açıklamalarda bulunuyorlar. Onu basit bir Hz. Ali ve Ehl-i Beyt dostluğuna indirgiyor, 1400 yılda oluşan bir inanç sistemini bir çırpıda çiziyor ve onu İran Şiiliğiyle karıştırıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’de laikliğin korunmasına katkıda bulunmak için kuruldu. Fakat zamanla şeriat düzeni yanlısı kadrolar içinde girdi. Laik Müslümanlar çok azınlıkta kaldığı için Aleviler bu kuruma güvenmiyorlar.
Yaz, Diyanet’i toplumda tek tip hüviyet oluşturmaya çalışmakla suçluyor.
İSLAM DAİRESİ
İslamiyet’in ilk devrelerinde Müslümanlara göre insanlar, Müslümanlar ve kafirler diye ikiye ayrılıyordu. Daha sonra Ebu Süfyan gibi İslam’ın sıkıntısını çekmemiş insanların İslam’ın galip olduğu dönemde Müslüman olmasıyla bu daire içine yeni Müslümanlar ifadesi girmiş.
Hz. Muhammed’in (sav ) ‘göçmesiyle’ nifak ve iftirak başlamış ve İslam toplumunda ‘kendine Müslüman diyen kafirler’ belirmiş.
Daha sonra İslam alimlerince ‘Fasık’ ifadesi kullanılır olmuş (inancına rağmen günah işleyenler ortaya çıkınca).
değişik mezheblerde dört temel ‘İslam dairesi’ anlatımı var.
Mu’tezile’ye göre ‘Fasıklar’ ne Müslüman, ne de kafirdirler. Hariciler’e göre ‘fasıklar’ kafirdir. Mürcii’lere göre ‘fasık’ kebairi bilerek işlediğini belirtmediği sürece Mü’mindir.
Kur’an’ın görüşüne göre sadece Müslümanlar ve kafirler var.
Gazali ve Ethem Ruhi Fığlalı’ya örnek vererek şunları söylüyor, İslam İlahiyatçıları Alevi-Bektaşi kitleleri oldukları gibi kabullenmemekte, onların namaz, oruç gibi Ortodoks ibadetlere alışmasını beklemekteler. Aksi halde İslam dairesi haricinde kalacaklarını söylüyorlar.
Biz, Sünni’lerin namaz, oruç ve haccına karışmıyoruz. Onlar da bizim inançlarımıza ilişmesinler. Alevilere büyüyecek çocukmuş gibi davranılmamalı, onların farkı tanınmalıdır, fark tecellidir.
Alevilikte dinsel bağlanma ve Tanrıya yönelme konusuna ‘kişi’ temelinde bakıyor. Alevilik’e göre Tanrı ‘Gizli Bir Hazine’ idi. ‘Bilinmeyi sevdiği için’ alemi var etti. Yani sevgi varoluşun kökeni ve nedenidir. Tanrıya sevgi ile varılır. Bu sevgi başlıca ibadettir.
Alevilik’e göre Yezid’in şehadet getirmesi onu kurtarmaz. Gandhi bir ermiştir ve Yezid de bir katildir.
Alevilikte aşkın olan sevgidir, aşktır. Toplumsal kuralların mihenk taşı da bu aşkın ilkidir. Yani Alevilikte ikiş kelime-i şehadet getirip getirmediğiyle, namaz kılıp kılmadığıyla değil, taşıdığı aşkla değer kazanır, o denli ‘Mü’min’ olur. Bu anlamda Hıristiyan, Budist, Yahudi, Taoist ya da Tanrı tanımaz da ‘Mü’min’ olabilir.
Alevi-Bektaşi düşüncesinin sembolleri de dinler arasında geçiş yapabilir. Musa’ya (as. ) yol gösteren Eli’nin Ali sembolü oluşu gibi.
ALEVİLİK GERÇEK İSLAM MIDIR?
Yüzyıllardır ‘Biz Müslümanız’ dedikleri halde, Aleviler ‘Hayır! Siz Müslüman değilsiniz’ tepkisi ile karşılaşmışlar ve bazı Aleviler de çıkıp ‘Asıl siz Müslüman değilsiniz, gerçek Müslümanlık Aleviliktir’ karşılığını vermişler.
Yazar dini inanışları Heterodoks ve Ortodoks olarak ikiye ayırıyor.
Alevi-Bektaşi inancı Heterodoks bir dinsel inançtır. Heterodoks dinsen inançların en temel özelliği ise evrensel oluşlarıdır. Her dindeki (İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik, Budizm ve Hinduizm) Heterodoks akımlar benzer ve özdeştirler. Bu sebeple birbirlerine yakın dururlar. (Şeyh Bedrettin’e Bogomiller yardım etmiştir).
Ortodoks dinsel inançlar ‘dünyaya düzen vermek’, dünyevi iktidarın sahibi olmak peşinde oldukları inçi, birbirleriyle çatışırlar. Bektaşi-Bogomil yakınlığına Katolik-Sünni ilişkisinde asla rastlayamazsınız.
Heterodoks dinsel inançlar dinler, peygamberler ve kitaplar arasında hiyerarşi gözetmezler. Bu nedenle bir din tartışmasında öldürülmüş bir Hıristiyan azizinin mezarı, Heterodoks Müslümanlar tarafından bir makam-ı ziyaret haline getirilebilmektedir.
Türk Heterodoksinin deyişi: ‘Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan, halk’a müderris olsa da hakikatte asidir’.
Alevilik özünü insan kardeşliği ve Tanrı’yı insanda görmekten alır ve ‘Puta tapan da Allah’a tapar’ inancına bağlıdır.
Alevi-Bektaşilik, Müslüman sembolik yapısı içinde kendini ifade eden bir heterodoks inancın adıdır. Bir Alevinin ‘Ben Müslümanım’ demesi, bu gerçekten kaynaklanıyor. Yoksa diğer dinleri aşağı görmesinden değil, bu anlamda ‘Alevilik gerçek Hıristiyanlıktır’, ‘Alevilik gerçek Museviliktir’ demek de ‘Alevilik gerçek Müslümanlıktır’ demek kadar doğru ve yine aynı oranda yanlış olacaktır.
Alevilik’i anlamak için sadece islam tarihine başvurmak hatalı ve yetersiz olacaktır. İslam ve İslam tarihi ancak onun bileşenlerinden biridir. Onu anlayabilmek için tüm dinlere ve tüm sembolik yapıların bilgisine başvurmak gereklidir.
Tanrısal gerekliğin, yani hakikatin tekeli kimsenin elinde değildir. Alevilik’in diğerlerine anlatmak istediği en önemli inanç da budur.
İÇKİ VE ALEVİLİK
Sünniler de, Hıristiyanlar da, Budistler de alkollü içki içmekte, üstelik bolca tüketmektedirler.
Anadolu Alevilik’inde ve Bektaşi’likte içkini özel ve olumlu bir yeri vardır. Alevilerin ya da Bektaşi’lerin içki içmeleri arızi ya da inançlarına rağmen işledikleri bir günah değildir.
Aşkı fuhuşla, içkiyi alkolizmle özdeşleştirenler için insan aşkını, içkiyi öven bir dinsel inanç sistemi anlaşılmaz ve garip görünecektir.
Aşkın üzerindeki menfi baskı fuhuşu, içki içmenin üzerindeki menfi baskı da alkolizmi doğurmuştur.
Alevilik ve Bektaşilik’de içki, bazen Cem Ayininin bir parçası, bazen de ayin sonrası muhabbetin bir parçası olarak önemli bir yere sahiptir. İçkinin bu önemli yeri onun insan üzerindeki etkilerinin belirli bir düzeyde ortaya çıkışının bu inanç sistemi tarafından olumlu bulunmasından ileri gelir.
Olumlu bulunan ölçüyü aşmayan içki, kişinin normalde arada-sırada düşündüğü ya da hiç düşünmediği farklı gerçekliklerin toplumsal kısıtlamaları aşarak ya da zorlayarak yine toplumsal bir ortamda dile gelmesini sağlar.
İçkiyi fazla kaçırıp ‘zom’ olanlar bu muhabbetlere alınmama müeyyidesine de razı olmak zorunda kalacaktır.
Tahakküm ahlakı iki yüzlüdür. İçkiden vergi almayı asla ihmal etmeyen Osmanlı Devleti, sarayda bol bol içki tüketirken, içki üreten ve içen Alevi-Bektaşi’leri fermanla kadılarla ve kolluk kuvvetleriyle kovuşturmuştur.
Alevi-Bektaşi’ler içkiyi bilerek içmişler ve bu toplumun kültürüne bir içki muhabbeti adabının katılmasında rol oynamışlardır. Bugünkü alaycı anlamından sıyrıldığımızda ‘ser-hoş’ sözcüğü ‘başı-hoş’ anlamına gelir. İnsanın başının ‘hoş’ olmasının ne gibi bir sakıncası vardır?
ALEVİLİK ÇAĞDAŞLIK MIDIR?
Alevilik-Bektaşilik ‘Tanrı’lı bir inanç sistemidir. Tanrı bilgisi sürekli ‘oluş’ halindedir. Tanrı’nın oluş süreci tarihsel ya da zamansal bir süreç değildir.
Tanrı’lı bir inanç sisteminin temel özelliği nesnel bir hak veya kurumlarca belirlemiş değildir, bu kavram aynı Tanrı gibi sürekli oluş halindedir. Bu kavram varlıkların birliğinin içsel aklı olan aşkı temsil eder. Bu kavramdan ‘hakikat’ doğar.
Hakikat ve gerçeklik, Hakikat Hak’dan gelir. Hakla birlikte vardır, Tarih ve zaman ötesidir. Bu anlamda çağımızın ya da şu veya bu çağın gerçekliklerinin Hakikat’le bir ilişkisi yoktur.
Bu nedenle Alevilik ‘Çağdaş’ değildir, hiçbir çağda da ‘Çağdaş’ olmamıştır.
ŞİİLİK VE ALEVİLİK
Şia, taraftar, özel olarak Ali taraftarı anlamına gelirken, Alevi de Ali’ye bağlı olanlar, Ali’den yana olanlar anlamına gelir ki anlam olarak arada bir farklılık yoktur.
Her iki terim de özellikle belirli terimsel dönemeçlerden sonra özgün tarihsel ve ideolojik anlamlar kazanmışlardır.
Şah İsmail Tebriz’de 1501’de iktidara geldikten sonra ezanların ‘Ali’nin onun velisi olduğuna şahitlik ederim’ ekiyle okunmasını emrediyor. Yazar, Anadolu Alevilik’i ile İran Şiiliği arasında keskin çizgilerin oluştuğu tarih olarak bu tarihi görüyor.
Alevilik’e göre Tasavvuf’un özü devlet düşüncesi ile çelişir. Tasavvuf devlete gerek duyulmayacak bir düzen peşindedir.
Şah İsmali son Erdebil Sufisi olurken, ilk İsna-Aşeriyye Hükümdarı da oluyordu.
Şah İsmail’in iktidarı olarak içine düştüğü açmaz buradadır. İsna-Aşeriyye Şiiliği ise bu temelden kalkarak ve sürekli tasavvuftan uzaklaşarak bugün İran’da resmi ideoloji haline gelen Şiiliğe dönmüştür.
Şiiliğin, Alevilikten Bazı Temel Farklılıkları
1-Şeriat anlayışı (oruç, hac, namaz, cami) Şia’da var.
2-Şiilerde’ Kur’an’ın ancak gizli hükümlerini sadece müctehidler yorumlayabiliyor. Alevilik’de açık insan yorumlama hakkına sahip.
3-Şia’da İmamet, Ayetullah makamı var; Alevilik’de Allah ile doğrudan ilişki kurabilme imkanı(!) var.
4-Her iki inançta da On İki İmam olan Mehdi gaybettedir ve bir gün geri dönerek insanlığı selamete ulaştıracaktır. Bektaşilik’de mürşidler olmasıyla Mehdi’yi bekleme ruh hali yoktur.
Ortodoksi, ‘esas’ olmanın gücünü ve güvenini hissederek Aleviler’e soruyor: ‘Niçin camiye gitmiyorsunuz?’ oysa onlara ‘Niçin camiye gidiyorsunuz? Niçin semah dönmüyorsunuz?’ diye sorulmuyor.
Yazar, bazı Alevilerin ‘Alevi camilerde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt Sevgisi dile getirilirse, onların camilere gitmesini Süngüyle dahi engelleyemezsiniz’ demelerini eleştiriyor.
Alevilik ile Sünnilik ve Şiilik arasındaki fark, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e duyulan muhabbeten ibaret olarak görülüyorsa, böyle düşünenler hiç Alevilik hakkında zahmette bulunmasınlar, Alevilik yok olmuş demektir. ‘Fark budur’ diyenler, aslında ‘Fark yoktur’ demiş olurlar.
Alevilik, Tanrı’yı evrenin her yerinde gören bir inanca sahiptir. Öte yandan, kişinin Tanrı ile ilişkisi -ki Alevilikde ibadetin tek mümkün anlamı bu olabilir- tüm diğer ilişkilerinde süre gitmektedir.
Böyle bir ibadet anlayışı, Alevilik’in ibadetini belirli zaman ve mekanlara sıkıştırmayı ortadan kaldırır.
Aleviler, cem evine Ortodoks Müslümanların camiye, Hıristiyanların kiliseye gittikleri gibi gitmezler. Nietze şöyle der: ‘Tanrı’nın mezarları ve türbelerinden başka nedir ki bu kiliseler?’
Alevi, cem evine rahatlamak için değil, vicdanı rahatlarken bu şekilde cem ayinine katılmak ve semah dönmek için gider.
Cem evi ibadetin yapıldığı yer değildir. İbadet hayatın tümüdür.
Cem evlerinin size Tanrıya yükseldiğiniz zannını verecek yüksek minareleri ya da çanları yoktur, onlar sade ve basit yapılardır.
Kutsal olan, cem ayinidir, semahtır; fakat esas olarak niyazdır, kısacası aşktır.
ALEVİLİK VE SOL ÜZERİNE
1789’da sol kavramı ortaya çıktığında Alevilik bin yaşını çoktan doldurmuştu. Üstelik 1789’da da bu iki kavram henüz tanışmamışlardı. Türkiye’nin Alevi kitleleri sol kavramıyla tanıştığında takvim 1960’ları gösteriyordu.
T.İ.P. TBMM’ne sokmayı başardığı milletvekillerinin çoğunu Aleviler’e borçludur. FKF Dev-Genç gibi bir çok sol gençlik örgütü Alevi gençlere olmasa belki düşünülemezdi. ‘Umudumuz Ecevit’ imajı yine bu durumdan payını almıştir. Sağın Sünni İslam’la özdeşleşmesi bu duruma güç katmanın ötesinde bir işe yaramamıştır. Ama bu tek neden değildir.
Mesela sağ-sol değil, savunulan fikirler; özgürlükçülük, inanç ve düşünce özgürlükçülüğü nerede savunulursa, Alevi de onun yanında yer alır.
Alevilik siyasi bir düşüncenin adı değildir. Alevilik dinsel bir inancın ve o inanç çevresinde oluşan bir kültürün adıdır.
Alevilik ateist değildir. Nazi’lerin de ‘ateist’ oldukları düşünülünce, ateizmin öyle pek de övünülecek ‘çağdaş’ bir düşünce olamayacağı da yak inen görülür.
‘Alevilik solcudur’ mu dediniz? Buyrun ‘Hangi sol?’ tartışmasına. Yeni sol, eski sol, Leninist sol, Troçkist sol, Stalinist sol, Maoist sol ve daha onlarcası. ‘Alevilik sağcıdır’ derseniz yine aynı sonuç. Oysa Alevilik son zamanlarda kendisi için ve başka sistemlerden alınmamış kendi deyimleriyle yeniden düşünmeye başladı. Alevilik’in önüne karkasına yeni terimler eklemeye hiç mi hiç gerek yoktu. Solcu ya da sağcı olmanın Alevilik’e kazandıracağı yeni bir değer yoktur. Alevilik, Alevilik’tir.
YUNUS EMRE HETERODOKS BİR DERVİŞTİR
Derviş, heterodoks olsun, Sünni olsun, Türk halk İslam’ının temel öğesidir. Farsçadır. ‘Fakir’, ‘ihtiyaçlı kimse’ demektir.
Tasavvuf çok kaynaklı bir inanç sistemidir.
Heterodoks tasavvuf ehli için ‘aşk’ neredeyse Allah’a yaklaşımın tek temasını oluşturur. Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakiki. Aşk-ı mecazi çok önemlidir.
Heterodoks işlem için aşkın önemi büyük ölçüde insanı yargılamaktan uzaklaştığı içindir.
Namazdan maksat Tanrıya yaklaşmaktır.
Bu nedenle Kur’an özgürce yorumlanabilir, namaz kılınmayabilir, oruç tutulmayabilir. Kısaca ‘Şeriat kapıda kalabilir’. Buradan kalkılarak ‘Biz Allah’ın (c.c.) azad edilmiş kullarıyız’.
M. Arabi bu nedenle ‘puta tapan da Allah’a (c.c.) tapar’ derken, Yunus Emre ‘72 milleti hor görmemekten söz eder’.
Işık imandır bize gönül cemaat,
Dost yüzü kıbledir, daimdir salat
Dost yüzün görünce şirk yağmalandı
Anın çün kapıda kaldı şeriat
YUNUS EMRE
LAİKLİK KAVRAMINA ESKİ BİR BAKIŞ
Alevilik’e göre Havva anamız, Hz. Adem’e ‘bilgi ağacının meyvesini’ vermiş.
Laiklik, dünyanın gizemden arındırılması çabasıdır.
Nico Berti
Kavramı, bu haliyle ele aldığımızda Müslüman kültürlerde laikliğin neden yabancı bir olgu olduğunun cevabı bizce buradadır.
Öncelikle, Müslümanlık, Hıristiyanlık’dan daha laik bir dindir.
Laiklik, kutsal ilan edilenlerin dokunulmaz kılınmak istenenlerin ötesine geçme çabasının, modern çağda batı Avrupa’da aldığı özgün bir biçimdir.
Bilmek ve hep bilmek istiyoruz. Yunus Emre aşkla arıyordu bunu. İşe kendini bilmekten başlayarak. Bu anlamda laik olmak, belki de laik olanın bilmek istemesi ve biz olması demektir. Yine bu anlamda Laikliğin savunucusu, özgünlükleri yok etmeye çalışmaktan değil, tam tersine özgürleşmekken geçer, herkes ve her kesim için...
TAKİYYE NEDİR? GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI NE OLABİLİR?
Takiyye Arapça bir sözcüktür,
1-sakınma, çekinme
2-Birinin mensup olduğu mezhebi gizlemesi ya da muhtemel bir tehlikeden korunmak amacıyla inancın gizlenmesi ve saklanması anlamına gelir.
Bugün Anadolu Alevileri olarak, geçmişteki büyük tehlikeler altında yaşamıyoruz. Ama yine de işinden olmak, aşağılanmak vb. tehditlerden çok uzak olduğumuz söylenemez. Takiyye gibi çok eski ve oturmuş bir ilkeyi bir kalemde silip atamayız, ama onu doğru kavradığımızda görülecektir ki takıyye deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek değil, aklı kullanmaz, aklı imanı zedelemeyecek şekilde kullanarak inancın savunucusunu sürdürebilmeye yeteneği ve olanağına sahip olmak bu olanağı elde tutmak demektir.
Bize gereken ne ‘takiyye kalmadı’ diyerek kafamızı beton bloklara vurmak ve ne de ‘takiyye var’ diyerek gölgemizden korkmaktır.
KENTLEŞME VE ALEVİLİK
Eskiden kırsal kesimde yaşayan Anadolu Alevileri dar köy hayatı şartlarında uygulanan Alevilik öğretilerinin şehir hayatına inanç zedelenmeden uyarlanması gerekiyor.
Aleviler çok yakın zamana kadar hayvancılıkla geçinirlerdi. Hayvan sevgileri mesleklerinden mi, yoksa meslekleri hayvan sevgisinden mi kaynaklanıyor.
Şehirde Alevilerin hayvancılık yapamayacakları kesindir. Fakat hayvan sevgilerinin devam etmemesi için bir neden olmadığı da açıktır.
Bugün İstanbul’da 2000’e yakın cami vardır. Kaç Cem evi vardır? Oysa Aleviliği geleceğe taşıyacak kuşaklar ancak bu bütünlüklü ortam içinde sağlıklı bir şekilde serpilebilirler.
ANADOLU ALEVİLİĞİNDE ALİ
Türkiye’deki sol hareketler en önemli ve inançlı kadrolarını Alevi toplumundan aldılar, o günlerin koşullarında çok doğaldı bu. Hz. Ali, binlerce Alevinin gövdesinde zulme, işkenceye ve insana saygısızlığa karşı müdaheleye yine yetişmişti.
Bir Anadolu (ya da Balkan) Alevisi, isterse Hz. Ali gibi namaz kılabilir, oruç tutabilir. Kur’an’ın her satırına harfiyyen uyabilir, istemezse bütün bunları yapmaz, çünkü onun için iman, o imanın biçiminde değil, özündedir. Aleviliği, imanın biçimlerde aranamayacağını bilen bir inançtır.
Anadolu Aleviliği için Kur’an, Hz. Muhammed ve Hz. Ali kutsaldır. Yalnız bu kutsallık, her üçünün de taklidini gerektirmez.
TANRI VE ALEVİLİK
Tanrı kavramı Aleviliğin tam merkezinde duran, vazgeçilmez bir kavramdır. Aleviliği Tanrı tanımazlık olarak tanımlamak, onu yıpratmak ya da bulundukları yere çekmek isteyenlerin içinde bulundukları garip bir çabadır.
Eğer Tanrı olmasaydı Alevi (haşa) O’nu (Tanrı’yı) yaratırdı.
Bilim bugün hala deneyselliği ön planda tutan anlayışla Tanrı’yı kavrayamaz, çünkü Tanrı ve onun bilgisi deneysel değil, sezgiseldir. Akıl ise zıtlıklarla düşünür.
Farklı tarihsel, politik kesitlerde içine girdiğimiz politik ya da düşünsel dayanışmalar, bizim inançlarımızdan taviz vermemizi ya da inançlarımızı seslendirmemizi gerektirmemelidir. Her zaman, her yerde savunabileceğimiz bir inanca sahibiz.
ESAT COŞAN’IN MAKALAT ÇALIŞMASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Esat Coşan 16 Ağustos 1990’da Hacı Bektaş şenliklerinin ilk gününde, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Aleviliğin inanç sistemini anlatan ‘Makalat’ isimli kitabına göre Hacı Bektaş’ın Sünni olduğunu söylüyor.
Sünni, Şii, Alevi, Bektaşi, bu kavramların sözlük anlamlarının çok ötesinde tarihsel-kültürel anlamları var. Dünya ve evrene farklı yaklaşımları temsil etmektedirler ve bu farklar sözlük tashihleriyle düzeltilemezler.
Alevi-Bektaşi geleneğini ‘72 milleti hoş görmek’ tavrından dolayı övenler ‘Cihad-ı Ekber’leri övmesinler, hoşgörülü olduğu için bu geleneği beğenenler, şarap içilmesine hoşgörülü olsunlar. Bütün istediğimiz, tutarlılık.
YAKINMAK ÇÖZÜM MÜ?
Devlet, Alevi meselesine el atmalı ve tüm bu taleplerimizi karşılamalıdırlar. Bu tezin gerekçesi de hazır, devlet bizim vergilerimizi alıyor, bizi hiç ilgilendirmeyen konuların bize yabancı bir tarzda öğretildiği Kur’an kurslarına, İmam-Hatip liselerine ve İlahiyat fakültelerine yatırıyor.
İmamların cenazelerimizi kaldırmaya nazlanmasından, içeriğine katılmayacağımız konuşmalar yapmasından bıktık.
Örneğin İstanbul’da Şahkulu ya da Karacaahmet dergahları sanırım çözüm üretebilirler, o da mı olmadı, çağ değişti mi diyorlar? O zaman çıksın bir müteşebbis, cenaze kaldırma şirketi kursun, ama bu kadar basit bir konuda yakınmayalım.
EKLER
Yazarın eğitim-öğretim, çağdaşlık, kültür, diyalog üzerine değişik makalelerin derlenmesi.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
ESİNTİLER
ESİNTİLER
Yayınevi: ODTÜ Fizik Bil. Lab. Yayınları
“Esintiler” den Hissedecekleriniz
1. Dünyadan...
2. Canlılar alemi
3. Zamanda seyahat
4. Aklınızda bulunsun
TARİH DİYOR Kİ
- 18 yy de 5- 10 yıl içinde İslam ülkelerine 100.000 ajan gönderildi.
- Herrera 50- 60 yılları en önemli yılların futbol adamı. Barcelona da 3 yılda 2 şer Fuar şehirleri ve lig şampiyonluğu, İnterde 2 Avrupa şampiyonluğu kazandırdı. İspanya, Fransa, İtalya milli takımlarını yönetti.
- 11 yy de Kahire de 12 katlı evler vardı.
- Edison ampule konulacak maddeyi bulmak için 3000 deneme yaptı.
- Büyük Fizyoloji bilgini Pavlov 1917 Rus ihtilalinden dolayı labarotuvara 1 saat geç kalan asistanını çok fena azarladı.
- Perulu Carrion kendi üzerinde ölümcül bir hastalığı denedikten 40 gün sonra öldü. John Hunter ise kendine belsoğukluğu ve frengi hastalığı aşıladı, yıllarca bu hastalıktan acı çektikten sonra öldü. İkisi de başarıya ulaştılar.
- Archimedes şehri Roma saldırısına karşı onun yaptığı aletlerle 3 yıl korundu. Romalılar girdiklerinde bir matematik problemiyle uğraşıyordu. Romalıların seslerini duymamıştı bile. Bir asker evine girip onu götürmek istediğinde problemi bırakmadı, askerde onu öldürdü.
- Dolmabahçe sarayında borç alınan 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanıldı.
- Truman doktrini çerçevesinde Amerikandan aldığımız 69 milyon dolarlık askeri techizatın bakımı için her yıl 400 milyon dolar harcıyoruz.
- Osmanlı Macaristan’daki hakimiyeti esnasında yılda 7.000.000 akçe toplayıp 21.000.000 akçe yatırım yapmıştır.
- Engizisyon mahkemeleri 300 yılda 34.000 kişi yakmış. Haclı seferi esnasında sadece bir şehirde 100.000 den fazla kişi öldürülmüş ve 1096 yılında Kudüs’e girildiğinde 40.000 müslümanı öldürdüler.
- 1914 yazında 1 Türk lirası 3.7 $ ve 18.5 Dm ve şimdi ise...
- Endülüs halifesi El Hakem’in kütüphanesinde 600.000 yazma eser var. 400 yıl sonra yaşamış Avrupa’da da bilgili Charles lakaplı Fransa kralı 5. Charles’in kraliyet kütüphanesinde 900 kitap var. Ayrıca İslam aleminde içindeki kitap sayısı 10.000’u geçen dev kütüphaneler var.
- İbni Cezvi eserleri hayatına bölündüğünde bir güne 4 defter düşer. İbni Rüşd okumayı öğrendikten sonra kitap okumadan geçen 2 gecesi evlenme ve babasının ölümü idi.
- Kanuni döneminde Sivas ile Bütçesi 20.000.000 altın Fransa’nın 4.000.000 altın, İngiltere’nin 3.500.000 altındı.
- 1835 yılına kadar dünyanın en büyük şehri İstanbul kabul edilir. Kanuni hükümdarlığında 46 yılda ortalama 1 cinayet vakası kaydedilmiştir.
- Amerikanın yabancı dille tek anlaşma TÜRKÇE’DİR. Bu Cezayir beylerbeyi ile George Washington arasında Amerikan gemilerinden alınan haraç miktarı hakkındadır.
- Fatih’in balistik hesaplarını bizzat kendi yaptığı 17 ton ağırlıklı topları 1.5 ton mermileri 1 km. uzağa atabiliyordu.
- 1864- 70 Paraguay’ın Brezilya, Arjantin ve Uruguay ile yaptığı savaşta nüfusu 1.4’ten 0.22 milyona indi.
- Kral Arthur, William Tell, Robin Hood kaynaklara göre çok yüksek ihtimalle yoklar.
- Birinci Dünya Savaşı’nda 2.500.000 at kullanıldı. 5 yılda 100.000’den 5.000.000’a ordu genişletmesi yaptı. Savaşta Fransa’nın tank uçakları daha fazlaydı.
- 1938’e kadar Almanlar 200.000 yahudi sürdüler. Sonra güçlü İngiliz donanmasından dolayı Madagaskar’a gönderme planı uygulamadılar.
- Polonyalı kral güçlü Augus’tun 350 çocuğu vardı.
- 1929 yılına kadar Avrupa’da bebeklere karşı en koruyucu İngiliz kanunlarına göre ‘bebek doğarken başı kesilebilir, sert bir şeyle kafası ezilebilir ama nefes aldıktan sonra kurtulmak için yalnızca dışarı atabilirlerdi.’ 1830’da Fransa’da 32.000 bebek terkedildi.
- II. Dünya Savaşı’nda 56.000 Alman Amerikalılara esir iken açlıktan öldü.
- Hitler içki içmez ve çok az yemek yerdi.
- Elizabeth Bothory 17.yy’de 650 genç kız olduğundan hayatının sonunda 4 yıl hapis yatmış.
- Cumhuriyetin 10. yılında 15.000.000 nüfus 30 okul vardı.
- 130.000 sahabiden yalnızca 10.000’i biliniyor.
- 1914’te Anadolu’da 600 Fransız 500 Alman 60 Amerikan okulu vardı.
- Psikososyolojik tesbitlere göre beşer Asr-ı Saadet’e kadar % 25 geliştiyse o zamanda % 25 gelişecek.
- Bütün Asr-ı Saadet Savaşlarında 200 kişi ölüyor ve 1- 2 el hırsızlıktan dolayı kesilmiş.
- Geothe 2 defa yıkanmış.
- Osmanlı’da 230.000.000 nüfus 12.000.000 km2 alan ve haskan 11.000.000 Türk verdi.
CANLILAR ALEMİ
- Kedi için 7. kattan düşmek 32. kattan düşmekten daha tehlikeli. (6 katta terminal hıza ulaşıyor.)
- Bir bakteri bir günde 2000 ton bakteri meydana getirebilir.
- Çakallar, ceylan yerken ayaktan başlarlar ve ceylanda endofrin salgılandığından onları sessizce seyreder.
- 2500 m derinlik ve 300C sıcaklıkta yaşayan bakteri vardır.
- Bağırsaklarda 400’den fazla bakteri yaşar, toplam sayıları hücre sayımızdan fazladır.
- Deniz atlarında anne yumurtayı babaya verir, baba 6- 8 hafta taşır ve yavrular kesesinde doğar.
- Bir kovandaki 30.000 bal arısını 30 eşek arısı 3 saatte öldürebilir. Buna karşın 300 bal arısı havalanıp eşek arısı etrafında uçunca 50 - 60 C ye dayanamayan eşek arısı olur.
- Günde 1 metre boy atan sarmaşıklar vardır.
- Ayı yarış atı kadar hızlı koşabilir. 60 km/saat hıza ulaşabilir. Kutup ayısı 3 metre boy 1 ton ağırlığı olur. İnsanı yemek için saldıran tek hayvandır.
- Kurtlar yiyeceklerini 30 km midesinde taşıyıp yavrularına getirirler. Kir Kurtunun en sevdiği yiyecek kavundur.
- Pirhana 3 ısırışta insan elini bilekten koparabilir.
- Soğuk iklimde yaşayan tatlı su kaplumbağası turu olan boyalı Kaplumbağalar sonbaharda derin bir nefes alıp daldıkları sudan ilk baharda çıkarlar, 3 ay oksijensiz hayatta glikolizden enerji sağlarlar. Kalp atışı 10 dakikada bir olur.
- 34 m boyundaki dişi mavi balina günde 3.000.000 kalori alır.
- En uzun hayvan 55 m.’lik bir deniz kurdudur.
- Şahin dalışta 350 km/saate ulaşabilir.
- Kökleriyle birlikte en ağır ağaç 6720 ton. en uzunu ise 127 m dir.
- Bir bakteri 1 saniyede kendi etrafında 100 kere dönebilir. 1 saniyede kendi boyunun 50 katını alır.
- En küçük virüs 1.7 x 10 (8) m. dir.
- Yer yüzünde 3x10(33) canlı olduğu sanılıyor.
- Akbabalar 4 km öteden ceylanın ölümü uykuda mı olduğu anlarlar.
- Sivrisineklerin erkekleri bitki suyu dişileri insan ve hayvan kanı içerler.
- Bir kılıç balığı 109 km/saat’e ulaşabilir.
- Uçan balık 10 m havalanabilir.
- Bir fil günde 150 kg yemek yer.
AKLINIZDA BULUNSUN...
- Cheops piramidinde 2.5 milyon ton kallerin kullanılmış.
- Özgürlük heykeli 96 m. boyu ve 72 bin ton ağırlıklı bir Fransız hediyesidir.
- Çin Seddi 10 bin km’ye yakın yapılmış, bazen kalınlığı 10 m’ye yaklaşıyor.
- Ay 30 bin km. daha yakın olsaydı, gelgitler tüm yeryüzünü sular altında bırakırdı. Ay - Dünya arası 380 bin km.
- Dünyanın ağırlığı her yıl 25 ton artıyor.
- Cern laboratuarındaki hızlandırıcı 27 km çevresi, 50- 175 m yerin altında, iç basıncı 1 / 1 milyar atm. elektronlar saniyede 11 bin kere dönüyor.
- Amerikan enerji üretiminin 1300 katı güçte lazer yapıldı, 1 / trilyon saniyelik vuruşlarla çalışıyor.
- Dünyadaki enerjinin % 80 fosil kaynaklı, yılda 6.01 giga ton CO oluşuyor.
- İnsanın kütlece % 65 oksijen,:19 karbon, % 9 hidrojen % 3 azot, % 2 kalsiyum, % 1 fosfor.
- Dünyanın kütlece % 39 demir, % 29 oksijen, % 14 silisyum,% 11 magnezyum
- Dünyanın yoğunluğu 5.5 gr/cm3 kutup ekvator arası 21 km yarıçap fark var.
- Bir ışık yılı 1016 m.
- En küçük virüs 10(- 21) kg, Boeing 747 ise 160 ton.
- Ölçülmüş en yüksek sıcaklık 58 c Libya’da ve en alçağı - 89 C Antartika’da, Sibiryanın bazı illerinde 91 C yıllık sıcaklık farkı olabiliyor.
- Döllenmesi olabilmesi için 120- 500 milyon sperm gerekir.
- 16- 20000 hertz frekans arası duyulabilir. Gürültüde ise 40- 60 db rahatsız edici 90db üzeri ise dayanılmaz. Atış esnasında 170 db bir mili saniyelik ulaşılıyor.
- Türkiye’de her yıl 1.4 milyon ton toprak erozyonu ile dökülebiliyor.
- 350 sayfalık yüz kitap bir ağaçtan üretilir.
- Marsa adama gönderme en az 100 milyar $’a patlar.
- Monalisa’nın değeri 100 milyon $ olduğu tahmin ediliyor.
- En pahalı elmas 4.6 milyon $.
- Euro Disney Land 5 milyar $’a mal oldu.
- En pahalı satılan araba 9.8 milyon $.
- Mike Tyson 96 yılında 3 maçta toplam 850 dakikada 740 milyon $ kazandı. Michael Jordan ise 460 milyon $ kazandı.
- Ford’un ekonomik gücü Norvec ve S. Arabistandan fazla.
- En ağır insan 635kg.
- En fazla çocuğu olan kadın 69 çocuğa sahip.
- Bir hindli ¹ sayısının 31.811 hanesini 3 saat 50 dakikada söyledi. 157 hane/dakika hıza sahipti.
- Su altında kalma rekoru 14 dakika.
- Bir Japon mahkum protesto olarak 132 saat ayakta desteksiz durmuş.
- Yanlışlıkla polis tarafından 18 gün hücrede unutulan biri komalıkken çıkarıldı.
- Bir İspanyol 200 saat şarkı söylemiş.
- Dünyadaki tatlı su rezervlerinin 3/4’u Antartikada buz dağlarında
- Farelerin % 70 oranında kısılan beslenmeleri hayatlarını % 50 arttırıyor.
- Dünyada 20 milyon mayın var. Önümüzdeki 3 yılda 100 bin insanın mayından ölmesi bekleniyor.
- Günde 40.000 kişi açlıktan ölüyor.
- Son 10 yılda 2 milyon çocuk savaşlarda öldü. 4.5 milyon ise yaralandı.
- Gelişmiş ülkelerdeki çöplerdeki yiyecekler bütün dünyada açlıktan ölenlerin 15 katını besleyebilir. İstanbul’un çöpteki ekmekleri ile Norveç’i doyurabilir.
- 73- 74 yılı kitle ölümlerinde dünya tahıl üretiminin, 1/3 ü hayvanları veriliyordu.
- İncil 286 dile direk 1522 dile parçasını da sayarsak çevrilmiş, 1815- 1975 2.5 arası milyar basılmış.
- 16 yaşında bir İngiliz ortalama 5000 kelime kullanır.
- Dünyada 5000 dil var, 854I Hindistan’da.
- İngilizce’de en çok kullanılan harfler e, t, i, n, s, r’dir.
- Dünyada matbaa bulunuşundan itibaren II. Dünya Savaşı’na kadar basılan kelime sayısından daha fazlası şimdi bir günde basılıyor.
- 90’da en çok satan 10 çocuk kitabından 8 Ninja turtles kitabı var.
- Dakikada 10 damla su kaçıran musluk ayda 170 lt, su israf yapar.
- 90’da Dünya nüfusunun % 8’lik kısmı başka bir ülkeyi ziyaret etti.
- Bir dilim ekmek bir mil koşmaya yeter.
- Ağır egzersizlerle oksijen tüketimi 8 katına kadar çıkar.
- 10 seviyeleri 0- 25 idiot, 25- 50 embesil, 50- 70 debil, 70- 90 geri zekalı, 90- 110 normal.
- Öğrendiklerimizin % 83’ü görme % 11 işitme, % 3.5 koklama, % 1.5 dokunma ve % 1’de tatma ile olur.
DÜNYADAN...
- İngilizlerin % 40.2’si gözlük kullanıyor. Dünyadaki oran ise % 6.
- Ukrayna’daki Dinamo Kiev’in nükleer füze parçaları, yılda iki ton altın, aralarında platinde bulunan bir çok madeni ihraç etmesinden devlet ekonomisi çok zarar gördü, tam bir mafya takımı.
- Futbolda dört hakim yaklaşım var. İngiliz uzun paslı, Hollanda’dan bir çok takıma yayılan komple, Brezilya ile başlayıp en saf G. Afrika’da oynanan serbest ve İtalyan kilit savunma futbolu.
- En çok borcu olan ülke Brezilya.
- Teknoloji, bütçenin Amerika ve Japonya’da % 25- 30, Fransa ve Almanya’da % 20- 25, Türkiye’de ise % 3.8.
- Fransa’da 3 kişiye 2 köpek düşüyor. (Besleniyor)
yılı ABD- Avrupa ihracatı 124 milyar $, Avrupa- ABD 132 milyar $.
- Çinliler aldığı kalorinin % 98’ini bitkilerden alıyorlar.
- Evlilik dışı çocuk Danimarka’da % 48, ABD’de % 35, İngiltere’de %30, Almanya’da % 18, Fransa’da % 14.
- İngiltere’de gelinlerin % 3’ü bakire.
- Boşanma oranı Rusya’da % 33, İngiltere’de: 32, Fransa’da % 19.
- Amerika’da eşcinsel oranı % 10, Yunanistan’da % 17.
- 1989 yılında Dallas Üniversitesi anketinde öğrencilerin % 40 kadarı ABD Güneyindeki devleti bilememiş.
- Amerika’da suçların % 10’u çözülebiliyor. Yılda 35 milyon suç işleniyor. 3.2 milyonu tutuklanıyor veya göz altına alınıyor. Bir mahkum devlete yılda 35 bin $’a patlıyor. Devlet yılda 750 milyar $’ını suçla mücadele için harcıyor. toplumsal suç zararı 900 milyar $.
- Amerika’da zencilerin % 70, G. Amerikalıların % 80 kadarı evlilik dışı doğmuş.
- Amerika’da 40- 50 milyon zenci var.
- George Dergisi verilere göre ABD’de % 86 Allah’a ve Cennete, % 77 cehenneme, % 75 ölüm sonrası dirilişe, % 78 meleklere, % 49 evrime, % 48 haftada bir kiliseye gitmek gerektiğine inanıyor. % 67 kısmı ise diğer dinlerin meşruluğuna inanıyor.
- Çin 1.19 milyar, Hindistan 910 milyon, ABD 260 milyon, Endonezya 130 milyon, Brezilya 160 milyon, Rusya 150 milyon, Pakistan 130 milyon, Japonya 130 milyon, Bangladeş 120 milyon, Nijerya 110 milyon nüfusa sahip.
- Amerikan enerji kullanımı % 40 petrol, % 24 doğal gaz, % 23 kömür, % 8 nükleer, % 4 hidroelektrik. Toplam yıllık enerji tüketimi ise 8x 1019
- Uganda ordusunun % 40’ı AIDS virüsü taşıyor. En fazla hiv virüsü Hintlilerde bulunuyor.
- Türkiye silah ithalatı 96 yılında 250 milyon$.
- İtalya’da eşlerin birbirini aldatma oranı % 98.
- İran her yıl 200 talebeyi ayda 2000 $ burs vererek ABD’ye yolluyor.
- ABD 10.395, Rusya 12.722, Fransa 450, Çin 400, İngiltere 260, İsrail 100- 150 nükleer silaha sahip. son 50 yılda Dünyada 50 deneme yapıldı.
- Afrika’da bir kabilede ölüm yaşı ortalaması 43, Türkiye’de 70, İsviçre’de 80.
- G. Kore 4. büyük elektronik araç gereç ve 3. büyük yarı iletken üreticisi.
- Almanya’da satılan müziğin % 80’i İngilizce, Portekizce konuşulan Brezilya’da radyo parçalarının % 70’i İngilizce. Japonya’da ise satılan müziğin 3/4’ü kendi sanatçılarının.
- Amerikalıların % 13’ü kitap alır. 19838’de ise % 21 idi.
- ABD mafyası dünyanın 20. büyük mali örgütü.
- ABD’nin kültür programlarından 89’da 8 milyar dolar karı var. Bu sektör gıda ve uzay havacılıktan sonra üçüncü.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
DIŞ POLİTİKA
DIŞ POLİTİKA
Yazar : Kamran İNAN
Yayınevi : Ötüken
Baskı : İstanbul / 1994 / 136 shf.
DIŞ POLİTİKA FAKTÖRLERİ
Değişmeyen Faktörler: Vatan Türkiye’nin stratejik önemi
Komşularımız
Komşularımızın kendine göre hedefleri vardır. Suriye, Irak, Yunanistan, Rusya.
Tarih, kültür, din ve etnik yakınlık dış politika hedeflerinin tespitinde önemli rol oynamaktadır. Türkiye, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk ve Müslümanlarla çok rahat bağ kurabilecek avantajlara sahiptir. Oysa bu ülkelerle ilgili malumat için Dış işlerinde bir arşiv bulmak mümkün değildir. Böyle bir potansiyel milli bir hedef haline getirilememiş. Üzülerek söylüyoruz ki, tarihi fırsat değerlendirilememiştir. Oysa, dış politikada tarih bilgisi, tarih analizi çok önemlidir. Komşu devletlerden başlayarak , dünyadaki önemli güçler, dış ilişkiler tarihini, milli hedef ve motiflerini iyi bilmek iyi tespit etmek gerekir. Ayrıca diğer memleketlerin, yalnız hükümet olarak değil, millet olarak da Türkiye’ye karşı duygu ve tutumlarını iyi takip ve analiz etmek lazımdır.
Dış politikayı yönlendiren bir faktör de rejimin şeklidir. Türkiye 1950’de demokrasiye girmekle demokratik memleketler ailesine ve bunların kendi aralarında geliştirdiği kuruluşlara katılmıştır. NATO gibi.
Ekonomik menfaat ve ilişkiler de dış politikayı etkileyen faktörler arasına girmiştir. Büyük denilen devletlerin menfaat, zenginlik kaynakları hakkında geniş araştırma, değerlendirme bilgileri vardı. III. Dünya devletlerinde memleket menfaatlerinin bunu koruyacak elemanların eksikliğinden dolayı korunamadığı görünmektedir. Oysa ki ekonomik güç bugün dış politikada askeri güçten dahi daha etkilidir. Milletler arası ilişkilerde kuvvet gösterisinin de zaman zaman gündeme geldiğini görmekteyiz. Yapılan askeri harcamalar ve uygulanan tatbikatlar bir manada diğer devlere karşı caydırıcılık içindir.
Kamuoyu da dış politikayı etkileyen bir diğer dış faktördür. Bir meselenin kamuoyuna mal edilmesi desteğinin sağlanması, dışarıda kabul görme, etkili olma imkanını artırır. Bu da şüphesiz anlatmaya, toplumun bilinçlenmesine ve milli davalar arasında mobilize olmasına bağlıdır. A.T. örnek veriliyor. Ciddi bir kamuoyu yapılmadığından ses getirmemiştir. Portekiz ise başarılı olmuştur. Batı Avrupa da 2 milyonu aşkın Türk olmasına rağmen henüz teşkilatlanamamış , demokratik bir şekilde kendi haklarını ve milli menfaatlerini savunur hale gelmemiştir. Dış temsilciliklerimiz ise bunun lüzumuna bile inanmamışlardır. Diplomatlarımız az istisna ile bilindikleri memleketlerin etkili çevreleri, basın-yayın organları ile temas etmekten çekinirler. Türkiye’ye tanıtma, meselelerimizi anlatma ilgili çevrelere bilgi verme yoluna gitmezler Bizim anlatamadığımız durumda aleyhimize propagandalarla Türkiye hakkında yanlış bilgiler verilmektedir.
Kamuoyu oluşturmada başvurulan bir yol da menfi propagandadır. Eskiden bir maksatla bir çok memlekette bakanlık kurulmuştur. Şimdi adı Enformasyon-Tanıtma Bakanlığı olmuştur. Aynı vazifeyi devam ettiriyor. Türkiye’nin bu konuda başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Dışarıda propaganda faaliyeti yürütemediğimiz gibi milli dayanışma ve birlik de dış politikanın önemli faktörüdür.
Salıklı bilgi sahibi olmak dış politikanın önemli faktörüdür. Amerika, İngiltere, Sovyetler Birliği gibi devletlerde dünya devletlerine ait detaya giren bilgiler vardır. Dış ilişkilerde ikili temaslarda devletler ve şahıslarla ilgili ön bilginin olması savunulacak olan görüşlerde kararlı olmayı sağlar. Bizim diplomasimizde bu konuda eksiklikler görülmektedir. Bilgisayar çağında halen bilgi bankamız gelişmemiştir.
İstihbarat: Bilgi sahibi olmak için bunları toplamak gerekir. Tarih boyunca gizli bilgiler toplamak için çeşitli metot ve araçlar kullanılmıştır. Dış istihbaratımız da yeterli değildir. Önceden alınmış yeterli güvenilir istihbarat milletlerarası ilişkiler bakımından olduğu kadar,savunma bakımından da önemlidir. İsrail gibi bir devlet dünyanın neresinde hangi silah üretiliyor , kimlerin eline geçiyor takip etmektedir. Türkiye bu konuda zayıf olduğu gibi başka devletler tarafından malumat alınan bir ülkedir.
Dış Politika- İç Politika İlişkisi: Bunlar birbirine bağlı birbirini etkileyen faktörlerdir. Dış politikanın iç politikayı etkilemek için kullanıldığı görülmektedir. Bazen iç ekonomik ve sosyal sıkıntı karşısında, kamuoyunun dikkatlerini çevirmek düşüncesiyle dış ihtilaf ve gerginlikleri tahrik eder ve yüksek seviyeli temasları yoğunlaştırarak gösterişe ağırlık verirler. Diplomasi iç siyasi açığa yama olarak kullanılmamalıdır. Papandreau “ Türk tehdidi iddia ve propagandası ile muhalefeti susturmaya, kendi etrafında milli birliği sağlamaya çalıştı. “
Politika Tespiti: Milletler arası önemli meselelerde politika tespiti ve kararlara varmak kolay bir iş değildir. Türkiye’nin ani gelişmeler karşısında tutum tesbit ettiği, zamanında tepki gösterdiği nadirdi. Oysa ideal olan dış politikanın devamlı olması, sık değişmemesi, milletlerarası ilişkilerde güven verme çok önemlidir. Diplomatın artık aldatanı değil, güven vereni başarılı olmaktadır. Diplomatik temaslarda şahsi dostluklar kurmak devlet menfaati açısından kazanç getirmektedir. Bu tür dostluklar karşı tarafın tekliflere açık olmasını sağlayabilir. Türkiye’de ilgili bakanlıkların süresinin az olması tecrübe birikiminin kesintiye uğramasına sebep olmaktadır. Bilhassa dış işleri uzun yıllar tecrübe neticesi iyi bir dış işleri yetkilisi olmayı sağlamaktadır. Tecrübe birikim istemektedir.
Menfaat Sahası: Bir devletin dış politikası ve dünyadaki yeri iç ve dış potansiyeli toplamına eşittir. Büyük devletler menfaat sahaları oluşturur. Amerika, Sovyetler Birliği. Bunun için askeri ve ekonomik güç gerekir. İngiltere ve Fransa gibi eski imparatorluklar, dillerini konuşan, tarihi bağları bulunan memleketlerle topluluk oluşturmuşlardır. İngiliz Milletler Topluluğu gibi.
Dış politika dinamiktir. Dış politikada krizlerin kontrolü önemlidir. Büyük devletlerin “kriz kontrol merkezleri” vardır. Amaç ani baş gösteren bunalımlara hazırlıklı olmak, gelişmesini önlemek.
Her şey dış politikada insanlar içindir ve insan eliyle yürütülür. Başarısı, yürüten insanların seviyesi ve başarısına bağlıdır. Dış politikayı yönlendiren siyasi liderlerin güçlü olması önemlidir. Demokratik iktidarların hükümetleri dışişleri idaresini en güçlü üyelere verirler. Demokrasinin oturmadığı bazı Akdeniz memleketlerinde ise “zayıf ” elemanı bu makama getirirler; her şey başbakanda toplansın diye.
Dış Politika Hedefleri: Dış politika milli hedeflere göre tesbit edilir. Aktif milli hedefler vardır. Bir devleti büyük hedeflere götürmek, dünyadaki yer ve rolünü takdim etmek, geleceğini sağlam esaslar üzerine oturtmak gibi. Pasif milli hedefler statükocudur. Durumu olduğu gibi muhafaza etmek, her türlü oluşum ve ihtilafın dışında kalmak. Türkiye Atatürk döneminde aktif milli hedefe sahipti. Daha sonra pasif döneme geçilmiştir. Dış politikanın onurlu olması şarttır. Tavizkar “ ver- kurtul ” şeklinde dış politika yanlış ve tehlikelidir. 1938 Münih gibi.
TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Türk dış politikasının bir imparatorluk dönemi,bir de Cumhuriyet dönemi vardır. İmparatorluk dış politikasının ciddi bazı yanlışlıklara,çöküş döneminin onur kırıcı tablolarına rağmen,muhteşem bir geçmiş vardır. Bu politikada devlet daima büyük görülmüş,gösterilmiş ve temsil edilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi Dış Politikası: Bu dönem aktif,dinamik dış politika dönemidir. Türkiye bu dönemde aranan,sayılan,sözü dinlenen bir devlettir. Hatay anavatana katılmış, 1936Montreux Anlaşması ile boğazlar statüsü değişmiştir. Atatürk’ten sonra diplomaside pasif dönem yaşanmıştır. Yine bu dönemde Türkiye Türk dünyasına sırtını çevirmiş bunların ümit ve bekleyişlerini cevapsız bırakmıştır. II. Dünya savaşı sonra 12 adanın Yunanistan’a verilmesinde sessiz kalmıştır. Ayrıca Sovyetler Birliği savaş sonrası Kars, Ardahan, Boğazlar üzerinde hak istemiş, bunun üzerine Türkiye Amerika tarafından Truman Doktrini ile toprak bütünlüğü teminat altına alınmıştır. 1950 Zorlu dönemi Türkiye’nin menfaatlerinin korunduğu dönemdir.
Kıbrıs Meselesi: Yunanistan 1963’ten başlayarak Kıbrıs ve Ege’de anlaşmalara aykırı davranmış, Türkiye buna karşılık haklara sahip çıkmamış, nihayet 15 Temmuz 1974’te darbe teşebbüsüne girmiş ve Enosis ilan etmiştir. II. Dünya savaşından sonra Kıbrıs Rumları Atina’nın desteğiyle baş kaldırdılar. 1950’lerde Türkiye “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktur “demiştir. Zorlu döneminde teşebbüsler olmuş, 1959’da Zürich anlaşması yapılmıştır. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ilan edilmiştir. 1974’te ise Türkiye Rumların Sampson darbesi ve Enosisi ilan etmeleri üzerine çıkartma yapmıştır. Kıbrıs meselesi gündemde iken koalisyonunu istifa etmesi ve 6 aylık hükümet boşluğu esnasında Kıbrıs’la ilgili aleyhimize Rum lobi faaliyetleri propaganda yapmış, yanlış bilgi vermişlerdir.
15 Kasım 1983’te KKTC ilan edilmiştir. Bu milli davada en büyük güç kaynağı ve savunma hattı sayın başbakan Denktaş olmuştur. Yapılan bir hata da Maraş’ın ölü şehir ilan edilmesidir. Batılıların bu meselede az istisna ile Rumların yanında yer almasında tarih, kültür ve Yunan diplomasisinin rolü kadar din faktörü de etkili olmuştur.
A.E.T. Politikası: 25 Mart 1957’de imzalanan Roma Antlaşması ile altı üyeli Ortak Pazar doğar. Onun karşısında İngiltere’nin başını çektiği yedi üyeli Serbest Müdahale Bölgesi yer alırken, Türkiye’yi NATO’ya sokan zamanın Ankara Hükümeti 1958’de Ortak Pazar’a üyelik için müracaat eder fakat 1960 ihtilali bunu kesintiye uğratır.
Topluluk konusunda Türkiye’nin tutarlı ve devamlı bir politikası olmamıştır. Yaklaşımlar hükümet hatta bakanlara göre değişik olmuştur. Batı kuruluşları ile 45 yıllık mevcudiyetine rağmen, Türkiye henüz Batı ile işbirliği ve menfaat dengeleri, kaide ve inceliklerini anlayabilmiş değil.
Yeni Dünya Düzeni: Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile dünya siyasi coğrafyası değişti Türkiye’nin Orta Asya Türkleri ile temas kurması için yollar açılmıştır. Eski Sovyetler Birliği’nden boşalan siyasi denge yönü bizi bekliyor. Oysa Ankara buna hazır değil. Ermenistan- Azerbaycan temasında Ankara zayıf kalmıştır. Kafkaslar ve Balkanlardaki ciddi gelişmeler karşısında Ankara’nın verdiği kötü imtihan milletlerarası görüntümüzü ve Türkiye’ye bağlanan ümitleri zayıflatmıştır. Türkiye fırsatlarını iyi değerlendirmelidir. Körfez krizinde başarılı bir politika izlenmiştir. Kıbrıs harekatından bu yana ilk defa dünyanın dikkatleri Türkiye’ye çevrilmişti.
Arşiv, evveliyat, enformasyon Dışişlerimizin daima zayıf tarafı olmuştur. Dış Türklerin varlığı, Kafkas ve Orta Asya Türk ve Müslüman Cumhuriyetler hakkında da bilgilerin bulunmadığı görülmüştür. Zira çark günübirlik dönsün diye düşünülüp yapılmıştır. Diplomasimiz kadrolarının seviyesi genelde yüksektir. Ancak teşebbüs ve takip sahaları sınırlıdır. Merkezden gelen talimata bağlı kalırlar. Talimatların her zaman akıllıca hazırlandığı söylenemez. Yanlış talimatlara mukavemet etmek ve düzeltilmesini istemek pek az diplomatımızın başvurduğu yodur.
Hiçbir büyükelçi tayininde gidilecek memleketin özellikleri, hizmetin icabı ile gönderilecek şahsın tecrübe ve vasıfları gözönünde bulundurulmaz.
Bakanlıkta sicil sistemi işlemektedir.
Diplomatlarımızın kendi memleketleri hakkında bilgileri sınırlıdır. Memleketini gereği gibi temsil edebilmek menfaatlerini savunabilmek için önceden onu iyi tanımak gerekir.
Siyaset Planlaması: Türk Dış politikasının bir diğer zayıf tarafı da orta ve uzun vadeli bir planlamaya dayanmamasıdır. Zorlu zamanında Siyaset Planlama Dairesi kuruldu ama işletilemedi.
Müzakere Tekniği: Bizimle ilgili “sahada kazandığını müzakere masasında kaybeder” sözü meşhurdur. Türkiye bazı şahsi gayretler dışında hiçbir milletlerarası müzakereye ciddi bir biçimde hazırlanmış ve ona göre hazırlanmış değildir. En ciddi işler bile “idare etmek” şeklinde yürütülüyor. Gramyko, Stalinin milletlerarası konferansları daima iyi hazırlanarak katıldığını söylüyor. Müzakere ve savunmadaki kayıplarımızın bir kısmı da insanımızın “aile cenaplık” özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu devlet hayatına da yansımıştır. Bizim insanımız karşı taraftan gelen ısrarlara karşı fazla mukavim değildir, vermek kurulmak ister.
Dış Politika Vasıtaları: Dış politikanın iki önemli vasıtası vardır. Birincisi dışarıdaki vatandaşların, demokratik bir şekilde milli menfaatlerinin savunacak şekilde teşkilatlanmasıdır. Amerika’daki Rum ve Ermeniler lobi oluşturmuşlardır. Türkler yeni yeni teşkilatlanmaya başlamıştır. Kıbrıs Harekatında Amerikan ambargosunu Avrupa’daki iki milyon Türk’e rağmen delemedik.
Dış politikanın ikinci önemli vasıtası da dış ülkelerdeki dostlardır. Bizler dost kazanmakta ve muhafaza etmede pek başarılı değiliz. Yunanlılar dost ve destek kazanmada önde gelir.
Hareketsiz Diplomasi: Türk Dış politikası daima riskten kaçmıştır. Dış politikamızın seneler boyu sığındığı en büyük mazeret Sovyetler Birliği olmuştur. Aksiyon başlatmak isteyen her siyasi lider Sovyetleri bahane göstermiştir. Türkiye’nin elindeki imkanları her zaman akıllıca kullandığı söylenemez.
Dış İlişki Coğrafyası: Türkiye dış politika coğrafyası çok sınırlı tutulmuştur. Orta ve Latin Amerika, birkaç Kuzey Afrika memleketi dışında Afrika kıtasının tamamı, Uzak Doğu, Pasifik uzun süre ihmal edilmiştir. Yüze yakın memleketle ilişiğimiz sadece sathi ve şekli kalmaktadır. Pasifik gelecekte dünyanın önemli bir merkezi olmaya namzettir. Tarihi bağlarımız bulunan Çin ile de ilişkilerimiz iyi merkezi olmaya namzettir. Tarihi bağlarımız bulunan Çin ile de ilişkilerimiz iyi değildir. Bunun neticesinde Dünyada gördüğümüz Siyasi destek zayıf kalmaktadır.
Dış Politika Ekonomi İlişkisi: Türkiye ekonomik menfaati, diplomasinin bir aracı olarak kullanmak imkanına sahip değildir. Oysa günümüzde dış politikanın en etkili baskı aracı ekonomik menfaattir. Büyükelçiliklerimiz Türk işadamlarının dışarıdaki menfaat ve meselelerine sahip olmaktan kaçınmakta bunu hiçbir diplomatik etkinliği olmayan Hazine Müşavirliğine bırakmaktadır.
Dış Politika Araştırması: Dış politikada önemli bir husus da siyasi planlama ve araştırmaların, Dışişleri Bakanlığında böyle bir merkezi yoktur. Dışişleri Bakanlığı ile üniversitelerdeki çeşitli enstitülerin de bir işbirliği yoktur. Dışişleri Bakanlığı ile üniversitelerdeki çeşitli enstitülerin de bir işbirliği yoktur. Batı’da araştırma enstitüsü ve kuruluşlarının sayısı ve ihtisaslaşması sebepsiz değildir. Ayrıca Batı’da her siyasi partinin araştırma grupları vardır.
Siyasi partilerimizin programında dış politika klasik, yuvarlak cümleler şeklinde yer alır. Hükümet, programının dış politika bölümünü Dışişlerine Bakanlığı’na bırakır.
Dış Politika Zorluk ve Kozları:Dış politikamızın zorluğu iki sebeptendir: Tarihimizin büyüklüğü, İmparatorluk. Bizim büyümemiz, genişlememiz istenmez. Ayrıca müttefiklerimizin olmayışı da zorluklar arasındadır. Bazı milletler topluluklar kurmuşlardır Arap, İngiliz vs.. Batı ile olan işbirliğimizde din faktörünün de bir zorluk kaynağı olduğu ortadadır. Buna rağmen Türkiye konumunu iyi değerlendirebilecek bir politika takip ederse gelecekte eski imparatorluk dönemindeki gücünü yakalayabilir.
Dış Politika Grafiği: Atatürk dönemi dış politikası dinamik, başarılar sağlayan bir politikadır. Daha sonra hareketsiz bir politika. II. Dünya savaşına katılmamak ciddi bir başarı kabul edilebilir. Savaş sonrası ile imkanların dışarısında kalmayı başarı kabul etmek zor. 1950’li yıllar Amerika ile yakınlaşma dönemidir. Zorlu’nun Dışişleri Bakanlığı dönemi çok aktif geçmiştir. Koalisyon hükümetlerinde diplomasimizin çalışması hem zorlaşmış hem de ağırlaşmıştır. Türkiye milletler arası alanda etkin rol almaktan itina ile çekinmiş baş gösteren fırsat ve imkanları gereği gibi değerlendirememiştir,Milli menfaat sınırları dar tutulmuş Dünya coğrafyasının büyük kısmı adeta faaliyet sahası dışında bırakılmıştır. Devamlı savunma hesap verme durumunda kalınmıştır. Türk dış politikası mevcut ve tarihi potansiyelin altında seyretmiştir.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
ÇAĞIN HASTALIKLARINA VE MODERN TIBBA BİR BAKIŞ
ÇAĞIN HASTALIKLARINA VE MODERN TIBBA BİR BAKIŞ
Yazar: Brian INGLIS
Yayınevi: İnkılap Yayınevi
ÖNSÖZ
Şu anda binin üzerinde İngilizce tıp dergisi var ve 1980 ‘de yalnız İngiltere’de 3000 civarında tıp kitabı yayınlandı. Bu sebeple kendimi en çok, başka yerlerde yayınlanmış yazıları irdeleyen ve kolayca gözden kaçabilecek kaynaklara işaret eden dergilere borçlu hissediyorum. Tıbbi jargonu kullanmamaya çalıştım; klinik deyimlerden çok konuşma dilinin deyimlerini kullandım. Fakat yazılış açısından, geçerli tıbbi temayüle göre davrandım ki, mesela diftongların atılmasında temayül genellikle daha hassas olma yönündedir.
Yakın zamanlara kadar, tıb biliminin yavaş fakat sistematik olarak medeniyetin hastalıklarını ortadan kaldırdığına geniş biçimde inanılıyordu. Bu inanca göre insanoğlu yüzyıllar boyunca cehalet ve hurafeler sebebiyle hatta onların desteğiyle ortaya çıkan afetlerin, mesela büyük salgınların kurbanı olmuştu. Fakat tıb ve bilim, bu belaları def etmiş ve 19. yy.’ın ortalarına gelindiğinde, bakteriyologların çabalarıyla en nihayet hala en büyük tehdit olan enfeksiyon hastalıklarına yol açan unsurlar tesbit edilmiş, böylece bu hastalıkların bağışıklama yoluyla engellenmesi ve Paul Ehrlich’in deyimiyle ‘’büyülü mermiler’’ olan ilaçlarla tedavisine giden yol açılmıştı. Aynı zamanda gelişen teknoloji daha doğru teşhisler koyuyor, anestezideki gelişmeler cerrahların daha komplike ameliyat yapmalarını sağlıyordu. Batıda tahmini yaşama süresinin sürekli yükselmesi katedilen mesafeyi gösteriyor, 1930’larda sulfa grubu ilaçların, ardından penisilin ve diğer antibiyotiklerin keşfiyle tıp bilimi en yankı yapan zaferini kutluyordu.
Fakat giderek uyarı sesleri yükselmeye başladı. Bunlardan biri tıp camiasının kendi içinden birinin, Rene Dubos’un 1959’da basılan Sağlık Serabı adlı eseriydi. Dubos tıbba saldırmakla suçlanamazdı, fakat kendini, tıbbın yaptıklarının öyle övüldüğü gibi harikulade şeyler olmadığını belirtmek zorunda hissediyordu. Dubos soruyordu: ’’Toplumumuzda günlük hayatın sıradan dertleri için gittikçe artan sayıda insan, ilaçlara ve doktorlara bağımlı hale gelirken sağlığımızın dünya tarihindeki en iyi durumunda olduğunu iddia etmek bir kandırmaca değil mi?
Tıbbın Öcü
1970’lere kadar eleştirilere pek itibar edilmedi; hastalıklı şartlar camianın kendi işiydi ve doktorların bir rahatsızlık duymamalarının asıl sebebi de doğrusu buydu. Bu eleştiri sahiplerinin en hırçını olan eski rahip Ivan Illich, kitabında şunu vazediyordu: ‘’tıp örgütü sağlık için büyük bir tehdit oluşturuyor’’. O’na göre tıp camiası hemen bütün kaynaklarını, etkili olduğu takdirde gelir ve statülerini azaltacak koruyucu tıptan ziyade kendilerine para ödenme sebebi olan tedaviye yoğunlaştırıyorlardı. Bu halk açısından yalnızca bir hata değildi; müdahalelerin pek çoğu gereksiz olduğundan gerçekte insanları daha sağlıksız yapıyordu. Cerrah, hastalarının ihtiyaçlarından çok bankadaki hesabının hacmiyle ilgiliydi; doktor, kullandığı ilaçların yan etkilerinin yol açtığı iatrojenik hastalıklar yüzünden gerçekte hastalarını daha hasta ediyordu.
Tıp camiası bu saldırıları hak etti mi? Ettiyse neden? Medeniyetimizin hastalıklarına karşı tıbbın takındığı tavrı araştırarak bu soruya cevap vermeye çalıştım .Bu hastalıkların içinde en öldürücüleri olan kalp rahatsızları ve kanser, en tedirgin edenler - ruh hastalıkları ve iatronejik olanlar- ve en şaşırtıcı olanlar - nöropatiler ve alerjiler - var. Doktorları suçlayan bir sonuç çıkarsa, ‘’anti doktor’’ ithamına karşı şimdiden kendimi şimdiden savunayım. Montaigne otobiyografisinde şöyle diyor: ‘’Doktorlara yaptıkları sebebiyle değil, şahsiyetleri yüzünden hürmet ediyorum. İçlerinde sevgiye layık pek çok iyi insan tanıyorum. Onlara değil, fakat sanatlarına hücum ediyorum.!’’
Bu sözler benim içinde geçerli.
I. BÖLÜM
KALP HASTALIĞI
Kalp hastalığı, yaşlılığın bir tezahürü olarak görülürdü. Kalp krizleri konusunda iki risk unsuru belirlendi: arterlerin yağlı bir maddeyle, kolesterolle kirlenmesi ve kanın pıhtılaşıp tromboz oluşması.
İkinci Dünya Savaşından sonraki ölüm istatistikleri kalp hastalığından ölenlerin gittikçe arttığını gösterince bir0 sürü anti-koagulan (pıhtılaşmayı önleyen) madde piyasaya çıktı. Anjina şikayeti olanlar veya kriz geçirenler neredeyse tıbbın ihmal ettikleri gibi görüldü.
Fakat bu durum, kalp krizlerinden ölümün giderek artmasının önüne geçemedi. Hayat kurtarmaması bir yana, beyin gibi hayati dokularda sık sık iç kanamaya yol açıp ölümlere sebebiyet verdiği bilindiği halde, bu tedavi şekline lüzumsuz yere büyük miktarda para harcanıyordu.
Kalp cerrahisini kolaylaştıran yoğun bakım ünitelerinin ortaya çıkıp 1967’de Christiaan Barnard’ın, Cape Town’da ilk kalp naklini gerçekleştirmesi modern tıbbın en yüksek başarısı olarak selamlanandı .
Kalp nakli yapılan çok geçmeden pnömoniden öldüğünde, yabancı kalbin reddinin önlenmesi için kullanılan ilaçlar hastayı infeksiyona duyarlı hale getirdiği anlaşıldı. Ameliyatın benzeri dünyanın diğer yerlerinde yapılıp, genellikle üzücü sonuçlanınca tepki başladı. Framingham
Araştırmacılar bilinmeyenleri açığa çıkarmak ümidiyle daha çok kalp, damarlar ve kan üzerinde çalışıyorlardı; bu araştırmaların sonuçları doktorların, cerrahların kalp krizinden kurtulan hastalar daha etkili müdahalede bulunmalarını sağlayacaktı. Fakat bir araştırma grubu, kalp hastalığının sebeplerini bulmak için epidemiyoloji tekniklerinin kullanıldığı değişik bir yol takip ediyordu.
İstatiklerin değerlendirilmesine dayanan epidemiyolojik metod yeni değildi. Bu metod en çarpıcı başarısını 1854’de Londralı doktor John Snow’un şehrin değişik yerlerindeki kolera vakalarındaki istatistiklere dayanarak, ‘’hastalığın asıl sorumlusunun kirli havadan ziyade, belli kuyulardaki içme suyu olduğunu’’ söyleyen hipotezi doğrulandığı zaman kazanmıştı. Snow’un
başarısı fazla ilgi görmedi. Bir grip salgını sırasında hastalığın seyrini öngörerek immünizasyon gibi koruyucu tedbirlerin zamanında alınmasını sağlaması dışında epidemiyoloji de tıbbın çok önemli olmayan bir disiplini olarak görülmeye devam etti.
STRES
1969’DA, Fram İngham araştırmasının dışında, başka bir muhtemel risk faktörü daha meydana çıkmıştı: Psikososyal stres.
18. yy.da cerrah John Hunter, kalbinin ve hayatının, kendisini öfkelendirecek bir budalanın elinde olduğuna işaret ediyor, hastane kurulunun bir toplantısı sırasında ölümü bu düşüncesini doğruluyordu.
Illınois Üniversitesi psikiyatri profesörü Franz Alexandr 1939’da, vakaların tetkikinden yola çıkarak, herhangi görünür bir sebep olmadan kan basıncının devamlı olarak normalin üstünde olduğu ‘’ eşansiyel ‘’ hiper tansiyonun temelini tanımladı: Bastırılıp biriken saldırgan dürtüler, yani baskıların kendisinin şiddetinden çok, kişinin bu hissi baskılara tepki gösterme şekli.
Flanders Dunbar 1947’de yayınlanan ‘’Mind and Body’’- ‘’Zihin ve Beden ‘’- adlı eserinde kalp hastalığından muzdarip insanları, ‘’kendilerine karşı insaf duymadan ve görünüşte de bir zevk almadan sıkı bir şekilde çalışan tiker’’ diye niteliyordu.
1952’ de Cincinnathi Üniversitesin’ den iki araştırmacı, kalp krizi sebebiyle hastahanelere getirilen her dört hastadan üçünün yakın geçmişte bardağı taşıran son damla olan, ruhi stres yaratan bir olay yaşadıklarını bildirdiler.
İlaç ve stresin beraberce yaptıkları hasar, stresi takiben kalp krizinden ölen kişilerin otopsilerinde karşılaşılan hasara çok benziyordu.
Cırculatıon adlı tıp dergisinde editör olan H. R. Sprague’nun 1958’de yazdığı ‘’hastalık ve stres’’ alaycı yorum o zamanlar bayağı kabul gördü. Sprague soruyordu: Kesinlikle bir stres belirtisi olan intiharın bu kadar yaygın olduğu Japonya’da niçin kalp hastalığı nispeten az görülüyor?Kalp savaş zamanlarında neden azalma eğilimi gösteriyor?Manik depresif hastalar niçin diğer insanlara göre daha riskli değiller?
1964’te ‘’Journal of Chronic Diseases2’, Nort Dakota’da kalp hastalığıyla ilgili sosyal ve kültürel faktörlerin araştırılmasıyla ortaya çıkan sonucu yayınladı. Sigara ve yağ tüketimi gibi risk faktörlerinden bağımsız olarak, sık sık ev değiştirenler daha fazla tehlike altındaydılar. Şehirlerde oturanlar içinde risk, şehir dışında oturanlara karşı üç kat fazlaydı.
LOBİLER
Zihnin kalp hastalığında sorumluluğu bulunduğu fikri ve bunun getirdiği bulgular, bu konuda yılların getirdiği önyargı yüzünden, değil kalp hastalığını önlemek için kullanılmak ilk zamanlar pek dikkate dahi alınmadı. Ama 1960’lı yıllarda diğer ülkelerde de yapılan ve Framingham bulgularını doğrulayan araştırmalar, sigara aleyhinde, hayvani yağ ile kolesterolün az tüketimi lehinde ve yüksek tansiyonlu kişileri durumlarına müdahale etmeye sevk edecek bir kampanya ile kalp hastalığının önüne geçebileceği yolunda bir anlayışa ön ayak oluyordu. Nixon yönetimi tarafından bu ‘’salgın’’ konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere 1970’te kurulan ‘’Kalp Hastalığı Kaynakları için Toplum Komisyonu’’ özellikle önemli risk faktörüyle hastalık arasında sebep sonuç ilişkisi olduğunu destekler tavır aldı. Artık diyet alışkanlıklarındaki gerekli değişiklikleri sağlamaya yönelik, hem kamuoyuna, hem ilgililere dönük eğitici ve destekleyici bir programla birlikte sigara içmeni
n yol açtığı zararları vurgulayan bir kampanya ve basın- yayında sigara reklamının yasaklanması ihtiyacı vardı. Aynı zamanda hipertansiyonu araştırmak ve kontrol altına almak için milletçe büyük bir çaba gösterilmeliydi.
Amas kamuoyunu domuz etinin, tereyağının ve peynirin birer tehdit unsuru olabileceğine inandırmak ve onları sigara içmekten vazgeçirmek bayağı zor bir işti.
Süt ürünleri ve tütünün tüketimini böyle birden azaltacak tedbirler almak yalnızca vatandaşın kendi sağlığıyla, hükümetin dadılığına başvurmadan, kendisinin ilgilenmesini savunan seçmenleri karşısına almakla kalmayacak, çiftçi ve tütün lobileri de Nixon’un aleyhine çevirecekti. Yönetim bu gibi tedbirlerin tavsiyesini tıp camiasına bırakmaya karar verdi.
HİPERTANSİYON
Yüksek kan basıncının bazı hastalıklarla beraber görüldüğü uzun zamandır bilinen bir şeydi, ama insanı şüphelendirecek bir belirti vermediğinden genellikle kendi başına müdahaleyi gerektirecek bir hastalık olarak değerlendirilmemişti.
Sonunda, yüzyılın başında saygın bilim adamı Sir Clifford Allburtt, ‘’hyperpiesia’’ dediği yüksek tansiyonu ciddiye almak gerektiğine arkadaşlarını ikna etti.
Framingham bulguları ilaç endüstrisi için yeni bir teşvik oldu. Trankilizan ve diüretiklerle yapılan denemeler çok takdir topladı. Fakat yükselen kalp krizinden ölüm oranını düşüremedikleri gibi, kötü yan etkileri de vardı.1962’ de William Ewans anti-koagülanlar için yaptığı tenkidini bu kez yeni tansiyon ilaçlarını da içine alacak şekilde tekrarladı. Hipertansiyonun tedavisi için o zamana kadar 58 tane madde tavsiye edildiğini söylüyordu.’’İlk çıkanların faydası olmasa da pek zararı yoktu; daha etkili olan sonrakilerinse konjunktivit, kas ağrısı, deri döküntüsü, eklemlerde şişme, lupus eritematosus, sinirlilik, depresif psikoz, idrar tutulması, anevrizma ve felç gibi yan etkileri görüldü.’’Evans’a göre hipertansiyonun ‘’ sebeplerini çözmeyen bu ilaçlardan vazgeçilmesinin zamanı çoktan geçmişti.
Evans’ın uyarılarına yine aldırış edilmedi. Kardiyologlar yapımcıların tarafından daha büyük gürültüyle piyasaya sürülecek 59. İlacın daha iyi ve daha güvenilir olacağına inanıyorlardı. Ve1970’ lerin başında kurtarıcı geldi: Hormonların aktivitesini engelleyerek ağrıyı azaltan ‘’beta -blokerler’’. Aslında anjina için çare olarak piyasaya çıktığı halde kısa zaman sonra kan basıncını düşürmek ve aritminin önüne geçmek için geniş biçimde kullanılmaya başladılar.
1974’te, ICI firmasının çıkarttığı Eraldin isimli ilacı kullanan bazı hastalarda görme bozukluğu yapan kornea zedelenmesi meydana geldiğini bildiren bir notla doktorlar uyarıldılar. Doktorlardan gelen cevaplardan bu yan etkinin sanılandan çok daha yaygın olduğu anlaşılmakla kalmayıp sağırlık, pertonit, plözeri gibi yan etkilerin varlığı da ortaya çıkıyordu. İlacın piyasadan çekilmesi kararı alınana kadar yan etkilere bağlı 18 ölüm ve 600’ den fazla ciddi hasar vakası bildirilmişti: Deride yamalar halinde pul pul olmuş tabakalar, lupus eritematosus, hastaların gözlerini suni olarak nemlendirmelerini gerektirecek derecede gözyaşı bezlerinin zayıflaması. Yirmi kadar hastada körlük belirmişti.
1978’te Charing Cross Hastanesi’nde danışman kardiyoloog olan Peter Nixon ‘’lancet ‘’ dergisine gönderdiği mektupta, bir kalp uzmanının zamanının büyük bir kısmını iatrojenik rahatsızlıklarla uğraşarak geçirmek zorunda kaldığını ve kendi tecrübesine göre bu rahatsızlıkların beta- blokerlerle birlikte büyük ölçüde arttığını yazdı.
Eraldin dışındaki beta-blokerlerin güvenilirliğine uzun zamandır inanıldığı için Nixon’un uyarıları pek dikkate alınmadı .Fakat birkaç ay sonra ‘’British Medical Journal’’de çıkan yazıda hipertansiyon tedavisi sebebiyle meydana gelmiş körlük vakası bildiriliyor, editör tarafından üzüntülü bir dille kaleme alınan yazıdaysa aynı sebeple meydana gelmiş diğer ciddi yan etkilerin söz konusu olduğu bazı vakalardan bahsediliyordu.
KORONER BAKIM
1970’lere gelindiğinde hipertansiyonun tedavisiyle ilgili aksilikler kardiyologları eskisinden daha az ilgilendiriyordu. Ellerinde daha önemli meseleler vardı; hayat ve ölüm meseleleri. Kalp krizi geçiren veya kalp aritmisi olan lertaların ambulansla getirilip, nabızdaki düşme veya yanlış bir kalp vurumu gibi durumlarındaki en ufak değişmeyi bildirerek hemen gerekli önlemin alınmasını sağlayan cihazlara bağlandığı yoğun bakım üniteleri 1950’ lerde hizmete girmişti. Yokluklarında kaybedilecek birçok hayatın kurtarıcısı sıfatıyla bu servisler sıklıkla ziyaretçilere hastanelerin en gurur duyduğu bölümler olarak gösteriliyordu.
Fakat yavaş yavaş bu servislerin kalp krizinden sonraki yaşama oranına ne kadar az katkıda bulunduğu anlaşılmaya başladı. Birincisi, ancak zamanında hastaneye yetiştirilen hastaları kurtarabiliyorlardı.1972’ de yayınlanan bir rapora göre Edinburgh’ta yapılan bir araştırma, kalp krizinden ölümlerin yaklaşık yarısının kriz başladıktan sonra bir saat içinde, kalanın yüzde yirmisininde hastaneye yetişmeden gerçekleştiğini ortaya koymuştu.
Koroner bakım üniteleri hastaya verdikleri bazan epey uzayan sıkıntı yüzünden de tenkit ediliyorlardı. Dr. John S. Bradshaw, British Medical Journel ‘de şöyle diyordu: ‘’ Hastayı zillerin çınladığı, ışıkların yanıp söndüğü ünitelere kapayıp bütün bu stres yüzünden onun neredeyse psikiyatrik bir rahatsızlık sahibi olmasına sebep oluyoruz.
Koroner bakım konusunda bayağı endişeleri olan kardiyolog Peter Nixon 1978’de görevli bulunduğu Charıng Cross Hastanesi’nde konu hakkında tartışmaya davet eden bir memorandum yaptı. Lancet dergisindeki yazısında Nixon: ‘’Hastane ve hastane öncesi koroner bakımın hayat kurtarıcı değeri hususunda süren iddialara ve bu şartların hazırlanması için harcanan büyük miktardaki maddi ve insani kaynağa rağmen, miyokard infarktüsünden ölüm oranı değişmemiştir.’’
BY-PASS CERRAHİSİ
Yüzyılın başından beri anjinanın tedavisi için değişik ameliyat biçimleri denenmiş, bunların faydası konusunda heyecan verici ilk raporları sonradan hep hayal kırıklığı izlemiş ve sonunda yüksek ölüm oranı sebebiyle bunlardan vazgeçilmişti. İlk başarılı by- pass transplantı, artere eklenen bir ven yardımıyla 1967’de yapıldı; bunun başarısı kaçınılmaz olarak Barnard’ın aynı yıl gerçekleştirdiği kalp transplantasyonuyla gölgelendi. Bir kere ustalaştıktan sonra ameliyat nispeten basitti ve vwewnin hastanın kendi vücudundan alınabilmesi graft reddi problemini önlüyordu.
Londralı psikiyatrist Eliot Slater Britsh Medical Journal’a 1971’de yazdığı Sağlık Servisi mi Hastalık Servisi mi adlı yazısında, tıp mesleğinin hedefinin sağlığı sağlamak ve devam ettirmek, bunu yapamıyorsa en azından acıyı hafifletmek ve hastayı teskin etmek olması gerektiğini, bu hedefin ‘’neye mal olursa olsun hayatı devam ettirmek’’ olamayacağını, çünkü ilk hedef gerçekleştirildikten sonra ikincisinin kendi kendine hallolabileceğini ve bunu halletmenin doktorun görevlerinden olmadığını söylüyordu. Slater’ in endişesinin sebebi bu gerçeğin unutuluyor olması ve hastanelerin gurur ve prestij kaynağı olan yoğun bakım, hemodiyaliz ve organ transplantasyonu servislerinin giderek artma eğilimiydi.
1972’de New York Mount Sinai Tıb Okulu’ndan R. S. Blacher açık kalp cerrahisini cerrahların hesaba katmadığı bir yan etkisine dikkat çekti. Ameliyatı takiben kendisine gönderilen on iki hastadan sekizi psikiyatrik açıdan rahatsızlanmış ve bunu da refakat edenlerden saklayabilmişlerdi.
Nisbeten basit ve bayağı karlı olması sebebiyle cerrahların by-pass ameliyatına gelişigüzel başvurduklarının işaretleri de belirmişti. Bir araştırma, by-pass ameliyatı olan hastaların yaklaşık yarısında daha önce, yeni anti-anjinal ilaçların herhangi birisinden fayda görürler mi diye deneme yapılmadığını, vakaların hiçbirinde de, cerrahiye ancak ilaç tedavisinden sonra başvurulabileceğini cerrahın hastaya söylemediğini ortaya koydu. Tehlike 1977’te, Seattle, Washington Üniversitesi doçenti T. A. Preston tarafından da gösterildi. Kardiyolog Preston by-pass cerrahisinin anjinayı hafiflettiğinden şüphe etmiyordu. Fakat bu ameliyatın başarılı olduğunu göstermeye yetmezdi; asıl sorunun şu olması gerekirdi:Ameliyat ne kadar gerekli ? Cerrahinin belirgin olarak diğer tedavi yollarından daha mı etkili olduğunu anlamak ve bu soruyu cevaplamak için iyi kontrol edilmiş denemeler yapılmamıştı. Her ne kadar hastalara ameliyatın gerekliliği konusunda güven veriliyorsa da, ‘’iddia edilen artan yaşama süresi ilmi bir çalışma tarafından doğrulanmamıştı ve birçok inceleme bu iddia lehinde delil olmadığını göstermişti.’’Bu gerçek hastalara anlatılsaydı, kaçı ameliyatı kabul ederdi?
Alabama Üniversitesi, koruyucu tıp bölümünden Glen da Barnes ve arkadaşları araştırmaları sonucunda, ameliyattan sonra işe dönme veya çalışma süresi açısından bir faydanın söz konusu olmadığını buldular.
DİYET Mİ, STRES Mİ?
A. B. D.’ de halk Framingham’ın mesajını almaya başlamıştı.1960’ların ortalarıyla 1970’lerin ortaları arasında yumurta tüketimi yüzde on iki, süt ve kaymak tüketimi yüzde yirmi, tereyağı tüketimi yüzde otuzun üstünde azaldı. Aynı devre içinde kalp krizinden ölümlerdeki artış önce durdu, sonra tersine döndü ve böylece 1975’e gelindiğinde ölüm oranı on yıl öncesinden beşte bir azalmıştı. Aynı zamanda halk daha az sigara içtiğinden ölüm oranındaki değişiklik yalnızca diyetin değişmesine verilemezdi ama en azından bu değişiklik önceki epidemiyolojık bulgular konusunda güven veriyordu.
1970’lerde Stanford Kalp Hastalığı Programı yürütüldü. Kanda kolesterol seviyesi ve yüksek miktarda doymuş miktarda yağ tüketimi gerçekten risk faktörüdür; birçok memlekette yapılan denemeler bunların birinin veya her ikisinin söz konusu olduğu durumlarda kalp krizine meylin arttığını göstermiştir. Ancak bu ikisi doğrudan ilişkili değildir; birçok miktarda tereyağı veya yumurta yemek illa kandaki kolesterol seviyesini yükseltmez.
A. B. D.2de bir zaman için en çok şüphe çeken faktör hareketsiz hayat tarzıydı; otomobillere ve asansörlere aşırı bir rağbet vardı. Dedelerimizin o büyük öğünleri yiyebilmeleri enerjik hayat tarzlarına bağlandı.
1966’da Lancet dergisinde yazılan raporda:’’Uyarıcı olarak egzersiz yapıldığında vücudun hemaostatik sistemi bu durumu telafi etmeyi öğrenebiliyordu. Framingham araştırma ekibinin bu teoriye fazla arka çıkmaması belki şaşırtıcıydı ama onlar risk faktörü olarak şişmanlığı suçluyordu. Ekipten William B. Kanel, ‘’hareketsiz bir hayat tarzı ve aşırı yemenin beraberce’’ hastalığa katkıda bulunduğu fikrindeydi. Fakat egzersizin bir korunma yolu olduğu yolundaki deliller zayıf kaldı.
TİP A- TİP B
Kaliforniyalı iki kardiyog, Meyer Friedman ve Ray H. Rosenman yaptıkları tetkiklerle ‘’Tip A’’ kişiliğinin genel bir tarifini yaptılar ve bu tarifin kendi hastalarına da uyduğunu gördüler. Hemen hemen istisnasız, bu hastaların hepsi zamana karşı bir yarış duygusu ve aşırı rekabet güdüsü içindeydiler. Bu sebeple de kolayca sinirleri bozuluyordu. Tip B ise telaşlı, hırslı, rekabetçi olmadığı düşünülen kişiler olarak tanımlandı.
Alışkanlıklarında bir grubun diğerinden daha riskte olduğunu düşündürecek bir fark olmamasına rağmen Tip A’lar içinde hastalık oranı Tip B’lerden üç kat fazlaydı ve Tip B’ler arasında hiç kimse kalp krizinden ölmemişti.
BİOFEEDBACK
Tip A’ların Tip B ‘lere göre daha fazla riskte olduklarının keşfi, bu teori kabul görse bile, kendi başına Tip A kategorisindekilere ancak sınırlı bir korunma sağlayabilirdi. Stres sebeplerinden sakınmaya kendilerini alıştırabilirlerdi, ama iş veya ev hayatları kendilerini stresli durumlara sokuyorsa, bunun ancak sınırlı bir yardımı olabilirdi. Tip A’ların gevşemesini ve stresli durumlara uyum yapmasını öğrenmelerini mümkün kılacak bir tekniğe ihtiyaç vardı.
Bundan yarım yüzyıl önce, kendi kendine telkinin gücü Fransız kimyacı Emile Coue tarafından öne sürülmüş ve bir Alman doktor, Johannes Schultz tarafından gösterilmişti. Schultz, gevşemiş bir zihni yapıdaki hastaların kol ve bacaklarını, hata parmak uçlarını oto-telkin yoluyla beş derece kadar ısıtabildiklerini bulmuş ve gündelik rahatsızlıklarda (öksürük, soğuk algınlığı vs.) hastaları, aynı metodu kullanarak kendilerine müdahaleyi teşvik etmek için ‘’otojenik eğitim’’ini gerçekleştirdi.
Kan basıncı için biofeedback sağlamak kolay görünmüyordu; standart manşet bağlama sıkıcıydı ve uygun değildi.
TIBBİ MODEL
1960’lardan 1970’ lere toplanan veriler, tıbbın yerini tedavi edici olmadan psikososyal temele göre koruyucu olmaya doğru değiştirmek üzere zorluyordu.1980’ne gelindiğinde bu yönde etkili olacak herhangi birşey yapıldığına dair pek işaret yoktu.
Zaman zaman dergilerin editorial bölümlerinde koruyucu tedbirlere daha dikkat edilmesi gerektiğine dair yazılar çıkıyorsa da klinikte bu konuda göze çarpan tek uygulama görüntüleme yöntemi oldu. Fakat bu yöntem güvenilir olmaktan uzaktı.
Görüntülemenin noksanı; önyargılarına uygun olarak, Tip A/ Tip B kişilikleri gibi faktörlerin hesaba katılmasına nadiren izin vermesi oldu. World Medicine Dergisinde; ‘’kalp hastalığını önlemeye yardım etmenin yolu, ‘’şirketlerin çalışanlarına yüklediği aşırı yük ve mecbur kıldığı hayat tarzına karşı birşey yapılıp yapılamayacağını araştırmaktır, yoksa yıllık check-up ‘lar için harcanan birkaç poundla geçirmek işin kolay yoludur’’.
‘’Belirli kurallara’’ yapışıp kalmak araştırma için ayrılan büyük miktarda kaynağın hastane ve laboratuarlara akmaya devam etmesine yol açarak yalnız sembolik miktarda paranın iane kabilinden psikososyal faktör konusundaki incelemelere ayrılmasının sebebi oldu.
Önemine binaen stresin dikkate alınmasını isteyen araştırmacıların ısrarına rağmen meseleyi kalp hastalığının psikososyal bileşeninden iyice uzaklaştıracak moleküler, biyokimyasal çalışmalar son zamanlarda araştırma fonlarının gittikçe artan miktarını çekiyor.
Köprünün Altından Geçen Sular
Tıbbi, hukuki veya ticari olsun bütün sahalarda benimsenen illüzyonlardan biri, geçmişteki başarısızlıklar ne olursa olsun, ‘’köprünün altından geçen sular ‘’ gibi geçmişe havale edilerek temize çıkıldığının zannedilmesidir. Tıpda yeni teşhis aletlerinin, yeni cerrahi tekniklerin ve yeni ilaçların devamlı akımıyla bu illüzyon desteklenir. Geçmiş yanlışların sistemdeki bir zayıflığa işaret sayılması bir yana, ilerlemenin delilleri olarak görülmesi mukadderdir.
Modern tıbbın ‘’bir yürüyen merdivenden ziyade ayakla döndürülen bir değirmen’’ üzerinde olduğu özellikle kalp kriziyleriyle ilgili araştırmalarda ve tedavi biçimlerinde ortaya çıkıyor. Kardiyologlar hep daha önceki metodlara dönmek dürtüsüne sahiptirler; yanlış kullanılmış, hatta yalnışlığı bulunmuş uygulamaları canlandırarak hastalar üzerinde tekrar denemek isterler. Suçlu olanlar yalnız kardiyologlar değil; Kraliyet Genel Pratisyenler Koleji komitesinin arterial hastalıkların önlenmesiyle ilgili 19812 raporu da aynı görüşü paylaşıyor. Yine de psikosomatik geleneğinin veya Selye’nin başını çektiği araştırmacılar, stresin kalp krizlerindeki yerinin önemini göstermeye devam ediyorlar. Mesela Harward Tıp Okulu’ndan Ward Cassells geniş bir çalışmayla, emekliliği izleyen aylarda ölümcül koroner hastalığı riskinde büyük bir artış olduğunu gösterdi. Emeklilik veya işsizlikten kaçınılamıyorsa bile Tip A ‘lar en azından stres ve kan basınçlarını kontrol etmeyi öğrenerek bu şartlarla başa çıkabilirler.
Bir kardiyoloğa bu deliller gösterildiğinde, insanları daha az sigara içmek, daha az doymuş yağ yemek ve meditasyon sınıflarına devam etmek için ikna etmenin kendi işi olmadığını, görevinin gerekli tedbirleri almamış insanları tedavi etmek olduğunu ve böyle pek çok insan bulunduğunu söyleyebilir. Kabul ; fakat ona şunu kabul ettirmek daha zor ki, uzmanlığa yalnız korunmaya ayrılması gereken fonları kendine ayırmakla kalmıyor, aynı zamanda gereksiz, tehlikeli ve aşırı pahalı müdahale şekilleriyle bu fonları kötüye kullanıyor.
By-pass ameliyatını kritik eden araştırmalar da şimdiye kadar dikkate alınmadı. Lewis Thomas, ‘’hastalık o kadar yıkıcı etki yaptıktan sonra açık-kalp ameliyatı ile müdahalede bulunmaya, bu korkunç israfa, süresiz devam edemeyiz’’ demesine rağmen bu ameliyat gittikçe artıyor; 1980’ e gelindiğinde A. B. D.’ de yılda yüz bin ameliyat gerçekleştiriliyordu.
Ölüm oranını azaltmaktaki başarısızlıklarına rağmen, koroner bakım üniteleri de işlemeye ve çoğalmaya devam ediyor. Son zamanlarda varlıklarını haklı çıkarmak üzere bazı girişimlerde yapıldı. Mesela Brıtısh Medical Journal’da yayınlanan bir raporda, doktor veya eğitilmiş paramedikal personelle donanmış ambulanslarla hareketli koroner bakım konusunun işlenmesi dikkate değer. Bu sistemin önce Belfast’ta, sonra diğer şehirlerde denenmesiyle şu sonuca varıldı; sistem koroner bakım ünitelerine yetişemeden ölen hastaların sayısını, krizin atlatılmasını sağlayan tedbirlerin daha yoldayken alınması sebebiyle, azaltmakla kalmayıp muhtemelen bu tedbirlerin alınmasına kadar daha az zaman geçtiği için koroner bakım ünitelerinde ölenlerin sayısını da azaltıyor.
Bununla beraber en büyük ihtiyaç kalp hastalığına yakalanma riskinin azaltılması yönündeki öğüt ve uyarıların daha yaygın biçimde ulaştırılmasıdır: Tip A /Tip B bulgularından nasıl faydalanılabileceği ve stresten kaçınmak veya kontrol altına almak için gerekli tedbirleri; ilerdeki muhtemel tehlikenin işaretleri -hipertansiyon, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı- karşısında, ömür boyu beta-blokere veya o gözden düşünce yerini alacak başka çeşit moda ilaçlara çaresiz bir teslimiyet dışında yapışabilecekler: Charing Cross Hastahanesi’ndeki kalp hastaları için yürütülen türden gevşeme tekniği, egzersiz ve diyet konusunda esnek kurslar; bazı grupların ön kabullerine göre değil kişilerin katılım, bünye, ev çevresi, iş ve hayat tarzlarıyla ilgili ihtiyaçlarına göre hazırlanmış kurslar.
II. BÖLÜM
KANSER
Kanser yalnız bizim medeniyetimize has bir hastalık değil; bütün çağlarda hemen bütün toplumlara müptela olmuştur. Fakat medeniyetimizin muzdarip olduğu hastalıklar arasında öldürücülüğü bakımından kalp hastalıklarından sonra ikinci sırada gelir. Bazı açılardan kalp hastalığından da kötüdür; daha genç kişileri öldürür ve her yaşta amansız ve genellikle acılı bir şekilde seyreder. Teşhisle ölüm arasında geçen sürenin bir kaç haftayla yıllar alabilmesi kanserin kötü şöhretini arttırıyor; zira hakkında idam kararı verilmiş birisinin ölüm tarihini bilmemesi gibi.
Son araştırmalar tümörlerin gelişimi hakkında epey bilgi sağlamasına rağmen, niye böyle değişik şekiller aldıklarını; niçin bazılarının belli bir aşamadan sonra büyümediklerini; neden bazen mesela siğil - benzeri durumlarda - hızla ve hayrette bırakacak şekilde gerilediklerini veya neden bazılarının vücudun başka yerlerine de metastaz yapacak şekilde habis karakter taşıdıklarını açıklayabilmek halen de pek mümkün değil. Bazı tehlikeli unsurlar; mesela radyasyon veya akciğer ve bağırsak yoluyla alınan karsiyonejik maddeler belirlendiği halde sıklıkla görülen kanser çeşitlerini önleyebilecek çarelere ulaşılamadı. Sonuçta mesele tümörü mümkün olduğu kadar erken bir safhada teşhis ile ya cerrahiyle alarak, ya radyasyonla kurutarak, ya da ilaçlarla büyümeyi kontrol altına alarak tedavi etmeye kaldı.
Tümörler için cerrahi ve ilaçlar -bitkiler şimdiye kadar bütün medeniyetlerde kullanıldı, hastalara daha iyi bir şans veriyor gözüken radyum tedavisi 1890’lara kadar bilinmiyordu. Işınlamanın, sağlıklı hücrelere zarar verse de kanserli hücreleri tahrip etmek için kullanılabileceği bulundu. 19402larda cerrahi ve radyasyon tekniklerinde kaydedilen gelişme ve sağlıklı hücrelere dokunmadan kanser hücrelerini yok etmek için düşünülen sitotoksik ilaçların denenmeye başlaması gerçekleşmesi geciken ümitleri yeniden canlandırdı. Bundan sonraki yirmi yılda iyimserlik hakimdi. ‘’Kanser yavaş yavaş, fakat sistematik olarak kontrol altına alınıyordu’’.
Berkeley- Kaliforniya Üniversitesi’nin keskin fikirli tıbbi fizik profesörü Hardin Jones 1969’ da arkadaşlarına açıkça söylediği gibi cerrahi ve radyasyonun hastalara şifa verdiğini gösterecek istatistikler düzmece olabilirdi. Kanserleri ameliyat edilemeyecek kadar ileri safhada olan hastalar cerrahlar tarafından çalışmalarda kontrol grubu olarak kullanılıyor, böylece cerrahi ve radyasyonla tedavi gören hastaların bundan fayda gördüğü yolunda yalnış bir izlenim veriliyordu.
Kamuoyuna her şeyin yolunda gitmediğini ilk hatırlatan, ertesi yıl Başkan Nixon’un bir daha ki seçimlerde tekrar başkan seçilmesinde payın olan halkla ilişkiler politikasının bir ürünü olarak başlattığı ‘’Kansere Karşı Savaş’’ kampanyasıydı. Nixon, tıp camiasını karşısına almayıp, ayrılan fonların yeterli olmadığını belirtti.
Milli Kanser Enstitüsünün 1977 koleksiyonunu inceleyen Greenberg, bazı karışık yorumlara açık olsa da verilerin, araştırma ve tedavi masraflarının çok arttığı geçen yirmi beş yıldır son tahlilde hiç bir dikkate değer bir değişiklik olmadığına kuvvetle işaret ettiğini gösterdi. Tekrar görüldü ki ilerleme yalnızca bazı kanser türlerinde olmuştu ama bunlar en az ortaya çıkan türler arasındaydı. Geenberg’in istatistiklerin yorumlanılışına karşı çıkışı dikkate alınmadı; Enstitü kendi verilerini anlamazlıktan gelmeye devam etti ve İngiltere’ de kanser fonu oluşturan kuruluşlarda olduğu gibi, araştırma fonu kar hissesi dağıtmaya devam etti. Böylece kansere karşı yavaş fakat karşı konulamaz bir zafer kazanılmakta olduğu efsanesi sürdürüldü.
AKCİĞER KANSERİ
Kanserin en sık zaptettiği organ akciğerdir. Hastaların küçük bir azınlığı hayatta kaldığından ve yalnız çok küçük bir bölümü gerçekten şifa bulduğundan zaman zaman belli cerrahi teknikler veya belli sitotoksik ilaçlar yeni iddialarla savunulmuş fakat teşhis edildiği an hiçbir tedavi şeklinin ömrü birkaç hafta uzatmaktan başka bir işe yaramayacağı konusunda fikir birliğine varılmıştır.
Thomas McKeown’un dediğine gör;’’sebepler hakkında veya hastalığın değiştirilebilecek ya da kaldırılabilecek şartların etkisiyle oluşabileceği ihtimali konusunda pek bir tartışma yoktu.’’ Diğer bir ifadeyle, kalp hastalığında olduğu gibi, bazı aydınlatıcı bulgulara ulaştırabilecek epidemiyolojik incelemeler yapma eğilimi bulunuyordu. Fakat ölüm oranındaki yükselişin alarm verdiği belli olunca -İngiliz nüfusunun 1928’ de milyonda 152 I, takip eden yarım yüzyıldaysa 900’ ü bu hastalıktan ölüyordu- bir çevre karsinojeninin sorumlu olabileceği şüphesi dile gelmeye başladı. İki tane bariz faktör vardı; içten yanmalı motorlardan çıkan ekzost gazları ve sigara dumanı .A.B.D.’ de E.C. Hammond ve D. Horn tarafından yapılan araştırmada tıp camiasının muhtemel bütün reçetelerin en basitiyle akciğer kanserinin önlenmesi yönündeki bir kampanyaya ağırlığını koyma fırsatı vardı: ‘’Sigarayı bırakın, akciğer kanserine yakalanma ihtimaliniz sıfıra yakın olsun’’.
Fakat böyle bir kampanya için güçlükler bulunuyordu. İlk önce tıp camiası kendisi laboratuar bulgularıyla desteklenmeyen epidemiyolojik delillere güven duymuyordu.
Daha ciddi problem çağın önde gelen istatistikçisi Sir Ronald Fisher tarafından ortaya sürüldü. Tiryakilerin büyük çoğunluğunun kansere yakalanmadığını söyleyen Fısher, sigaranın kanser sebebi olduğunu iddia etmenin bu yüzden makul olmadığını belirtiyordu. Kişinin sigara içimini ve kansere yakalanmasını hazırlayan genetik bir faktör söz konusu olamazmıydı?
Kraliyet Hekimler Koleji’nce oluşturulan bir komite 1962’de yayınladığı raporda sigara içmenin akciğer kanserine sebep olduğunu söylemekte tereddüt etmedi. İki yıl sonra A.B.D.’ de Başhekimler Danışma Komitesi aynı görüşü savundu. Ve o zamandan beri tıp camiası herkesçe değilse de genellikle kabul edilen şu; tiryakilikle kanser arasında ister bir sebep-sonuç ilişkisi olsun, ister olmasın, sigaranın(pipo ve puro denemelerden nispeten yarasız çıkmıştı) zararı o kadar belirgin ki(bronşit ve kalp hastalığından ölümler işin içinde), emniyette olmak için en iyisi bu alışkanlıktan vazgeçmek
1979 Stockholm konferansı öncesini değerlendiren Observer’den Janett Watts konferanslarda konuşulanların nasıl ve niçin boşa gideceğini çok iyi görmüştü. 1966’da Muhafazakar Partili Sağlık Bakanı Iain Macleod ‘un ‘’sigara tiryakilerinin yılda hazineye bir milyar pound kazandırdıklarını ve bunun kolayca feda edilemeyeceğini en iyi hükümetin bildiğini ‘’ itiraf ettiğini hatırlatarak 1979’ da bu miktarın iki katına çıktığını söyleyen Watts, hükümetin hem mevcud ekonomik buhran sebebiyle geçim indeksini tütün vergisini arttırarak yerinde tutmaya isteksiz olduğunu, bu yüzden kendini sıkışmış hissettiğini yazdı. Watts’ın yazdığına göre, dört yıl boyunca sigara karşıtı kampanyanın en sadık adamlarından olan Sir George Young bile kendisine ‘’hükümet olarak çok fazla kişiyi sinirlendirmeden, rızalarına uygun olacak şekilde ilerlemek zorundayız’’ demişti. 1980’de hükümet sigara endüstrisiyle olan anlaşmanın ayrıntılarını kamuoyuna açıkladığında, bir Gallup anketi İngiltere’de her üç kişiden ikisinin sigara reklamlarının tamamen yasaklanmasını istediğini daha yeni ortaya koymuştu. Demek ki bu yönde alınacak kararlar çok kimseyi sinirlendirme-yecekti. Yalınızca sigara patronları, başbakanı ve bakanları üzecekti.
Genel Görünüş
Mevcut tedavilerin akciğer kanseri vakalarının büyük çoğunluğunda belli bir fayda sağlayamadığı gerçeğine herhangi ciddi bir itiraz gelmiyordu. A.B.D. Milli Kanser Enstitüsü’nce desteklenen bir araştırma da bu durumu doğrulamış bulunuyor.
John Cairns, Kanser: Bilim ve Toplum adlı kitabında, akciğer kanserinin en çok cerrahiye gelmeyen, hızla yayılan ve genellikle teşhisten sonra bir kaç ay içinde ölüme yol açan türde geliştiğini, ilerlemiş tedavi metodlarıyla kazanılan her anında artık çok iyi bilinen ve tedavi metodlarıyla kazanılan her anın da artık çok iyi bilinen ve tedavinin ayrılmaz parçası olarak görülen yan etkilerle dolu geçeceğini yazıyor. Halihazırda akciğer kanserinden ölüm oranını azaltmanın tek yolu sigara tiryakiliğinin yayılmasının önüne geçmek.
GÖĞÜS KANSERİ
Tıp camiasının, kendisini oluşturan uzmanlıkları etkili bir şekilde kontrol etmekte karşılaştığı zorluklar, kanserin kadınlardaki en kötü türü olan ve A.B.D.’ de yılda yaklaşık 90 bin kadına teşhisi konan göğüs kanseriyle ilgili gelişmelerde daha açık ortaya çıktı.
Yalnız tümörü değil, lenf akışını düzenleyen lenf bezleriyle beraber bütün memeyi alıp çıkarma uygulaması, 19. Yüzyılın sonlarında başladı. ‘’Mastektomi’’ denen bu işlemin arkasındaki gerekçe görünüşte makuldü: bahçedeki yabani otlar gibi tümör de kökleriyle birlikte çıkarılırsa tekrar yayılma ihtimali azalırdı, özellikle pusudaki kanser hücrelerini tahrip etmek üzere ışın da ek tedbir olarak verilirse. Hastaların çoğunun menopoz sonrası dönemi yaşadıkları gerçeği, görünüşü bozan bu ameliyatın kabullenilebilmesini kolaylaştırıyordu. Geçerli olan Viktorya çağı görüşüne göre, bu dönemde kadınların çocuk emzirmesi gerekmediği gibi kocalarına da cinsi açıdan çekici bir görüntü sunmalarına sebep yoktu.
Buffalo’daki Roswell Park Memorial Enstitüsünden Thomas Dao 1975’ te, ileri cerrahi teknikler, gelişmiş radyoterapi metodları ve kemoterapik ilaçların yaygın kullanımına rağmen göğüs kanserinden ölüm oranı son 75 yılda değişmedi’’ derken, aynı yıl Dünya Sağlık Örgütü’nden W.P.D.Logan WHO Choronicle’da ‘’istatistiklerin ölüm oranında azalma bir yana, gerçekte artmayı işaret ettiğini’’ yazıyordu
Mamografi
Bu sıralar kanser cerrahları da yaptıklarına yeni bir bahane bulmuşlardı. Birkaç yıldır kadınlar göğüslerini periyodik olarak kendi kendilerine kontrol etmeye ve bir kitleye rastladıkları an doktorlarına haber vermeye teşvik ediliyordu. Fakat pek çok kadın bu uyarıyı dikkate almadığı gibi alanlarda ancak ele gelebilecek duruma ulaştığında büyümenin farkına varıyorlardı. Bu yüzden düzenli röntgen ışını kontrollarıyla tümörlerin başka yere yayılmadan oluşum sahasında farkına varılabileceği iddia ediliyor, Sam Shapiro ve arkadaşlarının New York’ta yaptığı denemeler tümörlerin gerçekten on sekiz aya varan bir süre önce teşhis edilebileceğini gösteriyordu.
Yalnız Shapiro uyarıyordu: Erken teşhisin yaşama süresini uzattığına dair bir delil yoktu ve genç kadınlar her yıl film çektirdikleri takdirde -ki elleriyle kontrol yapmayı tercih ederek buna ihtiyaç duyacaklardı- bu ışınların toplam etkisi bir kanser riski oluşturabilirdi. Shapiro, en azından bir müddet için yalnız elli yaşın üstündeki kadınlardan rutin film çektirmelerini öneriyordu.
Shapiro’nun denemeleri devam etti ve 1977’ de yayınlanan ileri bir rapor önceki bulguları doğruladı. Mamografi 50 yaşın üstündeki kadınlar için bir ümit sunuyor görünse de, 50 yaşın altındakiler için böyle birşey söz konusu değildi. Rapor bir noktayı daha ortaya çıkardı: Mamografi lehine kullanılan tezlerden biri olan ‘’metodun güvenilirliği’’ çürük bir inançtı. Mesela elle kontrol gibi diğer tekniklerle bulunan göğüs kanserlerinin yaklaşık yarısı radyografiyi yapanlarca atlanıyordu. Kadınların daha küçük ama hiç de ihmal edilemeyecek bir oranı da yanlış yere kanser teşhisi konmuşlardı; ilkini takip eden kontrollarda kanserli olmadıkları anlaşıldı.
Sonuçta şu yargıdan kaçmak zor görünüyor ki, kamuoyu sistemli olarak mastektominin faydaları konusunda aldatılmıştır.
RAHİM BOYNU KANSERİ
Görülme sıklığı nispeten azdır; bütün kadın kanserlerinin yalnızca yüzde ikisiyle beşi arasında bir oranda ortaya çıkar. Fakat smear yoluyla erken teşhisin ve yerinde tedavinin değeri hakkındaki iddialar yalnızca sayısız hayatın kurtarıldığı izlenimini vermekle kalmayıp genel olarak bu testin önemini büyütmeye yaradı.
Bazı kadınların yayılma istidadı göstermeyen ‘’in situ’’ rahim boynu kanseri taşıdıkları uzun zamandır biliniyor. Ama bir noktadan sonra bunlar yayılma gösterebiliyorlar. Bu yüzden doktorlar, erken teşhis konduğu ve gerekirse rahmi çıkartmak dahil, ‘’in situ’’ kansere yerinde müdahale edildiği takdirde kanserin yayılmasının önüne geçme şansı olacağını düşündüler.
Şimdiye kadar, binlerce kadının, ameliyatın gerekliliği ispat edilmeden, rahimleri çıkarıldı, çünkü teşhis edilen ‘’in situ’’ kanserin sonradan yayılıp yayılmayacağını bilmenin henüz bir yolu yok.
Belki bu konudaki son söz World Medicine dergisine yazan patalog A.R.Kittermaster’e bırakılabilir. Bir erkek olarak yakalanma ihtimali olmayan bir hastalık için taramayı tavsiye etmekte çekingen davrandığını söyleyen Kittermaster, ‘’herhangi bir kimse- ve özellikle de bir kadın- genç erkeklerin, yayılan kanserler için ortalama yaştan yirmi yıl önceden başlamak üzere teşhis ve habaset öncesi doku ve değişikliklerin tedavisi için düzenli testler önerirse, tabii ki, bu olaydan bayağı şüphe duyardım. Bu durumlardan tedavinin ölüm oranı üzerinde önemli etkisi olduğuna dair delilleri isterdim ve rahim boynu hastalıklarında olduğu gibi testin yanlış teşhis riski taşıdığını bilseydim, taramayı önerenlere, havuza atlamalarını, ya da daha iyisi parmaklarını başka yere sokmalarını tavsiye ederdim.’’
YAN ETKİLER
Teşhis ve teşhisi takiben uygulanan değişik tedavi metodlarının değeri hakkında toplanan istatistikler genellikle, farkın -eğer varsa - yalnızca teşhisle ölüm arasında geçen zamanın uzunluğunda söz konusu olduğunu gösteriyorlar. Bu dönemdeki hayatın kalitesi hakkında bir farka işaret eden ölçüler yok, zira ancak hastanın kendisi buna karar verebilir. Ama hayata eklenen aylar ancak şiddetli ağrı ve maluliyet veya ruhi-zihni stres karşılılığında kazanılıyorsa, yalnızca hayatın uzatılmasıyla klinik bir başarı olarak övünülmemelidir.
Radyoterapi
1965’ te Sir Arthur Porritt, ‘’sinirlerim x-ışını tedavisini kullanmamaya şimdilik müsait değil; yeteri kadar uzun yaşarsam belki bir gün bu da olur .’’ diye itirafta bulunuyor, radyoterapi hakkında bilinen çok az şey olduğundan, ama pek çok inanış bulunduğundan şikayet ediyordu.
Bir radyoterapist açık konuşuyordu:’’Hiç şüphesiz, cerrahiyi takiben yapılan radyoterapi yaşama süresi istatistiklerini değiştirmiyor.’’Ona göre, ışın tedavisinin haklılığı, ameliyat yerindeki nüks oranını azaltabilmesinden geliyordu; bu ‘’bir başarı’’ idi. Her halükarda, ‘’geç görülen kötü sonuçlar hastaların büyük çoğunluğu tarafından kabullenilir’’ diyerek yan etkileri küçümsüyordu.
Kemoterapi
Sitotostik ilaçlarla tedavi nispeten yeni sayılır. 1967’de Londra’da hem cerrahi, hem de radyoloji danışmanı olan Sir Stanford Cade kemoterapiye kanser için son çare olarak baktığını, ‘’ilacın hiçbir zaman şifa vermediğini’’ söylemiş; bunun üzerine British Medıcal Journal’a mektup yazan bir kemoterapi servisinde görevli iki kişi Sir Stanford Cade ‘in kanserin erken safhasında kemoterapiyi deneyip denemediğini sormuştu. Kanserden ölüm oranının hala yükseldiği bir zamanda gerçekten bunu denemeye değerdi.’’ Uzun zamandır denenen cerrahi ve radyoterapi şimdiye kadar pek olumlu sonuç vermediği halde peşine düşülüyordu; oysa ilaç denemeleri ümit vermişti.’’
Yeni ilaçlar tümörlere karşı etkili olabilirdi, ancak vücudun diğer hastalıklara da karşı koyan bağışıklık sistemini bozmak pahasına; ve bazı ilaçlar gerçekte tümör büyümesini hızlandırıyor gözüküyordu.
İngiltere’de yapılan bir denemenin sonuçları açıklandı. Bulgulara bakılırsa ‘’primer göğüs kanserli hastaların yaşama süresi, çok ilaçlı kemoterapinin artmasına rağmen, genel olarak, son on yılda artmamıştı. Bunun da ötesinde ilk metastazlardan sonraki yaşama süresinde de bir gelişme olmadığı gibi, kemoterapi yapılan bazı hastalarda süre kısalmış da olabilirdi.’’ 1980’ de A.B.D.’ de itibarı yüksek, Milli Sağlık Enstitüleri komitesi bu hastalardan bazılarının çekmek zorunda kaldığı eziyeti bir tebliğ ile açıkladı. Açıklamada, kemoterapinin ters etkilerinin kısa vadede görülebildiği gibi uzun vadeli etkilerin de muhtemel olduğu hatırlatılıyordu. Akut belirtiler arasında kemik iliği baskılanması, bulantı, kusma, iştah kaybı, zayıflama, ağız ülserleri ve saç dökülmesi; daha uzun dönemde ortaya çıkan etkiler arasında da organ harabiyeti, kısırlık ve ikincil kanserler bulunuyordu. Bu sebeple ‘’kemoterapinin faydası zararı nı karşılamak zorundaydı ve faydanın ana ölçüsü, uzayan hayatın ana ölçüsü, uzayan hayatın kabul edilebilir bir nitelikte olmasıydı.
ALDANMA VE ALDATMA
Mevcut deliller ışığında yürürlükteki kanser tedavi metodlarını sürdürmenin haklı bir tarafını bulmak güç. İspat edilmek şöyle dursun, sık görülen kanser türlerinden birini teşhis edildiği hastaların yaşama sürelerinde dikkate değer bir değişiklik yaptıklarına dair pek ipucu da yok.
Son zamanlarda, yürürlükteki kanser tedavilerinin zayıflığını en güçlü belgelerle ortaya koyan eser, anatomi profesörleri, M.L.Kothari ve LA.Mehta tarafından kaleme alınan ; Kanser: Sebepleri ve Tedavisi Hakkındaki Mitler ve Gerçekler. Yazarlar, kansere bir etkenin yol açtığı ve kanser saldırıya geçmeden erken teşhisle üzerine gidilebileceği, böylelikle şifanın mümkün olacağı gibi kabullerin bir ‘’mit’’e dayandığını, kanserin önlenemeyeceğini, tedavi edilemeyeceğini ileri sürüyorlar. Kitabı genellikle tenkit eden kanser uzmanları bile söylenenlere itibar etmek zorunda kaldılar. Yazarlar iddialarını, çoğu tıp kitabı ve modern tıbbın katıksız takipçisi tıp dergisi olan, üç yüzden fazla referansla desteklerinden, kendilerini ‘’sivri’’likle suçlamak kolay değildi. World Medicine dergisinin o zamanki editör yardımcısı kitabı şaşırtıcı bulduğunu ve fakat şu sonuca ulaştığını yazdı:’’Cerrahi, radyoterapi ve ilaçların hemen hemen bütünüyle ilga edilmesinin ölüm oranlarında gayet ufak bir değişiklik yapacağı tahminini ileri sürmek muteber akli bir çıkarım olacaktır.’’
Kanser Araştırması
Kendine güvenmenin haklı çıkarılacak bir tarafı yok. Kanser araştırmasının açıkça başarısız ve kardiyolog araştırmasından daha üzücü bir sicili var. Bunun bir sebebi de, artık bir çıkmaz sokak olarak kabul edilen’’kanser virüsü veya virüsleri’’ araştırmasına bu kadar yer ayrılmış olması.
Francis Crıck ve James Watson tarafından genetik kodun çözümlenmesi, kanseri-genetik olarak programlandığı şekilde- bağışıklık yıkımının sonucu olarak gören düşüncenin ciddiye alınmasının şart olduğunu göstermişti. Immunolloglar mücadeleyi hızlandırdılar; Watson, indirgemeci zihniyetle yapılan kanser araştırmalarıyla alay ediyor, bunları ‘’ilmi açıdan iflas etmiş, tedavi açısından boş ve etkisiz’’ diye niteliyor.
1974’te New England Journal of Medicine’de yayınlanan bir rapora göre, İmmunogların araştırma sonuçları da ümit kırıcıydı. Ve bu sıralarda tıbbi modelin yanlışa saplandığını, kanserin en çok, havada veya besinlerle içeceklerde bulunan karsinojenik maddeler sebebiyle ortaya çıktığını ileri süren çevreciler seslerini duyurmaya başladılar.
Çevrecilik
Çevrecilerin Vaftizci Yahya’sı, baca temizleyicisi olan çocukların ilerde skrotum kanserine yakalanma ihtimalinin başkalarına oranla daha fazla olduğuna iki yüz yıl önce, dikkat çeken İngiliz cerrah Perceval Pott’ tur. O zamandan beri endüstriyel işlemlerde kullanılan maddelerle kanserin ilişkisi zaman zaman ortaya çıkarıldı ve radyasyonun etkileri daha iyi anlaşıldı. 1950’lerde sigarayla akciğer kanseri arasındaki ilişki bulundu; 1970’lere gelindiğinde endüstride, ev araç gereçlerinde ve gıdalardaki katkı maddelerinde bulunan karsinojenler konusunda gittikçe artan bir duyarlılık mevcuttu.
A.B.D.’ de Cairns: Akciğer kanseri dışında, sık görülen bütün kanser türlerinde bulunduğumuz yüz yıldan önce biliniyordu. A.B.D’ de son otuz yılda, toplam olarak kanser vakasının görülme sıklığıyla kanserden ölüm oranında çok az bir değişiklik oldu. Ve bu zaman zarfında pestisid, sentetik kauçuk ve plastiğin yıllık üretimi yüz kat artmıştı.
KANSER VE KİŞİLİK YAPISI
Kanserin üzüntü ve hayal kırıklığıyla ilgili eski zamanlardan beri düşünülmüş ve gözlem yoluyla doğrulanmıştır. Keder ve korku 1845’te zikredilmiş.
James Paget: !’’Stres, derin bir üzüntü, gerçekleşmemiş bir ümidi yada bir hayal kırıklığını takiben hemen kanser oluştuğu çok görülmüştü’’.
1952’de çalışma sonucu: ‘’Hastalardaki en önemli karakter özellikleri; bastırılmış cinsi istek ve ifade edilmeyen, boşaltılamayan kızgınlık duygusuydu .’’
1955’te New Yok’lu bir doktor:Hastalarda dört ortak nokta var:’’tümörün gelişmesinden hemen önce önemli bir (ikili) ilişki son bulmuştu; duyguları başarılı bir şekilde ifade etme eksikliği vardı; ana-babayla çözülememiş bir gerilim söz konusuydu; cinsi yönden sıkıntılar mevcuttu.’’
Kissen ve Psikolojik Faktör
İngiltereli doktor David Kissen’in konuya ilgisi, tüberkülozun ortaya çıkışıyla ruhi stres arasındaki muhtemel ilgiyi araştırdığı sırada başlamıştı. O incelemesinde de sigaranın etkilerini, sigara içmenin ‘’tüberkülozun ruhi görünüşünün bir parçası’’ olabileceğini düşünerek alternatif bir açıklama tarzıyla konuya yaklaşmıştı. Sigarayla hastalığın alevlenmesi arasında bir ilgi olduğu gibi, ruhi strese eşlik eden sigara içimiyle hastalığın alevlenmesi arasında bir ilgi vardı.
Gözünde Canlandırma (Visualisatıon) Tedavisi
Carl Simonton’a göre kanserin en önemli sebebi belli bir ‘’obje’’nin kaybıdır.
Visualisatıon metodunda hastanın gevşemesi isteniyordu; ondan sonra zihninde kanseri ve kansere yapılan müdahaleyi kendi nasıl düşünüyorsa öyle canlandırması söyleniyordu. Bu bahçıvan için sümüklüböcek; din adamı için günahtan arındırılıp kurtarılacak ruhlar olarak görünebilirdi.
Kendiliğinden Gerileme
Kanser teşhisi konan bazı vak’alardan sonra tümörün küçüldüğü ya da tamamen kaybolduğu görülmüştü. Bu sonuçta hormonal sistemin rolü görülüyordu; belki de vücut harareti etkili olmuş.
1980’lerin başlarında Basil Stoll: ‘’Kendiliğinden gerilemenin rapor edildiği pek çok hastada iman, dindarlık ve çok kuvvetli inançlar ortak özelliklerdi ve moral kazandıran olaylardan sonra kanserin gidişinde hafifleme görüldüğüne göre, kendiliğinden gerileme vakalarının bazılarında zihni veya hissi faktörler rol oynuyordu.’’
Şifacılık
Zihnin tümörler üzerinde etki yapabilmesi şaşılacak bir olay olarak görülmemeli. Kontrollü denemelerde, siğillerin telkinle birkaç gün içinde kayboldukları gösterilmiş olduğu gibi, köylerde siğillere karşı ‘’okuma’’ hala yaygın bir uygulama.
Bir Mecaz Olarak Hastalık
Susan Sontag: ‘’Kanseri yalnız öldürücü değil, aynı zamanda yüz karası bir hastalık yapan kötü çağrışımlardan vazgeçerek herhangi bir hastalık gibi görülüp müdahale edilmesi gerektiğinde ısrar eden Sontag kusuru hastaya yüklediğini ileri sürdüğü psikomatik yorumu da reddediyor.
BEKLENEN GELİŞMELER
Hastalara kanser olduklarını söylememek bir doktor için zor hak verilebilecek bir hata; hele gerçeği bilmek istedikleri halde söylenmiyorsa affedilmez bir yanlış.
1979’da Lancet dergisinde çıkan araştırmaya göre;’’kanseri reddeden hastalardan nüks olmadan yaşama ihtimali, kanseri kayıtsızlık ya da çaresizlik ve ümitsizlik duygularıyla kabul eden hastalara göre belirgin bir biçimde fazlaydı.
British Medıcal Journal’da çıkan bir rapor, sigarayı bırakan doktorlar arasında akciğer kanserinden ölüm oranının azalmasına rağmen, kazalar, zehirlenmeler, siroz ve intihar gibi diğer ölüm sebepleri hesaba katıldığında toplam ölüm oranında fazla bir azalma olmadığını gösteriyor. Bazıları için, bundan çıkacak sonuç, sigaranın stresi çözebileceğidir. Ama bir kişinin stresini azaltan şeyin diğer biri için ‘’zehir’’ olması mümkündür.
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
ÇAĞ VE İLHAM 4
ÇAĞ VE İLHAM 4
Yazar: Sezai KARAKOÇ
İNSANLIK VE ORTADOĞU
İnsanlık, gerek bölgelerle sınırlı gibi gözüken savaşlarla, gerekse her zamanki siyasi, ekonomik ve sosyal problemlerle kaynaşıp durmakta. Ve görünüm, bu problemlerin giderek çözümlenmesinden çok, daha da yoğunlaşması yönünde. Biz bunun sebebi olarak, olayların ilgili devletlerce, ulusların kamuoyunu oluşturan kurumlarca, kitleler ve liderlerince doğru yorumlanmamasını ve gereği gibi değerlendirilmemesini görüyoruz.
Ortadoğu’nun acılı yazgısının çözümünü sadece siyasi uzlaşma ve anlaşmalarda aramak, insanlık için tarihi yanılgıların en büyüğü olacaktır. İnsanlar problemlerinin vahimliğini hissetmedikçe, çözümü, en olmadık ve elverişsiz yerlerde arayacaklardır. Bu da onlara giderek bir kötümserlik aşılayabilecektir.
Uzakdoğu’da, geçen son yıllarda Vietnam’da, Kore’de karşı karşıya gelen ve çalışmalarını ideolojik görünümle maskeleyen süper güçler, bu kez bunalımı Ortadoğu’ya taşımışlardır. Lübnan’ın başına gelen, basit bir savaş olayının tabii sonucu gibi düşünülüp açıklanamaz. Bu artık çağımızdaki medeniyet, insan ve hümanizma kavramlarının iflas ettiğini gösteren trajik bir iflas belgesidir.
Ortadoğu’nun Dramı:
Gündemde Görünmeyen Gündem
Ortadoğu, son yüzyıllar, kendi medeniyet ve kültürünün daha çok dış ve donuk tabakalarına dayanarak Batı’nın saldırısına karşı ayak diredi. Sonundaysa, dünyanın bir çok bölgelerinde olduğu gibi ona yenildi. Bu kez de birdenbire bir panik havası içinde, kendi kültür ve uygarlığını tümüyle bırakma denemelerine geçti.
Her ülke, kendi içinde, ve ülkeler birbirine karşı sürekli bir çatışma çırpınışında. İşte, bu saatte, süper güçler, onu, asla bütünleşmez ve birleşmez gördükleri için parça parça doğramaya, tuzla buz edercesine ufalamaya girişmiş bulunuyorlar. Ortadoğu’yu kuşatan ve bir çember içinde sıkıştıran bu ağır durum aslında Kapitalist ve komünist dünyanın sadece askeri ve ekonomik gücünden kaynaklanmıyor ve asıl ‘medeniyet’ ve ‘insanlık,’ anlayışlarından doğuyorsa ona karşı gerekli direnç ve tepkiyi gösterememede sadece Ortadoğu’nun maddi güç yetersizliğinden değil, bizzat onu yeterliğe erdirmeyen ruh tıkanıklığı, karakter tereddüdü, kişilik soysuzlaşması gibi sonuç olarak, yine kültür temelindeki çatlaklık, kırıklık, kayış ve yıkılışlardan geliyor.
Yara
Bugün İslam dünyasının içine itildiği savaş, insan kırımı bir rastlantı değil. Afganistan’ın Ruslar tarafından işgali ile Lübnan’a İsrail saldırısı birbiriyle ilgilidir. Gizli anlaşmalar olduğu anlaşılıyor arada. İran-Irak savaşını da süper güçlerin hazırladığını görmek için kahin olmaya gerek yok. her şey, Vietnam savaşı olup bitirilirken olup bitti. Daha doğrusu, İslam dünyası ateşler içine düşsün diye öbürü bitirildi.
Bugün Afganistan’ın başına gelen, yarın başka iki ya da daha çok İslam ülkesi arasına sıçratabilir. Anlaşılıyor ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Üçüncü dünya savaşına meydan vermeden, bölge bölge çıkarılan savaşlar, bu kez, İslam Dünyasına kaydırılmış, derlenip toparlanıp, demetlenip İslam ülkelerine sürülmüştür.
Medeniyet Yıkımı
Endülüs’te bir medeniyet, İslam medeniyetinin bir versiyonu olan bir medeniyet, acımasızca yok edildi. Sarayları, Camileri, kütüphaneleri ve daha nice nice eserleriyle, belki bir daha eşini dünyanın göremeyeceği bir medeniyet, yeryüzünden silindi.
Bu gün olan kültür katliamı ve cinayet ise, Endülüs’ün başına gelenden beterdir. Çünkü, Endülüs, İslam medeniyetinin bir uzantısı idi, güçlü dallarının biriydi. Bugün tahrip edilense, artık dal değil köktür.
Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da irili ufaklı nice şehir vardır ki, ihmalin toz toprağı içine batırmış ve yıkıntının ölümcül dişleriyle her gün kemirilmekte olsa da, içinde vereceği ilhamla yeniden hakikat medeniyetinin göğermesine yol açacak tohumlar saçılıdır.
Varolma Sancıları
Ortadoğu, önce İslam medeniyetinin canlı havasından çıkması, sonra büsbütün ölü hale gelmesi, daha sonra her şeyi ayakta tutan devletinin ‘Osmanlı Devletinin’ çökmesi, en sonunda Batı’ya özenip kendi kişiliğini bütün katları ve özellikleriyle yitirmesi yüzünden, önce batılı, şimdi de hem batılı, hem doğulu emperyalistlerin at oynattığı bir alan haline geldi. Haçlılar devrinde vahşi batı sürülerinin yaptığı cinayetler, günümüzde de tekrarlanıp duruyor. toplum olmak, her kalabalığın, devlet olmak, her topluluğun harcı değildir. Bu yüzdendir ki, Ortadoğu’da bütün sorumluluğu yüklenmiş olan devlet ‘Osmanlı Devleti’ çökünce, yerini alana irili ufaklı devletlerin çoğu, sadece isim olarak devlettir, gerçekte ise devlet görünümlü bir takım geçici kompozisyondadırlar. Ortadoğu’da kavga da işte buradan kopuyor.
Osmanlı devletinden kalan miras, paramparça olarak onun bunun elinde kalmıştır. Şimdi, güçlü devletler ona sahip olmak için gizli açık savaş vermektedir. Ama bunlar yabancılardır. Asıl hak sahibi olan yerlilerse, Ortadoğulularsa yeniden var olma sancıları içindedirler. Ortadoğu, Batı’nın taktığı bir isimdir; biz bile ne yazık ki yerleşik ve geçerli isim haline geldiği için bu ismi kullanmaktayız.
Avrupa Nerede?
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, görünür plandaki, daha doğrusu kitlelere sıçradığı için kolaylıkla gözlemlenebilen bunalım ve çelişkilerin ötesinde, çok daha köklü bir ruh karmaşasıyla yaralıdır. Güneşe doğru baktığı için gözü kamaşan, uçurum görünce başı dönen insanın ruh hali gibi bir hal Batının bu ana ülkesinde gerçekten bir çok tutarsızlıkların temel kaynağı. Düşünce ve sanat planındaki derin durgunluk, henüz bütünüyle, açık ve saçık olarak görülmüyorsa bunun sebebi, zengin kültür mirasının devam etmekte olması ve az çok canlılığını sürdürmesidir. Ancak günümüzdeki verimsizlik aynı tempoyla devam ederse, ilerde Avrupa kültürü onulmaz bir çölleşmeyle karşı karşıya kalabilir. Avrupa’yı güncel olarak ilgilendiren sorun, o değil, dış politika sorunudur. Medeniyet ve hayat tarzı sorunuyla ilgisiyle birlikte, Avrupa ülkelerinin dışa takındığı tavır, yanar döner bir kumaş görünümünde, çelişkiler, kopukluklar, kırıklıklar, kesiklikler, kaçak bakışlar, cesaretsiz atılışlarla dolup taşarak, bugün için onu sarsan asıl sorun oluyor.
Avrupa’nın şuuraltı, bugün içine düştüğü ya da düşürüldüğü ikinci plana itilme kompleksinden asla kurtulamıyor. Avrupa güçsüz ve hemen tükenen öfkelerin, kısık sesli hınçların, renk ve dil değiştirmiş küçük öç almaların ülkesi oluyor.
ÖLMEYEN MEDENİYET
Medeniyetimizin içine girdiği bunalım, Batıda olduğu kadar; İslam ülkelerindeki aydınlarda da bazı yanlış kanaatların doğmasına sebep oldu.
Medeniyetimizin öldüğünü sandılar. Oysa, ortada koskoca bir medeniyetin milleti var. Birinci Cihad Savaşında, medeniyetleri, yurtları, inanç ve idealleri uğrunda, her cephede can vermekten çekinmeyenlerin milleti. Sessiz ve alçakgönüllü olarak, savaşta destanlara yaraşır kahramanlıklar gösteren bu büyük medeniyet halkı ve milleti, ne yazık ki aydınları geçmişe dayanan çöküşleri yüzünden çoğunluğuyla bölündü, parçalandı ve emperyalistlerin esiri oldu.
Hıristiyanlığın trajedisi, doğduğu günden başlar. Baştan savaştığı, sonradan barışıp uzlaştığı Roma ve Grek medeniyetleri de dayandıkları temellerde sarsıntılar geçirerek, eski güçlerini yitirmişlerdir.
Ölmeyen medeniyet, İslam’dır. Kapitalizm ve komünizm ve onların bin bir şekli ve kılık içinde ortaya çıkan türevleri, hayat memat tehlikesi olarak karşılarında ‘Ölmeyen Medeniyeti’ görmektedirler.
İslam medeniyeti, bugünkü görünümü ne olursa olsun, özü, teorik yanı, halklardaki saf yaşantısı ve insandaki etkisiyle, medeniyet olma özelliğini taşıyan tek medeniyettir. Bu yüzdendir ki, ona ‘Ölmeyen Medeniyet’ diyorum. Çünkü, o aydınlık medeniyetidir, ezeli ve ebedi Tanrıya inanış medeniyetidir, şahıs kültürünü eşyaya tapmayı yıkmış, insan ya da eşya tanrılaşmalarını devirmiş bir medeniyettir. Çünkü, o dil, ırk, renk, farkına bakmaz. Çünkü, o insanı insan olarak ele alır, onu sınıflara bölmez.
Avrupa ve Biz
Avrupa, bizi Osmanlı Döneminde, hep ‘şark’ olarak gördü, kendisini ne kadar hep ‘garp’ olarak görmüşse...
Kendinin tam batılı olduğu doğruysa da, bizim ‘som doğu’ olduğumuz yanlıştı. Osmanlılar sanıldığının aksine kendilerini tam doğulu bir devlet olarak kabul ekmiyorlardı. Onlar, bir Dünya devleti gibi, Doğu’ya da Batı’ya da bakıyorlar, dinlerin, halkların, medeniyetlerin özelliklerini inceliyorlar, ama düzeni kendi medeniyetimiz açısından yürütüyorlardı.
Rönesans’ı görmedikleri tezi de bana kalırsa, yanlıştır. Bu, incelemesi gereken önemli bir konu olmakla birlikte kanaatime göre, Osmanlılar, Avrupalıların ne yapmak istediklerini görmüşler, ancak bunun belki boyutunu hesaplayamamışlardır.
Bugünse, Avrupa, Türkiye’ye, Türkiye’nin ona olan ihtiyacında daha muhtaçtır. Bunu Avrupa’nın idrak etmesi umulur.
Ortak Pazar Ve Türkiye
Halkımız, şu son otuz yılda, bin bir güçlüğe, dış ve iç baltalamalara rağmen, dinamizmini göstermiş ve belli bir ekonomik atılımla, kalkınmıştır. Ortak pazara girip girmeme konusunda başlangıçta olan tereddüt, bugün bambaşka bir şekilde, adeta sürpriz bir sonuçla çözümlenmiştir. Başlangıçta, milli sanayinin daha kuruluşta, Ortak Pazar’a girdiğimiz takdirde onunla rekabet edemeyeceği ve doğarken öleceği kaygısını Türkiye’de, bu konuda, yazan çizen kişiler haklı olarak taşıyorlardı. Bir kesim de Batı’ya karşı felah bulmaz bir aşağılık duygusu içinde, dünya kapitalizminin burudaki uzantısı olmaktan öte bir alternatif düşünemiyor ve bulanıyorlardı.
Öte yandan, Türkiye’nin Ortadoğu Pazarı’na girmeğe başlaması Dünya ekonomisinin bu günkü yapısı içinde olağan bir şeydir. Bu ortak pazarı ürkütmemelidir. En önce girmemizi gereken bu pazara en son giren biz olmuşuz.
‘Son Saldırı’
Her şey, İngiltere’nin Körfez’den çekilmesiyle, daha doğrusu kovulmasıyla başladı. İngiltere, Körfez’den zorunlu olarak ayrılırken bir yandan Amerika’ya bir yandan İran ve Suudi Arabistan’a körfez’e girmeleri yolunda hevesler aşılamayı ihmal etmedi. Böylece öcünü alıyordu anlaşılan Körfez ülkelerinden. Başarılı da oldu. Amerika, Vietnam savaşını bitirerek gözleri Ortadoğu’ya çevirdi. Aslında, Lübnan trajedisinin de kaynağı burada. Asıl hedef, şüphesiz Körfez bölgesidir. Körfez’deki petrol servetidir.
Şah’la Suudi Kralı Faysal, İngiltere’nin Körfez’deki yerini almak için hızla silahlanma yarışına girdiler. Faysal öldürüldü. Şah’ın talihi döndü ve sonu, malum. Şimdi de İran’la Irak, savaşıyorlar, ya da gerçeğiyle söylersek, savaştırılıyorlar. Batılı ülkeler olsun, Rusya olsun, el altından savaşı kızıştırmak ve sürdürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Zaten Rusya Amerika’nın Ortadoğu’da giriştiği büyük operasyona karşılık tavizini koparmasını bildi. Afganistan’ı işgal etmesine Polonya’daki baş kaldırmayı sındırmasına Amerika’nın ciddi bir müdahalede bulunmasını sağladı anlaşıldığına göre. Suç kimde, hangi tarafta diye bir araştırma yerine, yani geçmişi kucaklayıp ayrılığı arttırmak yerine; gözleri geleceğe çevirtip. Savaş’ın sonuçları üzerinde durmak barışı sağlamak için en çıkar yol olacaktır.
AVRUPA NEREYE?
Avrupa Birliği, hatta Avrupa’nın tek bir devlet olma ideali, çok eskilere dayanır. Dante, böyle bir devleti ima eder. Makyavelli de, öğütleriyle yetiştirmek ve ideal bir hükümdar yapmak istediği Prens’ini aslında tüm Avrupa’nın başı olarak görmek ister. O zamanlar için bu birliğin temeli olarak ‘din’ görülebilirdi. Fakat, Hıristiyanlık doğuşta ve doktrine böyle bir devlet idealinden yoksun olduğundan gerek papaların, gerek haçlıların bir Avrupa Devleti doğurma çalışmaları ciddi bir boyuta ulaşamadı.
Teorideki bu düşünce, pratik ve etkinlik kazanmadı ve hep bir hayal olarak kaldı. Aslında, Roma, bir Avrupa Devleti değil, bir Dünya Devleti denemesiydi. İskender’in denemesi gibi. Bu yüzdendir ki, bir Avrupa Devleti fikrini Hıristiyanlığa dayandırmak mümkün olmadığı gibi, Roma’nın diriltişine de dayandırmak, gerçekçi bir davranış olamazdı.
Pratik alanda belki Napolyon’un denemesi, bir Avrupa Birliği için ilk büyük denemedir. Ancak, burada da, Avrupa devletlerinden yükselen ortak bir karar ve iradeden doğmuyordu bu atılım. Daha çok Napolyon’un, bütün iradelere karşın, şahsi hegamonyasını kurma ihtirasından kaynaklanıyordu.
Belki, Napolyon bir Avrupa birliği ihtilacını sezmişti; ama onu fetihle değil, halkların ve aydınların uzun sürede hazırlanmasıyla sağlanacağını hiç hesaba katmamıştı. Zaten, mizacı ve hatta dehası, bu sabra yabancıydı. İngilizlerin gururu, Fransızların başkalarını görmeyiş ve küçümseyişleri olmasaydı, Avrupa için bir başka çözüm ve alternatif söz konusuydu: Müslüman olmak. Özetlenirse, Fransızlar ruhları, İngilizler karakterleri, Almanlarda mizaçları yüzünden, bugüne kadar Müslüman olmaktan mahrum kaldılar.
‘Bağlantısızlar’
Birleşmiş Milletlere üye ülkelerin çoğunluğunu çatısı altında toplayan Bağlantısızlar Hareketi ne yazık ki, bugüne kadar, hacmiyle oranlı bir etkenlik gösteremedi. Ne Afganistan’ın Rusya tarafından yutulmasına engel olabildi, ne Lübnan faciasına. Ne İran-Irak savaşını durdurabildi, ne de irili ufaklı bir çok uluslararası soruna bir çare getirdi. Bir blok olarak tanındığı ve Üçüncü Dünya ülkeleri ismiyle de sık sık anıldığı zamanlar bile, dikkat edilirse, geride kaldı. Bugün, bağlantısızlar denilmekle yetiniliyor. Bize kalırsa, bu ülkelerin sıkı bir doku bağlantısı içine olmamasında, şu noktalar tesbit edilebilir:
1- Süper güçler çok dikkatli bir politika izleyerek, bu ülkelerin birbirine daha ciddi bir şekilde yaklaşmalarını önlüyorlar.
2- Bu kadar çok sayıda ülkenin sıkı bir işbirliği gerçekleştirebilmesi için, bölge birlikleri oluşturmak lazım.
3- Kendileri arasında adeta süper-küçük farkı gözetiliyor.
4- Kıtalara yayılmış, her renk ve cinsten, her din ve felsefeden insan kitlelerine sahip bu hareketin, belirli, aydınlık, canlı ve tutarlı bir görüşü, bir felsefesi yok.
Kurtuluş
Çok eski zamanlarda bugüne kadar tartışılmıştır; Aristo’da tartışmıştır, Farabi’de; günümüz sosyologları, tarihçileri, idare ilim bilginleri de konu üzerinde fikir yürütmüşlerdir. Filozoflar, düşünürler mi yönetici olmalı, yöneticiler mi filozof ya da düşünür olmalı?
Bize kalırsa filozof filozoftur, düşünür düşünürdür, yönetici de yöneticidir. Yönetim üzerine filozof ya da düşünürün ne kadar parlak ve çekici, doğru isabetli düşünceleri, görüşleri olursa olsun bu, onun iyi bir yönetici olduğunu göstermez. Çünkü, yönetim, düşünce gibi, başlı başına bir ayrı alan, ayrı dünyadır. Bu uzmanlık ayrı bir yetenek ve çok tecrübe ister.
Tanzimattan bu yana, hatta daha öncesinden içine girdiğimiz kültür değişimi, ne yazık ki, düşünce ve yönetim adamlarının birbirini desteklemesi, birbirlerinden yararlanma şeklinde olmadığından çok sert ve çoğu kez yıkıcı bir gidiş ve akış içinde cereyan etti. Çoğu kez, yeni yapılan Her şey bir sürpriz şeklinde ve tartışılmaz bir üslupla sunuldu.
Oysa, olup bitenler üzerine sakince düşünmek, tarih, medeniyet tarihi, düşünce tarihi, kültür tarihi gibi bilgi dallarından yararlanmak, sosyoljik araştırmalar yapmak, incelemelerde bulunmak, her zaman için çok gerekli çalışmalar olacaktı. Yıkıcı ve doktriner bir karşı koyuştan ziyade, yapıcı düşünceler, yol gösterici olacaktı.
Asıl Sorun
Bize kalırsa, her şeyden önce, bu sarsılış, yeniden kendini korumak isteyen toplumun fiziki güç, enerji ve hareketine, manevi değerler karşılığını (spiritüel valörünü) bulamamaktan kaynaklanıyor. Yani enerji, kendi öz doktrinini bulamadığından yabancı ve toplumun ruhuna ve karakterine aykırı ideoloji ve doktrinlerin avı oluyor. Batıcılık diyoruz. Şöyle bir bakalım, şu 1983’de haftası kutlanan Goethe’nin eserlerini arayan herkes kitapçılarda bulabiliyor mu? Kant gibi filozofun bir tek eseri, o da bir seminer çevirisi olarak dilimize getirilmiş bildiğimiz kadarıyla; meşhur eseri, Teorik Aklın Eleştirisi (Saf Aklın tenkidi) henüz çevrilmemiş bile. Ya Marksizmin bile kurnazca yararlanıp anlamına tersine çevirdiği diyaletik ve sistemin sahibi Alman filozofunun, Hegel’in temel eserinin bile dilimize çevrilmediğini hatırlarsak? Evet Hegel’den dilimize çevrilen, ‘Estetik’ adlı bir formalık makale!. Ya çağımızın filozofu Heidegger’den? Hiç! Gabriel Marcel’den, hatta shopenhauer’den hemen hemen hiç!
Kendi medeniyetimizin klasikleri ise, daha acıklı bir ilgisizliğe terk edilmiş durumda. Ne klasik İslam düşüncesinin anıtları, ne büyük bilginler ve mutasavvıfların eserleri, ne büyük şairlerden kalanlar, Hafızlar, Senaller ve daha niceleri giderek unutulmaya terk edilmiş.
Köprü Yıkılmışsa
Bir toplumun hayatında felaket kaynaklarından biri de, nesiller arasındaki bağların kopmuş olmasıdır. Toplumun ve milletin hayatı, sürekli kesiksiz bir akıştır. Bu akışta bir kırılma, kopma, kesilme olduğu takdirde o toplum ya da millet, kendini boşlukta hisseder, hafızasını yer yer yitirmiş bir insan gibi kıvranır durur. Millet demek, tarihin yaşaması demektir, tarihi yaşatması ve yaşattığı tarih demektir. Kültürüyle kendi öz medeniyetiyle ilgisi kesilmiş nesiller, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, karanlıkta, ışıksız ve gözsüz yürüyen yaratıklar gibi, yabancıların avı olmaya mahkumdurlar.
Yöntem
Ermeni örgütlerince üstlenilen ardı arkası kesilmez saldırılara karşı, Devlet, şüphesiz gereken, daha doğrusu mümkün önlemleri almıştır ve almağa devam edecektir. Ermeni davası ise, sadece ve sadece asıl amacı gizleyen bir maskeden başka bir şey değildir.
Amaç nedir?
Bize kalırsa, amaç, her türlü dış olumsuz şartlara ve baltalanmalara rağmen, büyüyen ve ilerleyen Türkiye’yi zayıflatmak, onun dıştaki temsilcilerini çalışmaz ya da ekonomik amaçlı kuruluşlarını işlemez hale getirmek suretiyle geleceğini gölgelemektedir.
Her neyse, bütün bunlara dediğimiz gibi, Devlet bir takım tedbirler alacak ya gerekli uyarılarda bulunacaktır. Bunlar kısa vadede ve hemen baş vurulacak çarelerdir. İşin siyasi ve ekonomik çaresiyle ilgilidir. Bir de uzun vadeli tedbirler vardır ki, bu da, dışarıda aleyhimize yapılan propaganda ve gösterileri tesirsiz kılmayı amaçlayacak olan kültürel girişimlerdir.
Yasalar Ve Ortam
Demokrasi, çağın rejimi. Daha iyisi bulununcaya, ya da radikal düzeltmelere değişinceye değin geçerli olacak insanlığın büyük bölümü için. Ancak, her ülke, kendi toplum yapısına göre ona biçim vermiş ve sürekli olarak ta vermekte.
Siyasi hayatı düzenleyen yasalar da kuşkusuz aynı bilinçle oluşturulmalıdır. Ancak yasalarla da her şey bitmiyor. Onu uygulayacakların hareket tarzıda önemlidir. yasalarda uygulamayı hep hesaba katan bir zihniyet hakim olması gerektiğine dikkat çekmek istiyoruz. Öte yandan yurttaşlara sürekli olarak, bu yasaların hazırlanışında ve yasalar çıktıktan sonra da içeriği hakkında bilgi verilmelidir. Demokrasi kurum ve kavramları hakkında halka sürekli olarak bilim açısından açıklamalarda bulunmakta zaruret ve yarar vardır.
Çok Partililik
1960-1980 arasında bir dönem yaşadık. Bu şimdi arkalarda kalıyor. Ancak, bu geçmiş dönemi çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Çok iyi incelemeliyiz. Çok acı günler yaşadık. Binlerce yurttaş hayatını yitirdi, nice aile yıkıldı, bu dönemde. Atalarımız demiştir: ‘bir musibet bin nasihatten yeğdir.’ Yaşanan bir kötülük, teorik bin öğütten daha çok öğretici, daha etkindir. 1946’da girdiğimiz çok partili hayat, 1950’de kesinlik kazanarak yeni bir hayat tarzı başlattı. Ancak, bu dönem, fiilen iki partili dönem oldu. Seçim sistemi ve halkımızın sosyo-kültürel yapısı bunu böyle gerekli kıldı. 1960’tan sonra ise fiilen de çok partili olduk. Çünkü iki partili siyasi hayat çok büyük bir gerginliğe, sonunda da bir patlamaya yol açmıştı.
Şimdi geriye doğru baktığımızda, 27 mayıs ihtilaline götürenin, iki partili sistem olduğunu sunmamız gibi, 1960-1980 arasındaki anarşi dönemini çok partili oluşumuza bağlamamız doğru olmaz düşüncesindeyiz. Ancak, toplumun içindeki gizli gerginlik potansiyeli, 1950-1960 arasındaki iki partili sistemin ortaya çıkmasında yardımcı ve kolaylaştırıcı rol oynamıştır diyebiliriz. Aynı şeyi, 1960 sonrası dönem içinde, çok partili sistemin anarşi ve teröre yataklık yaptığını belirterek söyleyebiliriz.
Şu ayrımı fark etmeliyiz: iki büyük partili hayat, 1950-60 arası gerginliğin sebebi değil, ortamıdır. Çok partili düzende düşünmeliyiz. Yeni yeni partiler kurulmalı, bunlar fikir ve içtimai görüşler esaslarına bağlı olmalı ve iktidarı hedef almalıdır.
Beklenen Parti
Bu ülke, her zaman bir parti bekledi. ama o parti hiç bir zaman gelmedi. Gelen partilerin o beklediği partiye benzesin diye bekledi. Kurnaz partiler, kendilerini hep o beklenen partiymiş gibi hissettirmeye çalıştılar. Kimi partiler halk, kendi usulünce beklediği partiye dönüşsün diye baskı altında tuttu. Kimi partilerde halk özleminin kaynağını isim alarak sömürdüler. Halk da sırf bu isim ve iddia için onları tuttu. Beklenen uzun süre gelmezse, bekleyiş yön değiştirir. bekleyen durmamakta ve değişmektedir. Bu sebeple beklediği değişmekte, Bekleyiş çok uzayınca bekleyen bir şey beklediğini hatta bir şey bekleyip beklemediğini unutacaktır. Çok partili düzene girdiğimiz 45 yıllarında bambaşka bir bekleyişi vardı halkın. Ne yazık ki, bugün kitle o gün neyi beklediğini unutmuş gibi. çünkü, o nesiller gitti. Sonraki nesillerinse başına gelmedik kalmadı.
Parti Düzeni
Siyaset bilimi literatüründe, demokrasi düzenini benimsemiş ülkeler siyasi bakımından ikiye ayrılır; çok partili ülkeler, ikili partili ülkeler. Birincisine Kara Avrupası sistemi, diğeri de Anglosakson sistemi deniyor. Bu ikincisinde demokrasinin ilkeleri gereği çok parti yine vardır. Fakat yaşayıp gelişen iki parti oluyor. Nitekim İngiltere’de önceleri liberal-muhafazakar, sonraları da işçi-muhafazakar partiler arasında oldu hep siyasi rekabet. Amerika’da da cumhuriyetçi-demokrat ikilisi gibi.
Meşrutiyetten bu yana denediğimiz particilik hayatına genel eğilim, iki partili sistem, yani Anglosakson sistemidir. 1960’dan sonra Kara Avrupası sistemini denedik. Şimdi yeniden Anglosakson tipi demokrasiye dönüş eğilimi vardır. Bizim gördüğümüz kısaca şu: İki partili sistemde hükümet bunalımı olmuyor ama başka krizler oluyor. Kara Avrupası sistemi ise 1960’dan sonra denendi. Hem hükümet buhranları oldu hem parlamento çalışmadı. Hem de memleket felakete sürüklendi.
Kadrolar Ve Liderler
Demokraside partiler nisbeten hür irade ile kurulup ve özgürlükle yürütüldüğünden, kadrolara ve liderlere büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu sebeple partiler kendi disiplinlerini kendileri korumak zorundadırlar. Biz buna iç disiplin diyoruz.
taşkınlığa doğru gidecek ve yasal sınırları aşacak kitle heyecan ve hareketlerini devlet kuvvetlerinden önce liderler önlemelidir. Liderler, gereğinde kitleleri dizginlemesini bilmelidirler. Liderler ve kadrolar, duygusal, nostaljik davranmalı, alerjik uyandırılacak söz ve davranışlardan kaçınmalıdırlar.
Siyasi Partiler Ve Yurttaş
Bizde partiye bağlılık, adeta mistik bir dereceye yükselmekte. Bizce, bu dönemde devlet bütün kurumlarıyla bir partinin ne demek olduğunu, buna bağlılığın anlam ve derecesinin ne olması gerektiğini yurttaşlara açık ve seçik bir şekilde anlatmalı. Bu partiye mensup olmak, belli ve somut bir siyasi tercihten öte bir anlam taşımadığı halde, bizde bu bağlılık adeta dinsel bir bağlılık çapına yükselmektedir.
Partiye adeta soyut ve fizikötesi bir bağla bağlanışın sebepleri bizce şunlar olabilir:
1- Bu partilerin kendi bünyemizde doğmayıp dışarıdan gelmeleri, bu yüzden esrarlı bir güç izlenimini vermeleri.
2- Kültür ve değişim sonucunda, tanzimattan bu yana, ailede, okulda, ve sokakta, giderek kendi inanç ve kültür kaynaklarına dayalı bir eğitimden mahrum olacak, hatta çoğu kez ona zıt düşünceler ve felsefelerle, daha doğrusu başı boşlukla yetişen nesiller, ruhlarında açılan metafizik boşluğu, inançsızlık eksiğini böyle bir bağlanışla kapatma eğiliminde olmuşlardır sanıyoruz.
3- Genel olarak kültürsüzlük, karşılaştırmacı ve kritik edici değerlendirici bir zihin işlekliğinden mahrumluk.
Esaret Rüzgarları
Ortaçağda şatosu olan derebeyi, ufakta olsa bir nevi bir devlet sahibi demekti. Şatoları yıkan topları icadı, bütün direnmelerine rağmen, derebeyliklerinin sonu oldu. ‘Milli devlet’ler doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, silah teknolojisindeki korkunç ilerleme, bu klasik devlet tipini, yani ‘Milli devlet’i bir hayli sarstı, eskitti, zayıflattı. Bugünkü devletler çoğunlukla, Orta cağ derebeyliklerinin durumuna düşmüşlerdir. Ergeç, ya bir bütün oluşturarak kurtulacaklar, ya bir bütün içinde eriyecekler, ya da silinip gideceklerdir...
Bugünkü teknolojiyi göz önünde tutarsak, yakın geleceğin devleti, güvenlik açısından, en az 10 milyon km2 toprağa sahip, 250 milyon nüfuslu ileri teknolojiye kavuşmuş bir sanayii ve bunlara denk bir kültür durumu olmalıdır.
Artık devlet denilen güç kendine toprak alarak bütün dünyayı seçecektir. Daha aşağısını küçük görecek ve başka devlet oldukça kendini emniyette görmeyecektir. İslam ülkeleri, en kısa zamanda yeni bir devlet, medeniyet, kültür, ülke anlayışı modelini geliştirmek zorundadırlar. Bu ufak devletçiklere, bu vaktiyle Avrupalıların, suni olarak, adeta cetvelle çizdikleri uydurma sınırlı devletçiklerle bir yere varamazlar.
Ne Amerika’da, ne Rusya’da, ne Çin ve ne de Hint’te bir ırk birliği vardır. Hepsinin iddiası ise, insanların özgürlüğü, eşitliği, mutluluğu gibi tüm insanlığa yönelik gözükmektedir. Müslümanlar, Rusya’da, Çin’de, Hint’te ve ülkeleri işgal edilen her yerde, her haktan mahrum, hor ve hakir durumdadırlar. Esaret rüzgarları, kızgın felaket çöllerinden yakıcı bir şekilde esiyor. Uyanmayanlar için ne acıklı son!...
Etiketler:
kitap özetleri
Tepkiler:
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK İSLAM
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK İSLAM
Yazar : M. Tarık KUREYŞİ
Bu kitap; aranmakta olan çareyi yani İslam’ın aydınlatıcı ışığını sunmaktadır. Birçok çağdaş bilim adamının çalışmalarının yer aldığı günümüz dünyası için faydalı olacağı umulan bu kitap, 15. asırda hâlâ ilk asırda olduğu kadar dinç, güçlü, çözüm verebilen ve yeniden yorumlanabilen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu kitapta yer alan her biri ele aldığı konuyu güzel bir şekilde işleyen makaleler, herbiri kendi alanında mütehassıs olan İslam bilginleri tarafından yazıldığından dolayı İslami bilginin kazanılmasında okuyucuyu daha hevesli yapacaktır.
Kitapta ele alınan konular; İslam (Genel olarak), Kur’an, Hz. Muhammed’in (sav) Peygamberliği, İnsanlık, İslam devleti, Refah devleti, İslam’da siyasi haklar, İslamda kadın, İslamda giyim ve İslamda sanattır.
Giriş
(M. Tarık Kureyşi)
İslami hareket: Alın yazısı mı yoksa bir geçiş dönemi mi?
İslami hareketin iç dinamikleri şu Kur’ani kavramlarla sıralanabilir.
Birincisi, Allah (cc) tektir ve O’nun kanunları bütün kainatı idare eder.
İkincisi, herkes kendinden mes’uldür ve ahirette sadece kendi amelleri ona fayda sağlayacaktır.
Üçüncüsü, beşeriyet birdir; peygamberlik de birdir. Çünkü kaynakları birdir.
Dördüncüsü, zulme karşı savaşmak gerekir. Zulüm göz ardı edilemez. Zalimler dost edinilemez.
Bunlar müslümanlık bilincini oluşturan kavramların bir kısmıdır.
İslam’ın Manası ve getirdiği mesaj:
(Mevdudi)
İslam, Allah’ın en baştan beri insanoğluna vahyettiği tek dindir. Nuh, İbrahim, Musa ve İsa (as.) hep aynı dini yaymak için çalışmışlardır. Onlar dinlerin kurucuları değil, kendinden önce gelen peygamberin dinini tekrarlayan peygamberlerdir. Peygamberimiz son peygamber olması sebebiyle en son ilahi mesajı tebliğ etmiştir.
Peygamberimizin üstlendiği misyon evrenseldir ve bu Kur’an’da açıkça tasdik edilmiştir. Bu, O’nun son peygamber olmasının mantıki bir sonucudur. O bütün insanlar ve çağlar için yol gösterici olmak zorundaydı.
İslam tamamen akla uygun bir dindir. İslam insana her adımında yol gösterecek ahlaki bir düzen sunar. İnsanların manastırlarda aradıkları manevi değerler İslam tarafından hayatın akışı içinde sunulmuştur. Hükümet ve devlet başkanları, yargıçlar, ordu ve polis teşkilatlarının üyeleri, halkın parlamentolardaki temsilcileri, finans, ticaret ve endüstri liderleri, lise ve üniversite hocaları ve öğrenciler hepsi hayatlarını İslam’a göre düzenleyebilmeleri için gerekli rehberliği elde edebilir.
İslam’da özel ve konumsal fiiller diye bir ayrım yoktur. Aynı manevi ve ahlaki değerler kişiler için hem evde hem de insanlar arasındayken geçerlidir. Kurallarda İslam’a uyulmalı, âdil olunmalıdır. Kısacası İslam’ın manası budur.
Kur’an’ın Derlenmesi:
(M. A. Draz)
Kur’an, basit bir cildin arasında yaklaşık her biri on beş satırdan oluşan beş yüz sayfanın üzerinde bir kitap olup değişik uzunluktaki surelere ayrılmıştır.
Kur’an-ı Kerim, bu halini alıncaya kadar değişik evrelerden geçmiştir.
Hz. Peygamber tarafından alınan ve okunan vahiy ifadeleri anında vahiy katiplerince ağaç yaprakları, odun parçaları, parşömen, deri, düz taşlar, kürek kemiği gibi uygun nesneler üzerine basit tarzda yazılıyordu. Bu yazım işinde 29 kişinin yer aldığı söylenir. Bu sahabeler; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Muaviye ve Zeyd bin Sabit gibi sahabelerdi.
Gelen ayetler Hz. Peygamber (sav)’in surenin devamına bazan da ortasına ekleniyordu. Hz. Peygamber, bu yerleştirmenin kendisine Cebrail tarafından dikte ettirildiğini ifade ediyordu
Sonuçta Efendimiz’in hayatı müddetinde bir kaç yüz sahabe Kur’an’ı bu diziliş tarzına göre ezberlemiş bulunuyordu. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre her yıl Ramazanda, o zamana kadar gelen ayetleri ezberden Cebrail’e dinletirdi.
Efendimiz’in vefatından sonra yapılan Yemame Savaşı’nda Kur’an hafızı yetmiş sahabe şehid olunca, Kur’an’ın toplanmasına dair fikir ortaya atıldı ve buna karar verildi. Vazife Zeyd bin Sabit’e verildi. Hz. Zeyd önce bunu kabul etmedi fakat Hz. Ebubekir’in ısrarı ile kabul etti. Hz. Zeyd Efendimiz’in Kur’an’ı en son ezbere okuması esnasında hazır bulunmuştu.
Hz. Osman devrin de 4 kişilik bir komite kurarak bu mushafı çoğalttı ve önemli İslam şehirlerine gönderdi. Çoğaltma anında imlasında analaşmazlığa düştüğünüz kelimeyi Kureyş lehçesinde yazın, ihtarında bulundu. Çünkü Kur’an, Kureyş lehçesinde inmişti.
On dört asırdır İslam dünyasında bulunan Kur’an Hz. Osman mushafıdır.
İslam’da Dinamizm Kaynakları:
(Fazlur Rahman)
İslam’ı diğer dinlerden ayıran husus, O’nun İslami bir devlet kurulması ile alakalı merkezi ve doğrudan ilgisinin olmasıdır. İslam’ın cihanşümul bir toplumsal düzen görüşü zorunlu olarak her şeyden önce İslam toplumunun insanlık için meydana getirilmiş, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan ve Allah’a inanan iyi bir toplum alarak kurulmasını icab ettirdi.
İslam’ın dünyada toplumsal bir düzen kurmaya ağırlık vermesinin O’nun temel bir özelliği olduğunu; anacak çağdaş bazı yazarlara göre hususi manevilik arz eden kişisel bir doğruluk olduğundan bunun tamamen tesadüfi bir şey olduğunu ve son olarak bu laik tutumu reddedenlerin Peygamberimiz’in Mekke tecrübesini tamamen ruhi, Medine tecrübesini ise sosyo-politik olarak nitelendirirler. Bu her iki terim yani ruhi tarafla toplumsal eyleme yönelik vech birbirini gerektirir ve birbirine bağlıdır.
İslam topumu daha Medine’de ilk oluşturulduğu günlerden beri Kur’an’ın ifadesiyle “arta bir ümmet” ve “insanlık için meydana getirilmiş iyiliği emreden kötülüğü yasaklayan” en iyi toplumdur. Topluma üstünlük kazandıran özellik durmadan gelişti, büyüdü. Doğal olarak bu topluluk dünyanın o gün biline büyük bir kesimini nisbeten kısa bir süre içinde kendi denetimi altına aldı ve yayıldıkça öz dürüstlük duygusu, İslam’ın üçüncü yüzyılına varmadan kendisini kendi içine kapanı, kendine yeterli olduğu görüntüsüyle ve Allah’ı istismar etmekle yer değiştirdi ki bu Kur’an’ın açıkça Yahudi ve Hristiyan topluluklara yönelttiği bir ithamdır. Toplun içine baktığımızda birbirinden alabildiğine değişik ve birbirine bütünüyle karşıt harici ve ehli sünnet grupları oluştu. Fakat kendini islamla özdeşleştiren hiçbir grubun islam dışında tutulması mümkün değildi.
Bir çok batılı gözlemci Sünniliği, teolojik sistemiyle birlikte İslami orta yol olarak, Şiiliği ise en büyük mezhep gelişmesi olarak görmüşlerdir. Harici, Mutezili ve Şii siyasi-teolojik tutumlar formüllendirilmeden önce “Sünnilik İslami orta yoldur” diye bir şey yoktu. Ki Sünnilik kendi tutumunu bu hizibci gelişmelerle olan ilişkisi içinde ve çeşitli konularda açık bir tutum takındıktan sonra belirlemeye başlamıştır. Yani bir bakıma Sünnilik bu mezhepçi gelişmelere tepki olarak doğmuştur. Dikkat etmek gerekir ki “ehli sünnet” ‘deki sünnet efendimizin sünnetini değil orta yolu ifade etmektedir çünkü neharici ve mütezili ve ne de Şiilik sünneti ifade etmez. Ebu Hanife söz gelişi mürcie olmakla suçlandığı zaman kendisini yalnız “adalet” ve “sünnet”e uyanlardan olduğunu söyler.
Hz. Muhammed’in (sav) Peygamberliği:
(Cemal A. Bedevi)
Bugüne kadar Peygamberimiz hakkında müslüman gayri-müslimler tarafından bir çok eleştiriler yapılmıştır. Fakat bu eleştiriler ön şartlı olmaktan kurtulamamıştır.
Eleştiriler basitçe az da olsa üç döneme ayrılabilir:
Münakaşalı dönem : Bu yazarlar dini ön yargılarıyla hareket etmişlerdir. Yazılar müslümanlar aleyhine öfke ve kızgınlık duyguları uyandırmak niyetiyle kaleme alındıkları için bu grubun yaklaşımları dürüst bir araştırmacı ruhu yansıtmaz.
Kılık değiştirmiş savlar : Bu yazarlar kendilerinden öncekileri aşırıya kaçmakla suçlamışlar, İslam’a ve Hz. Muhammed (sav)’e açıkça saldırmaktan vazgeçmişlerdir. İslam’ı yok etmek için daha etkili silahlar geliştirmeye uğraşmışlardır. Sömürgecilik ve misyonerlik gibi.
Kaçınılmaz tutarsızlık : Bu daha müsamahalıdır. Hatta bazı yazarlar İslam’ın güçlü ve uyarlanabilir bir ideoloji Muhammed (sav)’e de olumlu vasıfları olan biri olarak bakmaya başladılar. Fakat ne kadar ılımlı olurlarsa olsunlar Kur’an’ın Muhammed (sav)’in eseri ve İslami öğretilerin beşeri kaynaktan çıktığı iddia etmekten geri durmalıdır.
Muhammed (sav)’in hayatı ve ahlakı hakkında adaletli ve mantıklı bir şekilde yapılan her araştırma, peygamberlik ve ilahi vahiy iddiasına hiç bir gizli dürtünün sebep olmadığını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyacaktır. Her yere ulaşan, ruhi, ahlaki, sosyal, siyasi ve iktisadi bir devrim meydana getiren (böylece tarihin akışını değiştiren) bu kitabın şiddetli sara nöbetlerinin ürünü olmadığını söylemeye gerek yoktur.
Ümmi Peygamberin Katipleri:
(M. M. Azami)
Araplar, islam öncesi dönemde yazı yazmanın önemini biliyorlardı. Bunun mükemmel bir insanın üç temel vasfından biri olduğunu kabul ediyorlardı. Ve Araplar arasında en asil olanlar öğretmenlik mesleğini yaparlardı.
İslamın ilk devirlerinde okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı fakat Medine de Hz. Peygamberin (sav) politikası sayesinde sadece Hz. Peygamberin (sav) katipliğini yürütenlerin sayısı elli olduğu söylenir. Bu katiplerin çalıştığı yere de divan adı verilirdi. İslamın ilk devirlerinde üç divan türü vardı.
Yazışma divanı; Şahadet getiren herkesin ismi buraya kaydedilirdi.
Ordu divanı; Savaşa çıkacak olan müminlerin isimleri kaydedilirdi.
Haraç divanı; O zamanki devletin gelirini teşkil eden ganimetlerin kaydı tutulurdu.
Peygamberimiz bizzat kendisi katiplik müessesesinin, düzenli ordunun, vergi toplama sisteminin ve aynı zamanda yabancı dilleri Arapçaya Arapçayıda yabancı dillere çeviren bir tercüme dairesinin temellerini atıyordu.
İslam ve İnsanlık:
(Hamuda Abdalati)
İslam iyiye tabi olmayı Allah (cc) ‘ın rızasını kazanmayı ve şeriatına bağlanmayı hedefler. Bu tanım müslüman bir bireyin köklü ve derin iç bağımlılığı demek olan İslamın asıl özünü ön plana çıkarmaktadır.
İslam seçme özgürlüğüne yer verir mi? Diye sorulabilir. İslamda insan iman ve amel yolunu seçme hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet mutlak olmadığı gibi tamamen de yoksanamaz.
İslamın tüm ilahi dinlerin özü, esası ve Ademden (as.) Hz. Muhammed’ e (sav) kadar tüm peygamberlerin yüklendikleri misyon olduğundan emin olabiliriz.
Bazı din ve felsefeler insanı; doğumdan ölünceye kadar mahkum edilmiş sıradan adi bir yaratık veya ifrata giderek tanrı olarak görmüşlerdir.
İslama göre insan; Allah (cc) tarafından sorumlu bir varlık olarak seçilen, belirli mükellefiyetleri yerine getirmekle yükümlü, yaratanına karşı sorumlu, ruhi ve ahlaki değerlerle donatılmış yegane varlıktır.
İslam Devleti ve Refah Devleti: Benzerlikler ve Farklılıklar
(Munzir Kehf)
Son zamanlarda refah devleti üzerine bir eleştiri furyası başladı. Refah devletinde aşırı vergilendirme, müteşebbis sınıfın bu yüzden ülkelerini terk durumunda kalması ve bir asalak sınıfın ortaya çıkması gibi tenkitlerdir. İslam refah devletine talip olduğuna göre nedir? İslami refah toplumu.
Refah devletinin vasıfları;
Üretimi artırmak, ekonomiyi geliştirmek, verimi yükseltmek.
Doğum oranını kontrol altında tutmak.

